© Malatya Time

Doğan DAĞ / Ankara Zirvesi'nin Ardından... Erdoğan Yerine ''Stajyer Özgür'' Olsaydı?

Doğan DAĞ yazdı

Allah Korusun!

Ankara NATO Zirvesi bitti, toz duman dağıldı. 

Şehir, devasa bir operasyonun yorgunluğunu atarken, kulislerdeki sessiz çığlığı duyan var mı? 

Hani şu, "Ya o masada Erdoğan değil de Özgür Özel otursaydı?"

Sorusunun cevabındaki o absürt, o hafif trajikomik tabloyu bir düşünelim...

Gelin, reelpolitiğin o vahşi, o bencil, o "bize ne vereceksin?" diye soran meşhur masasına, "yeni nesil" bir heyetin oturduğunu hayal edelim.
Sahne şu: 

NATO Genel Sekreteri, kürsüde Türkiye’nin yeni temsilcilerine bakıyor. 

Trump, göz ucuyla masadaki "yeni çocukları" süzüyor; hani o, Batı’nın koridorlarında "demokrasi, özgürlük, reform" diye el çırpan, ama masanın altına gelince "ne isterseniz yaparız, yeter ki bizi sevin" diyecek kadar "esnek" çocuklara...

Özgür Bey mikrofonu eline alıyor. 

Yanında bir "siyasi stratejist" ordusu. 

Belli ki Ankara’dan değil!...

Brüksel’deki bir düşünce kuruluşunun "dijital iklimlendirme" odasından gelmişler.

"Sayın Başkanlar," diyor Özgür Bey, sesi biraz heyecanlı, Avrupa Parlamentosu’nun alkışlarını arar tonda: 

"Biz geldik! Artık o 'eski' dönemin sert çocukları yok. 

Biz buraya, o büyük, o çok şık, o 'Batı müktesebatına' uygun, her türlü takdirinize açık bir şekilde geldik. 

Hatta isterseniz, o savunma sanayisi projelerini falan takoz koyarız, ne de olsa 'barış' demek, kendi göbeğini kesmemek demek değil mi?"

Trump, o meşhur sinsi gülümsemeyle yanındaki danışmanına dönüp fısıldıyor: "Harika! Bir Zelenski daha! Bu seferki biraz daha entelektüel, biraz daha... nasıl desem, 'kullanışlı'. 

Artık masanın kuralını değiştiren bir Türkiye değil, kuralları biz yazarken uslu uslu dinleyen bir Türkiye var."

O sırada İmamoğlu Bey devreye giriyor. 

"Bizim İstanbul vizyonumuz NATO’ya çok yakışır," diyor gülümseyerek. 

"Siz yeter ki bize o 'onay' kredisini verin, gerisini hallederiz. 

Sınırlarımız mı? 

Açık kapı politikamız, sizin 'stratejik' çıkarlarınızla uyumlu olacak şekilde, her an 'hizmetinize' amadedir."
Masanın etrafındaki "kurtlar" birbirlerine bakıyor. Gözlerinde o malum reelpolitik ışıltısı: 

"Kullanma süresi başladı."
Oysa Erdoğan orada olsaydı ne yapardı? 

Muhtemelen masanın ortasına "Kendi uçağımı da yaparım, kendi SİHA’mı da, Karadeniz’de de ben dengeyi kurarım, senin şu stratejik hatan da şurada" diye bir harita serer, herkesi terletirdi. 

Masadakiler onu sevmezdi belki, ama ona "mecbur" olduklarını bilirlerdi.

Bizim yeni heyet ise, "Acaba bizi şık bir kokteylde, o prestijli dergilerin kapağına taşırlar mı?" diye düşünürken, Batı, Türkiye’nin elindeki son stratejik kartları birer birer çekmeye başlardı. 

Özgür Bey’in o kendine has "modern ve reformcu" edasıyla, "Biz artık eski Türkiye değiliz" demesi, Batı’nın kulaklarında tek bir anlama gelirdi: 

Biz artık masada değiliz, menüdeyiz.

Dünya ekonomisinin kaosla boğuştuğu, kartların yeniden dağıtıldığı bu dönemde, Türkiye’nin dümenini "Batı’dan takdir bekleyen" bu kadrolara teslim etmenin faturası ne olurdu? 

Muhtemelen ülke, küresel sistemin kendi krizlerini soğutmak için kullandığı bir "yedek parça" deposuna dönerdi. "Komprador" zarafetiyle yönetilen bir Türkiye, savunma sanayisindeki o "tam bağımsızlık" iddiasını rafa kaldırır, "hazır alalım, arayı bozmayalım" diyerek ekonomiyi ve savunmayı dışa bağımlılığın karanlık dehlizlerine mahkûm ederdi.

İyi ki Erdoğan ve o tecrübeli devlet aklı Ankara zirvesindeydi! 

Düşünün ey akıl ve sezgi sahipleri; ya o masada, dünyayı kendi çıkarı için dizayn eden kurtların karşısında, sadece Batı’nın "aferin"ine muhtaç bir İmamoğlu olsaydı?

Allah korusun! 

Bir devletin kaderi, "icazet" bekleyenlerin ellerine bırakılırsa, o devletin sonu, sadece masadaki yerini kaybetmekle kalmaz; masaya meze olmaktır. 

Görünen köy kılavuz istemez; "stratejik otonomi" dediğimiz şey, bir liderin masada duruşuyla başlar, o duruş bozulduğunda ise bütün bir ülkenin geleceği "menüdeki yerini" alır.

Tekrar ediyoruz; iyi ki Erdoğan vardı, iyi ki devletin hafızası o masada "hayır" demeyi biliyordu. 

Aksi halde, "Allah korusun" dedirtecek bir Türkiye tablosu, bugünün en büyük kabusu olurdu.

Selam ve muhabbetle... 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER