Suat GÜLŞEN / ZÖHRE ANA (Tecdeli Zehra Gülşen)
ÖZEL HABERSuat GÜLŞEN yazdı.
8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutluyor ve bu gününün anısına
Rahmetli Babaannem ile ilgili yazımı paylaşıyorum.
Hastane odaları bir başka etkiler insanı. Bazen bir korku, bazen bir heyecan, bazen de bir sevinç salar yüreklere. Yaşamın anlamını, değerini ve alınan her nefesin önemini en iyi vurgulayan ortamdır bu dört duvar arası. İlk nefesin alındığı, son nefesin verildiği, dünyaya gelen ile gidenin aynı çatı altında buluştuğu bir mekândır hastaneler.
Bir başkadır oranın havası, ilaç kokar, sevgi kokar, şefkat kokar. Hüzün vardır yürekleri yakan, sevinç vardır dalgalar gibi kabaran.
Hasta yatağında yatanın gözü kapıda olur. Dışarıya adım atacağı anı düşler. Ah bir iyileşsem, ayağa kalksam, taburcu olabilsem der, özler dış dünyayı. Ah bir geçse dertlerim, kurtulsam bu illetten diye yeniden düşler mutlu bir yaşamı. Kabarır yürekleri. Umutları çağlayan olur. Hiç umutsuz yaşayabilir mi insan?
1983 yılında Malatya Devlet Hastanesindeki odalardan birinde, Zehra hanım yatıyordu. Günlerdir hiç kalkmamacasına yatan Zehra Hanım 96 yaşındaydı. Zöhre Ana derdi herkes ona.
Yedi çocuk büyütmüştü. Torunlarını, torunlarının çocuklarını kucağına almanın mutluluğunu yaşamıştı.
Başucundaki etajerin üzerinde torunlarının getirdiği iki vazo duruyordu. Birinde beyaz bir gül demeti, diğerinde karanfiller... Vazolardaki çiçekler odanın ilaç kokusunu bastırıyor, ağır ve kasvetli havasına sanki hayat veriyordu. Solmasın diye sık sık vazoların suları değiştirilmişti.
Beyaz gülü, pembe karanfili çok severdi yaşlı kadın. Kendisi de Tecde deki evinin avlusunda vita tenekeleri içinde güller, karanfiller yetiştirmişti bir zamanlar. Günlük uğraşılardan yorulunca eyvana oturup sırtını kerpiç duvara dayar, bervaniğinin cebinden çıkardığı enfiye kutusundan tütün çekerdi burnuna. Dinlenirken karanfilleri ile konuşur, beyaz güllerini koklar, sevgiyle sulardı onları…
Hasta odasında yatarken bazen karşıdaki Beydağı’nın dumanlı tepelerine dalardı gözleri. Bulutlarda kanatlanır dolaşırdı Tecde’yi. Yıllar öncesi canlanırdı gözlerinde. Yitip giden gençlik yılları geçerdi gözünün önünden bir film gibi, siyah-beyaz…
Samanlı mahalle camisi imamı Mıkdat Hoca ile evlendirmişlerdi küçük yaşta. Acı tatlı çok güngörmüştü Zöhre ana. Mahallenin sevgilisiydi. Beş yıl asker kocasının yolunu beklemişti. Bütün evin, bağın bahçenin işleri üzerine kalmıştı. Henüz küçük olan çocuklarının işleri de boynuna binmişti. O, bunları bu sıkıntıları yaşamamış gibiydi. Şendi, şakacıydı. Büyükle büyük, küçükle küçük olurdu. Düğünden dernekten geri kalmazdı. Onsuz yapılan bir işin, bir toplantının tadı olmazdı. Herkesin anası, dert ortağıydı. Konu komşu her işini ona danışırdı. Bazen de şakadan takılırlardı:
-Zöhre ana saçın niye ağardı?
-Nezleden
-Yüzün niye kırıştı?
-Gülmeden
-Ya belin niye büküldü?
-Gezmeden anam, gezmeden.
-Ya dizlerin niye ağrıyor?
-Onlar da çizmeden.
-Hepsini anladık da gönlün nasıl böyle genç kaldı?
-O da sevmeden anam sevmeden, derdi.
Kahkahalar ortalığı çınlatırdı. Onun verdiği bu nükteli yanıtlar hoşlarına giderdi. Kucaklayıp öpücüklere boğarlardı.
Mazinin derinliklerine daldıkça gecenin karanlıkları uzadıkça uzardı. İslim damının kükürt kokusunu duyumsardı yeniden. Dut silktiği, pestil yaptığı, kiraz derdiği, bahçe suladığı, inek sağdığı, düğen sürdüğü, değirmen sırası beklediği günlere dönerdi. Düğen tahtasının altına sıralanmış çakmak taşlarının sarı buğday başaklarını parçalarken çıkardığı sesleri dinlerdi.
...
İlginizi Çekebilir