© Malatya Time

Rıdvan SAÇU / Dijital Katliam: Ekranların Çocuklarımıza Zararları

Rıdvan SAÇU yazdı.

Mutfakta yemek pişiyor, salonda derin bir sessizlik... Normalde evi birbirine katması gereken iki yaşındaki çocuk, bir heykel gibi koltukta çakılı. Gözlerinde fer yok, sadece mavi bir ışığın donuk yansıması. Anne baba "Ne güzel, uslu uslu oturuyor." diye seviniyor. Oysa o an, o salonda sessiz bir cinayet işleniyor. Çocuğun merakı, hayal gücü ve taze nöronları, o parlak ekranın acımasız dişlileri arasında paramparça ediliyor. Modern ebeveynlik, çocuğun eline bir tablet tutuşturup "huzur" satın aldığını sanıyor. Fakat ödenen bedel, bir neslin zihinsel istikbalidir.

Sıcak Bir Nefes mi, Soğuk Bir Cam mı?

İnsanoğlu, dünyaya eksik doğan tek canlıdır. Bir tay doğar doğmaz ayağa kalkar, bir kaplumbağa denize koşar. Fakat insan yavrusu, hayatta kalmak ve "insan olmak" için ötekine, özellikle de anneye mutlak surette muhtaçtır. Bebeklik döneminde beynin gıdası ekran değil, anne teninin kokusu, kalp atışının ritmi ve gözbebeğindeki ışıktır. İnsan yavrusu şefkati, sevgiyi ve güveni soğuk bir cam ekranından değil, ten tene temastan öğrenir. Anne göğsüne yaslanan bir bebeğin beyni oksitosin (bağlanma hormonu) salgılar; kalp atışı düzene girer, stres seviyesi düşer. Ekran ise bu mucizevi biyolojik ve ruhsal uyumu bıçak gibi keser atar. Karşılıklı gülümsemenin, "agu" demenin, annenin yüzündeki o anlık değişimi okumanın yerini, duygusuz ve tepkisiz bir makine aldığında, çocuk en temel insani yetisinden, empati kurabilme becerisinden mahrum bırakılır. Aynası kırılmış bir ruh, kendini nasıl inşa edebilir? "Tronick'in o sarsıcı 'Donuk Yüz' deneyinde, annesinin aniden tepkisizleşen yüzü karşısında saniyeler içinde dehşete kapılıp çöküş yaşayan bebeğin o kahredici çaresizliği; bugün ruhsuz, buz gibi bir ekrana saatlerce mahkûm edilen her çocuğun yutkunduğu sessiz bir travmadır."(*Donuk yüz deneyi ile ilgili yazımın sonunda paylaştığım videoları muhakkak izleyin)

Beynin Mimarisini Yıkmak: Sinaptik Bir Katliam

Bilimsel veriler artık hiçbir mazerete yer bırakmayacak kadar korkutucu. Yaşamın ilk 36 ayı, beynin en hızlı şekillendiği, saniyede bir milyondan fazla yeni nöral bağın (sinaps) kurulduğu mucizevi bir şantiyedir. Ancak bu şantiye, "kullan ya da kaybet" kuralıyla çalışır (kullanılmayan şey kaybedilir). Harvard Üniversitesi Gelişen Çocuk Merkezi bu dönemi "beyin mimarisi" olarak adlandırır. Ekran, bu mimarinin tam kalbine yerleştirilmiş bir saatli bomba bir hançerdir.

Ekranda hızla değişen renkler, patlayan ışıklar ve saniyede onlarca kez değişen kareler, bebeğin henüz olgunlaşmamış beynini amansız bir uyarana maruz bırakır. Siz bebeğinizin ekrandaki şeyleri ilgiyle izlediğini zannediyorsunuz olan şey bir katliamdır, beynin katliamıdır. Doğa yasalarına aykırı bu hiper-uyarılma, beyinde sürekli ve sahte bir dopamin patlaması yaratır. Çocuk, o renkli illüzyona bakarken aslında kelimenin tam anlamıyla "uyuşturulmaktadır". Peki sonra ne olur? Fişi çektiğinizde, ekranı kapattığınızda o korkunç kriz başlar. Çünkü gerçek dünya; toprak, tahta bloklar veya yavaşça düşen bir sonbahar yaprağı, çocuğun ekranla zehirlenmiş beynine artık aşırı "sıkıcı" gelir. Odaklanma merkezini barındıran prefrontal korteks tahrip olmuştur. Dikkat eksikliği, öfke nöbetleri, dürtüsellik ve otizm benzeri ağır sosyal kopukluklar baş gösterir. Çocuk dünyayı parmağını kaydırarak geçebileceğini sanır. Hayatı kaydıramadığında ise çıldırır. Biz çocuklara "teknolojiyi öğretiyoruz" yalanına sığınırken, aslında onların beyinlerindeki beyaz maddeyi (iletişim ağlarını) bizzat kendi ellerimizle eritiyoruz.

Kalbin Tasfiyesi ve İradenin Felci

İmam Gazâlî, çocuğun kalbini "üzerine ne nakşedersen onu kabul eden, saf ve kıymetli bir cevher" olarak tarif eder. Bu cevheri ekranın kaotik ve kirli görüntüleriyle doldurmak, ruhu daha yolun başında prangalamaktır. Geleneksel hikmet bize sabrı ve "beklemeyi" öğretirken; dijital ekranlar, her şeyi bir tıkla elde etme yanılsamasıyla "haz odaklı" bir karakter inşa eder. Bu, iradenin felç olmasıdır. Kendi iç dünyasının sessizliğinde olgunlaşamayan çocuk, dışarıdan gelecek sürekli uyarana muhtaç, manevi derinliği olmayan "dijital bir nesneye" dönüşür. Terbiye, çocuğu sadece hayata hazırlamak değil, onu kendi nefsinin ve modern çağın esaretinden korumaktır.

Deneyimden Kopan İnsan

Jean-Jacques Rousseau, Emile’de çocuğu "doğanın elinden çıktığı gibi" korumanın öneminden bahseder. Rousseau’ya göre hakiki bilgi, kitabın veya ekranın sunduğu soyutlukta değil, bizzat doğanın içinde, deneme-yanılma ile kazanılan tecrübedir. John Dewey’in "yaparak ve yaşayarak öğrenme" ilkesi, ekran karşısında tamamen çöker. Ekran, çocuğu bir "izleyiciye" mahkûm ederken; hayat onu bir "aktör" olmaya çağırır. Çocuk, ekrandaki elmanın kırmızısını tanır ama elmanın kokusunu, ağırlığını, pürüzünü bilmez. Biz çocukları bilgili yapmaya çalışırken, onları "yaşamdan bihaber" bırakıyoruz. Gerçeklikten kopan zihin, eninde sonunda kaygı ve depresyonun pençesine düşer.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.)

Hz. Peygamber’in lügatinde çocuk, sussun diye köşeye atılacak bir yük değil; koklanacak, bağra basılacak bir "cennet reyhanı"dır. Torununu öptüğünü görüp "Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim" diyen bedeviye verdiği o sarsıcı cevabı hatırlayın: "Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim?" Peki, bugün çocuklarını o buz gibi ekranların kucağına saatlerce terk eden bizler, aslında modern ve ruhsal bir "dokunmama" suçu işlemiyor muyuz? Yavrusunu feryatla bağrına basan telaşlı bir anneyi gösterip "Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?" diyen bir Peygamberin ümmeti, bugün evlatlarını o mavi ışığın dijital ateşine kendi elleriyle atıyor. Bilgisayarlar merhamet bilmez, ekranlar çocuğunuzun saçını okşayamaz. Çocuğun sızlayan ruhu, ancak annesinin o ilahi merhametten pay alan şefkatli nazarıyla şifa bulur.

Peki, Şimdi Ne Yapacağız?

...

YAZININ DEVAMI BURADA

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER