Rıdvan SAÇU / O Duvardaki Sızı: Vicdanın Veresiye Defteri ve İnsanlığın İflası
ÖZEL HABERRıdvan SAÇU yazdı.
Mahallenin o nem kokan, raflarında bisküvi kutularının dizili olduğu loş bakkal dükkanını hatırlar mısın? Hani o duvarda, çerçevesi hafifçe yamulmuş, kenarları sararmış bir afiş asılı dururdu. İki dünya, anlayış ve zihin tek bir çerçeveye ama bir uçurum kadar uzak şekilde sığdırılmıştı. Sol tarafta; parmaklarını şakaklarına bir mengene gibi geçirmiş, önündeki kabarık defterin içinde boğulan, saçı sakalına karışmış o mahzun adam... Hemen sağ tarafında ise, sanki o acıyla alay eder gibi, göbeğini gururla öne çıkarmış, elinde purosuyla (ya da o müstehzi gülüşüyle), arkasındaki kasası ağzına kadar dolup taşan o "muzaffer" figürü barındıran “PEŞİN SATAN-VERESİYE SATAN” resmi…
Çoğu yetişkin o tabloya bakıp "akıllı ticaretin" kurnazca dersini çıkarırken, küçük bir çocukken ben o resmin karşısında dikilip donup kalırdım. Zihnimde, çocuk kalbimin o saf adaletiyle bir fırtına kopardı: "Neden?" derdim içimden, "Neden o karnı tok, keyfi yerinde adam, şu başı önünde ağlayan adamın omuzuna bir el atmaz? Aralarındaki o buz gibi, simsiyah çizgi neden bu kadar keskin?" Bir yetişkin olarak hala unutmadığım o çocuksu sızı, aslında bugün eğitim sistemimizin ve koca bir medeniyetin tam ortasındaki o büyük çatlağın ilk uyanışıydı.
Mahalle Sofrasından Yalnızlık Masasına
O tozlu tablodaki "Veresiye Defteri" sadece ödenmemiş borçların dökümü değildi. O defter, mahallenin birbirine duyduğu sarsılmaz itimatın ve yardımlaşma ruhunun senediydi. Birisi "yaz deftere" dediğinde, aslında "şu an zor durumdayım ama senin bana olan güvenine tutunarak yeniden ayağa kalkacağım" diyordu. O yıllarda mahalle; birinin açlığında diğerinin uykusunun kaçtığı, ekmeğin bölüşüldüğü, hüznün paylaşıldığı bir sığınaktı.
Biz son yüzyılda, "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen o muazzam dayanışma ruhunu, "önce ben" diyen, sadece kendi başarısına odaklanan ruhsuz bir bencilliğe kurban ettik. Yardımlaşmayı bir "zafiyet", paylaşmayı ise "yoluna çıkan bir engel" gören yeni bir yaşam biçimi inşa ettik. Bu yeni anlayışın en sadık kurucusu ise ne yazık ki okullarımız oldu. Sınıfları birer yarış pistine, çocukları ise o pistte birbirini geçmeye çalışan rakiplere çevirdik. Onlara "en önde koşmayı" bir başarı şartı gibi anlatırken, "düşen arkadaşına elini uzatırsan geride kalırsın" korkusunu sessizce ruhlarına fısıldadık.
İnancımızın Özü: Kardeşlik ve İnfak
Aslında o veresiye defteri, inancımızın bize öğrettiği "Karz-ı Hasen" yani "güzel borç" geleneğinin sessiz bir hatırasıydı. Bizim kültürümüzde zenginlik, sadece biriktirmek değil; "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" sözünü hayatın merkezine koymaktı.
Soldaki adamın o yorgun omuzları, aslında sadece kendi rızkının değil, mahallenin onurunun da yükünü taşıyordu. Biz rızkın kefilinin Allah olduğuna inanır, veresiye verirken aslında kârı kasada değil, Allah katındaki berekette arardık. Sağdaki adamın o muzaffer duruşu ise, yardımlaşmanın tadını bilmeyen, kendi malının esiri olmuş bir insanın yalnızlığıdır. Oysa asıl başarı tek başına doymak değil, el ele verip o sofrayı herkes için kurabilmektir.
Anne-Babanın Kalp Sancısı: Vicdan mı, Cüzdan mı?
Şimdi her anne ve babanın önüne o tabloyu yeniden koyalım. Çocuğunun o resme bakarken ne hissetmesini istersin?
Sağdaki adama özenip, "Ben de ne yapıp edip o masaya oturmalı, kimsenin gözyaşına bakmamalıyım, ne pahasına olursa olsun çok para kazanmalıyım hem de çok” diyen soğuk ve ruhsuz bir figüre mi?
Yoksa soldaki adamın kederine içi yanıp, "Burada bir yanlışlık var, ben bu duvarı nasıl yıkarım?", “Toplumumuzun ve insanlığın ihtiyaç duyduğu şeyın sınırsız zenginleşme değil yardımlaşma ve gönül köprüsüdür” diye düşünen bir vicdan bekçisi mi?
Biz çocukları "aman mağdur olmasınlar, kendilerini kurtarsınlar" diye yetiştirirken, farkında olmadan onları o sağdaki adamın o soğuk yalnızlığına itiyoruz. Vicdandan arındırılmış bir zeka, sadece daha hesapçı ve acımasız hayatlar yaratır. Aziz Nesin’in o acıtan hicviyle söylersek; biz çocuklarımıza "yırtıcı olmayı" öğrettik de, "insanca yaşamayı" bir kenara bıraktık.
O Keskin Çizgiyi Silecek Yeni Bir Soluk: Maarif Modeli
Aslında eğitim sistemimizde yürürlüğe giren Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu vicdani uyanışın kapısını aralamayı hedeflemekte... Bu model, eğitimi sadece sınav kazanan bir zekâ inşası değil, 'erdemli insan' yetiştirme davası olarak görüyor. 'Akl-ı selim' ile bilgiyi kuşanırken, 'kalb-i selim' ile o tablodaki buz gibi çizgiyi, yani vicdan duvarını yıkmayı hedefliyor. Modelin özünde yer alan 'merhamet', 'yardımlaşma' ve 'toplumsal sorumluluk' gibi temel değerler, çocuklarımızı sağdaki adamın o soğuk yalnızlığından çekip almayı amaçlıyor. Çünkü bu Model bize şunu açıklıyor: “En büyük başarı, sadece kendi dükkanını doldurmak değil, o dükkanın bereketini bütün bir mahalleye, hatta tüm insanlığa yayacak bir şefkat abidesi olabilmektir.”
...
İlginizi Çekebilir