© Malatya Time

Doğan DAĞ / Okul Şehir Malatya'nın Muallim Terzileri

Doğan DAĞ yazdı.

Bazı şehirler sadece taştan, topraktan, cadde ve meydanlardan ibaret değildir; onların bir ruhu, bir hafızası vardır. 

O ruhu üfleyen ise ne devasa bütçeler ne de soğuk betonlardır. 

O ruh; bir şehrin sokaklarında yürüyen, dükkânlarında oturan, insan yetiştirmeyi bir "ibadet" neşvesiyle kendine dert edinmiş gizli abidelerin eseridir. 

İşte bu yüzden her fırsatta, hem de büyük bir iftiharla söylerim: Malatya, kendi küllerinden insan inşa eden bir okul şehirdir.

Bu mektebin en nadide sınıfları, şimdilerde yerini hatıraların hüzünlü sessizliğine bırakmış o eski, loş pasajlarımızdı. 

Benim çocukluğumun, hafızamın ve ruhumun mayalandığı yer ise Parlak Pasajı’ydı.
Babamın dükkânı da aynı pasajın içindeydi. 

Ticaretin sadece bir rızık kapısı değil, aynı zamanda bir "ahlak akademisi" olduğunu ilk orada, o koridorların loş havasını soluyarak öğrendim. 

Ama o pasajın içinde bir yer vardı ki, kapısından içeri girdiğiniz an zamanın akışı değişir, bir medresenin manevi iklimi etrafınızı bir zırh gibi sarardı: Nida Terzihanesi...
Nida Terzihanesi, tabelasında her ne kadar kumaşların kesilip dikildiği, takımların provalandığı bir esnaf dükkânı gibi görünse de; hakikatte "Malatya Ekolü"nün kalbinin attığı saklı bir eğitim enstitüsü, iki muazzam muallimin kürsüsüydü.
Kimler miydi o muallimler? 

Şehrin fikir ve gönül atlasını ilmek ilmek dokuyan iki zarif insan: Alaaddin Kürün ve herkesin sadece "Gömlekçi Ramazan" diye bildiği, zarafeti ve ustalığıyla gönülleri biçip diken Ramazan Özbildirici...

Onlar, hiçbir üniversitenin kürsüsünde unvan kovalamamış, ancak duruşlarıyla, kelamlarıyla, bakışlarıyla Malatya’nın yetiştirdiği en büyük "kitle pedagogları"ydı. Kumaşları biçerken insanı, dikiş dikerken cemiyeti onarırlar; düğme dikerken geleceğe bir inanç çivisi çakarlardı.

Okul çıkışlarında, çantam sırtımda dükkânların arasından geçip pasaja geldiğimde beni hemen fark ederlerdi. O tatlı-sert ama şefkat dolu ses, pasajın uğultusunu keserdi...

Gel bakalım buraya, bizim küçük mücahidimiz...
Heyecanla, koşa koşa giderdim yanlarına. 

Gitmek isterdim, çünkü o dükkânın esnaflık sınırlarını aşan derin bir şefkati vardı. 

Beni her defasında öyle büyük bir sevgiyle, öyle samimi bir yürekle karşılarlardı ki, o eşikten adımımı attığım an dünya değişirdi. 

Karşılarındaki bir çocuk değilmiş gibi, bana adeta koskoca bir dava adamı gibi davranırlar; çocuk ruhumu bambaşka hissettirir, onurlandırırlardı. 

Kaçıp gitmek değil, hep yanlarında kalmak, o dizin dibine çökmek isterdi insan. 

Beni karşılarına alır, gözlerimin içine o babacan, o ferasetli yakın ilgiyle bakarlardı.
Sınavımız başlardı sonra. 

Öyle ya, mektep dediğin boş durmazdı. 

Gitmeden önce ezberlemem için verdikleri bir şiiri, bir ayet mealini, bir edebi metni ya da tarihi bir pasajı okumamı isterlerdi. Karşılarında adeta heyecanla titreyerek ezberimi verirdim. 

Takıldığım yerde nezaketle fısıldayan, bitirdiğimde ise gözleri parlayan o iki koca çınar... 

İşte o anlarda, o satır aralarında ve onların o samimi göğüslerinde, Allah ve Resul sevgisini adeta elle tutarcasına görür ve hissederdim. 

Dinledikleri kuru bir ezber değil, kalbe üfledikleri bir aşktı.

Ezber bitince ödül gecikmezdi. Ceplerinden çıkan küçük bir hediye, bir harçlık ya da başımı okşayan o şefkatli ellerin sıcaklığı... Ama en büyük hediye, onların o takdir dolu gülüşleriydi. 

Nida Terzihanesi’nden içeri her girdiğimde çocuk ruhum biraz daha büyür, her yanlarından ayrıldığımda cebimde paradan çok daha değerli bir birikimle, bir şuurla çıkardım. Farkında olmadan, o küçük yaşta Malatya’nın o asil dert mektebinden mezun ediyorlardı beni.

Bugün geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum; Alaaddin Kürün ve "Gömlekçi Ramazan" lakabıyla şehrin nezaketini kumaşa işleyen Ramazan Özbildirici, bir şehrin çocuklarına sadece esnaflık yapmadılar; onlara istikamet çizdiler, ruh aşıladılar. 

...

YAZININ DEVAMI BURADA

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER