<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Malatya Haber, Malatya Haberi, Malatya Son Dakika Haberleri</title>
        <link>https://www.malatyatime.com/</link>
        <description>Malatya haberleri, son dakika Malatya haberleri, Malatya bölgesel ve yerel haberler, Malatya Time&#039;da</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>HARÇTA KAYBOLAN İNSAN</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/harcta-kaybolan-insan-109531</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/harcta-kaybolan-insan-109531</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin yazdı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir gün bir inşaatın önünden geçersin…<br />
Ve bir kitap sayfası düşer gözünün önüne.<br />
Harç karıştıran eller, yüzüne tokat gibi çarpar.<br />
Çünkü o eller, artık harcı değil, kaderi yoğuruyordur.</p>

<p>Molla Muhammed Hocam anlatıyor…<br />
İşçileri görmüş, harcın içinde.<br />
Ama harçta kaybolan sadece elleri değilmiş.<br />
Benizleri solmuş, dilleri susmuş, secdeleri unutmuşlar.</p>

<p>Demiş ki hocam:<br />
“Madem dünya saadetiniz yok…<br />
Hiç olmazsa namazınızı kılın da ahiretinizi kurtarın!”</p>

<p>O kadar doğru, o kadar çıplak, o kadar net bir çağrı ki bu…<br />
Harç makinesinin başında dökülen terler değil yalnızca,<br />
O harcın içine gömülmüş vicdanlar, umutlar, secdeler…</p>

<p>Beş kuruş para için harcın içinde boğulan adam…<br />
Namaz kılmıyorsa, neyini kurtarıyor bu hayatta?</p>

<p>Bugün plazalarda da aynı çığlık yankılanıyor…<br />
Bir farkla…<br />
Kravatlı harç yok ama ruh yine betona karışmış.</p>

<p>Molla Muhammed Hocam, sadece inşaat ustasına değil,<br />
Bu çağın bütün “yoğrulan” insanlarına sesleniyor aslında.<br />
“Hiç olmazsa namaz kıl…<br />
Zira başka hiçbir yatırım, sana sonsuzluk kazandırmaz.”</p>

<p>Vicdanınıza beton dökmeden,<br />
Bu sesi bir kez daha okuyun.<br />
O harcın içinden bir insan çıkar belki…<br />
Belki de sizsiniz.</p>

<p><strong>Selam ve duayla. Fî emânillah.</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Aug 2025 18:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/08/harcta-kaybolan-insan-1754582461.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zabıta Gönderdiniz, Şimdi Klavyeyle Linçliyorsunuz!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/zabita-gonderdiniz-simdi-klavyeyle-lincliyorsunuz-106763</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/zabita-gonderdiniz-simdi-klavyeyle-lincliyorsunuz-106763</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sene 1934.<br />
Emniyet Umum Müdürlüğü’nün daktilosundan çıkan bir yazıyla Said Nursî hakkında zabıtaya emir veriliyor: “Caminin önünde oturmasın.”<br />
Çünkü oradan geçenlerin “tahassürle baktığı” bir bilge, sokakta durunca rejimin bütün ezberleri bozuluyordu.<br />
Çünkü fikirleriyle susturamadıkları adamı, kaldırımdan iterek susturabileceklerini sandılar.<br />
Sustum sandılar.</p>

<p>Sene 2025.<br />
Yine bir bilge.<br />
Yine bir şahsiyet.<br />
Yine bir gönül adamı.<br />
Ve yine aynı zihniyet…<br />
Bugün Said Nursî Hazretleri’nin yolunda yürüyen Hoca Ağabey’i susturmak için artık zabıta değil, ekran başında sahte hesaplar, iftiralar, itibar suikastları devrede.<br />
O gün sokakta olanlar, bugün sosyal medyada.<br />
O gün ‘irtica’ bahanesiyle susturmaya çalışanlar, bugün ‘mehdilik’ bahanesiyle saldırıyor.<br />
Ve hâlâ aynı ezber:<br />
“Bu şahıs tehlikeli.”<br />
“Bu kişi halkı etkiliyor.”<br />
“Bu insan yalnız değil.”</p>

<p>Sahi siz neye düşmansınız?<br />
Kitaba mı?<br />
Hakikate mi?<br />
Mücadeleye mi?<br />
Yoksa susturamadıklarınıza mı?</p>

<p>Bir asır geçti.<br />
Ama hâlâ susturamadınız.<br />
Sustu sandıklarınız bugün binlerle konuşuyor.<br />
Ve siz hâlâ aynı korku…<br />
Aynı panik…<br />
Aynı vesvese…<br />
Zabıta yetersiz kaldı.<br />
Şimdi tweetle, iftirayla, sahte profille bastırmaya çalışıyorsunuz.</p>

<p>Ama bilin ki:<br />
“Zabıtayla susturamadığınız bir hakikati, klavyeyle hiç susturamazsınız!”</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyatime.com/public/images/detay/7777(4).jpg" style="height:800px; width:600px" /></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Apr 2025 21:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/04/zabita-gonderdiniz-simdi-klavyeyle-lincliyorsunuz-1744394811.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mehdi Senaryo Yazarı Aranıyor!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/mehdi-senaryo-yazari-araniyor-106721</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/mehdi-senaryo-yazari-araniyor-106721</guid>
                <description><![CDATA[Tarih 1935…
Yani “şapkaya secde ettirilen” dönemler.
Yani Kur’an öğrenmenin bile suç sayıldığı, hattâ Kur’an tefsiri yazan bir âlime “Mehdi” iftirasıyla dosya açıldığı yıllar…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Buyurun belgeye:<br />
Devletin resmi yazışmalarında aynen şöyle deniyor:<br />
“Vilâyet merkezinde oturmakta olan Said-i Kürdî’nin el altından halkı kandırmaya çalıştığı ve kendisine Al Lahın vekili Mehdi resul dedirtmeye çalıştığı haber verilmektedir…”<br />
Altına da sıkı sıkıya not düşülmüş:<br />
“Bu şahsa fırsat ve imkân verilmemelidir!”</p>

<p>Yani neymiş?<br />
Bediüzzaman, Kur’an hakikatlerini anlatmaya kalkınca, suçlanmak için ‘Mehdi dedirttiriyor’ iftirası bulunmuş.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyatime.com/public/images/detay/FOTO%C4%9ERAFLAR/222(3).jpg" style="height:800px; width:627px" /></p>

<p><strong>VE ŞİMDİ…</strong><br />
Aradan 90 sene geçti.<br />
Takvim 2025.<br />
Ama zihniyet 1935!</p>

<p>Şimdi de aynı iftira Hoca Ağabey’e yöneltiliyor.<br />
Yine “Mehdi dedirtiyor, insanları kandırıyor” diye fısıltı gazetesi çalışıyor.<br />
Yine “önünü kesin, konuşturmayın” diyenler, perde arkasında hizaya geçmiş bekliyor.</p>

<p><strong>FARK NE?</strong><br />
Tek fark:<br />
O zaman daktilo vardı, şimdi dijital klavye var.<br />
O zaman vilayet yazısıydı, şimdi Twitter paylaşımı…</p>

<p><strong>ÇÜNKÜ…</strong><br />
Kur’an’ı anlatanlara tahammül edemeyen kafa hiç değişmedi.<br />
Risale-i Nur’un sırlarını çözenlere hâlâ alerjisi olanlar var.<br />
Ve ne acıdır ki, Mehdi iftirasını atanlar da bir zamanlar bu hakikat sofralarında diz çökmüş kimseler!</p>

<p><strong>AMA UNUTTUKLARI BİR ŞEY VAR:</strong><br />
Tarih, her zaman iftiracıyı değil, hakikati yazanları hatırlar.<br />
1935’te “Mehdi” deyip susturmak isteyenler şimdi mezarda,<br />
ama Said Nursî hâlâ konuşuyor.</p>

<p>Şimdi de konuşan Hoca Ağabey olacak…<br />
Ve kim ne derse desin, hakikat bir gün mutlaka kazanacak.</p>

<p><strong>Selam ve dua ile<br />
Fiemanillah</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Apr 2025 13:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/04/mehdi-senaryo-yazari-araniyor-1744280965.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağırma, Anlat!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/bagirma-anlat-106286</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/bagirma-anlat-106286</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Cemaat secdede…<br />
Vaiz ise sahnede…</p>

<p>Yine mikrofonu kapmış,<br />
Yine el kol hareketleri havada uçuşuyor,<br />
Yine ses tonunu megafonla karıştırıyor…</p>

<p>Ders anlatmıyor,<br />
Anlatıyor gibi yapıyor!</p>

<p>Neden?</p>

<p>Çünkü hitabeti karizma sanıyor.<br />
Bağırmayı ikna zannediyor.<br />
Sesini yükselttikçe tesirinin arttığını sanıyor.</p>

<p>Ama bilmiyor ki, insanın sesi yükseldikçe,<br />
anlatmak istediği mana alçalıyor!</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Hoca Ağabey uyarıyor:<br />
“Vaaz etmeyin, ders yapın!”</p>

<p>Niye?</p>

<p>Çünkü 21. Söz’ün şerhinde Hoca Ağabey ne diyor?</p>

<p>Namazın ehemmiyetinden bahsederken vaizlerin bu dersi, bu hakikati anlayamadığından dem vuruyor. O muazzam derste “vaaz” değil, “ders” yapılmalı diyor.</p>

<p>Ama bizimkiler,<br />
hitabeti mananın önüne koyuyor.<br />
Mikrofonu kalemin yerine geçiriyor.<br />
Sesini yükseltip vicdanı bastırıyor.</p>

<p>Ve maalesef…</p>

<p>Kalbe değil,<br />
kulak zarına hitap ediyor!</p>

<p><br />
Oysa ders dediğin şey,<br />
bağırmak değil, anlamaktır.</p>

<p>Kalbe nakşetmektir.<br />
Zihne yerleştirmektir.</p>

<p>Çünkü ders, bir ihtiramdır.<br />
Bir tefekkürdür.<br />
Bir edeptir.</p>

<p>Bağıran dersi bozar.<br />
Şov yapan anlamı kaçırır.</p>

<p><br />
Peki dersi ne yaparız?</p>

<p>Kendimizde yerleştirir,<br />
sonra da “usulünce” başkalarına taşırız.</p>

<p>Bağırarak değil…<br />
Taşır gibi…<br />
Bir bardak suyu taşır gibi…<br />
Damlatmadan…<br />
Sıçratmadan…</p>

<p>Kendimiz anladık mı?<br />
Kalbimize indirdik mi?<br />
Zihnimize yerleştirdik mi?<br />
İşte mesele bu.</p>

<p><br />
Vaaz, kalabalık sever.<br />
Ders, yalnızlığı.</p>

<p>Vaaz, “kaç kişi vardı?” diye sorar.<br />
Ders, “kaç kişi anladı?” diye…</p>

<p><br />
İşte bu yüzden Hoca Ağabey diyor ki:</p>

<p>“Vaaz değil, ders yapın!”</p>

<p>Yani öyle bağırarak, çağırarak, salonu inletip sosyal medyada ‘duygulu konuştu’ paylaşımlarıyla değil…</p>

<p>Anlatarak, açarak, sindirerek…</p>

<p>O halde bir daha soralım:</p>

<p>Bağırmaya mı geldik?<br />
Anlamaya mı?</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Mar 2025 23:47:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/bagirma-anlat-1742590155.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Malatya Fitne İlim Merkezi’nin Yeni Uydurduğu Cerbezeler</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/malatya-fitne-ilim-merkezinin-yeni-uydurdugu-cerbezeler-106269</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/malatya-fitne-ilim-merkezinin-yeni-uydurdugu-cerbezeler-106269</guid>
                <description><![CDATA[Abdest almasını bilmeyenler, 75 yıllık ilim adamını tekfir ediyor! Malatya’daki fitne merkezinin yeni cerbezeleri neyi hedefliyor? Peygamberleri bile dillerine dolayan bu zihniyetin arkasındaki gerçek ne?”
Hanifi Bulut yazdı...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><br />
(Hanifi Bulut’un Açıklamasıdır)</p>

<p>Allah peygamberi insanların içinden seçmiş; yani melek değil, insan. Tâ ki biz ona uyabilelim. Onun da kuvve-i şeheviyesi, kuvve-i akliyesi, kuvve-i gadabiyesi vardır. Onda da bu üç kuvvenin ifratı, vasatı, tefridi vardır. Onda da nefis vardır. Ona iblis musallat olmak ister. Uzaktan da olsa telkin ve vesvese verebilir.</p>

<p>Onda da acıkma, hasta olma, üzülme, unutma, yanılma olabilir. Çünkü beşerdir. Şahsî itibariyle acz ve fakr diye iki yarası vardır.</p>

<p>İşte böyle bir zâtı içimizden Allah seçer; O terbiye eder. Bütün kuvve ve istidatlarını kemale çıkarır. Onu masumiyet, ismet sıfatları ile teçhiz eder. Hata ve yanılma olursa, Cibril aleyhisselam ile uyarır, düzeltir. Onda görülen bütün kemalat, ilim ve hikmet Allah’a aittir. O, önce bilmezdi; Allah öğretti. O, cahildi; Allah hikmetle donattı. O, önce zulüm yapmaya kabiliyetliydi; nefsi itibariyle vardı. Allah onu terbiye etti.</p>

<p>Beşer içinde Allah’ın terbiyesine, rahmetine, ilmine ve hikmetine en fazla mazhar olan peygamberlerdir. Beşerin bunlara yetişmesi mümkün değildir. Kıyamete kadar beşere rehber olmaları için, beşeriyet icabı hata yapsalar da Allah’a tazarru ve niyazlarını Rabb’leri kabul etmiş, hatalarını düzeltmiş, affetmiş, rahmetine mazhar etmiştir.</p>

<p>Yunus Peygamber’in duasında “İnni kuntü mine’z-zalimin” demesi, Yusuf aleyhisselam’ın “İnne’n-nefse le-emmâretün bis-sû” demesi… vs. Bütün bu müracaatlarda bunu görürüz.</p>

<p>Bu peygamberler, beşer içinde şeriatı tatbik ettiklerinden, beşerî muamelelerde “Ali’nin mülkü, Veli’nin malı, Ahmet’in eli, gözü” demişlerdir. Tevhid-i hakiki noktasında bu âlemde bütün mülk Allah’ındır. Kimse onun mülkünü kendine alamaz. Fakat beşer bundan kurtulması mümkün olmadığından, bunu yaparken mülk-ü hakikiyi sahiplenmeyi kastetmeyerek söylediklerinden, tevbe ve istiğfar ile affedilmişlerdir.</p>

<p>Bu şekilde beşerle peygamberler konuştuklarından, günde yüz defa istiğfar etmişlerdir.</p>

<p>Allah’ın fazlı ve rahmeti olmadan cennete girilmez buyurulunca, Peygamber aleyhisselam’a sahabe “Sen de mi?” diye sormuş; “Evet, ben de” demiştir. Onun için günde 70 veya 100 defa istiğfar etmiştir.</p>

<p>Bu konu böyle açıkken, Malatya “İlim Fitne Merkezi” cerbeze yaparak insanları aldatmaya çalışıyor.</p>

<p>Molla Muhammed’in yeni telif ettiği “Evsaf-ı Muhammediye (asm)” eserini okuyun! Bu eserden daha tatlı ve güzel Peygamberimizi anlatan bir eser göremezsiniz.</p>

<p>Abdest almasını bilmeyenler, 75 yılını Kur’an ilmine vermiş bir zâtı tekfir etmeye kalkıyorlar. Bin nefrin sizin akılsız başınıza!</p>

<p>Allah, sahte, yalancı, cerbezeci, hain FETÖ taklitçilerinin şerrinden ümmeti muhafaza etsin.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Mar 2025 13:28:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/malatya-fitne-ilim-merkezinin-yeni-uydurdugu-cerbezeler-1742553622.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>VAİZİN YUSUF’U (!)</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/vaizin-yusufu-106127</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/vaizin-yusufu-106127</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Malatya’da bir adam varmış…</p>

<p>Bu adam her gün kahvehaneye gider, satranç oynarmış.</p>

<p>Bir gün masadakilerden biri sormuş:</p>

<p>“<strong>Yahu, Cumhurbaşkanı şu an ne yapıyordur sence?</strong>”</p>

<p>Adam elindeki taşı tahtaya vurmuş, şöyle bir düşünüp cevap vermiş:</p>

<p>“<strong>Ne yapacak? O da bizim gibi satranç oynuyordur!</strong>”</p>

<p>Çünkü adamın dünyası satranca sıkışmış.</p>

<p>Başka bir ihtimali bile düşünemiyor.</p>

<p>Vizyonu bu kadar.</p>

<p>Düşünme kabiliyeti bu kadar.</p>

<p>Aynı bunun gibi…</p>

<p>Malatya’daki bazı arkadaşlar da ne hikmetse “<strong>Yakup’un oğlu</strong>” olduğunu iddia eden Yusuf’tan başkasını göremiyor.</p>

<p>Ne zaman bir mesele açılsa, dönüp dolaşıp ona bağlıyorlar.</p>

<p>Sanki dünyada başka kimse yok.</p>

<p>Bunu söyleyince de “<strong>Kıskanıyorsun</strong>” diyorlar.</p>

<p>Peki, kıskanmak gibi bir niyetim olsaydı…</p>

<p>İstanbul’daki medresemi ona teslim eder miydim?</p>

<p>Yanımdaki tüm arkadaşlarımı ona emanet eder miydim?</p>

<p>Öyle olsaydı…</p>

<p>Yanında sessizce oturup, dediklerini papağan gibi tekrar etmezdim.</p>

<p>Ama ne oldu?</p>

<p>Hoca Ağabey’i yakından tanıdım.</p>

<p>Onun ilminin yanında, bu adamın aslında ne kadar sığ olduğunu fark ettim.</p>

<p>Onun iradesinin yanında, bu adamın ne kadar basit olduğunu gördüm.</p>

<p>Ve sorgulamaya başladım.</p>

<p>Mesela…</p>

<p>Bu adam zamanın mahluk olmadığını söylüyordu.</p>

<p>Ama zaman mahluktur.</p>

<p>Bu adam nefsi sadece cesetten ibaret sanıyordu.</p>

<p>Ama öyle değil.</p>

<p>Bu adam Cüz’ü Layetecezza meselesini habire anlatıp duruyordu.</p>

<p>Ama bildikleri yarım yamalaktı.</p>

<p><strong>Hele o Yedinci Söz’ü sarhoş ağzıyla okuyup tiyatro gösterisi gibi sunması tam bir skandal!</strong></p>

<p><strong>Yedinci Söz’ün anlattığıyla yaptığı gösteri arasındaki uçurum, Everest’le Malatya’nın rakım farkı kadar barizdi.</strong></p>

<p>Verdiği fetvalar yanlıştı.</p>

<p>Hatta vaazlarında yaptığı şerhler bile göstermelikti.</p>

<p>Dostlar pazarda görsün hesabı.</p>

<p>Bugün şerhler okuyoruz.</p>

<p>Gerçek ilmin nasıl bir şey olduğunu görüyoruz.</p>

<p>Ve yıllardır çözemediğimiz meseleleri çözüyoruz.</p>

<p>Şimdi geriye dönüp bakıyorum ve diyorum ki:</p>

<p>Biz satranç oynayan değil, oyunu çözenlerden olmamız gerekiyormuş…</p>

<p><strong>Fiemanillah</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Mar 2025 14:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/vaizin-yusufu-1742039223.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ŞŞŞ! Sizi Hatırladık!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/sss-sizi-hatirladik-106107</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/sss-sizi-hatirladik-106107</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda bazı ahmaklar, sağa sola saldırarak<strong> “Biz buradayız!”</strong> diye bağırıyor. Kim mi bunlar? FETÖ beslemeleri… Örgütün çömezleri, efendilerinin düştüğü çukurdan çıkmaya çalışıyor.</p>

<p>Bunları görünce çocukluktan kalma bir hikâye geldi aklıma…</p>

<p>Malatya’nın meşhurlarından biri vardı, lakabı “17’li”. Neden mi? Çünkü tam tamına 17 gün askerlik yapmıştı. Sonra bir şekilde terhis olmuş, ama lakabı baki kalmıştı. Herkes ona <strong>“17’liii!”</strong> diye seslenirdi. O da her seferinde ağız dolusu küfürler savurur, ama ardından hiçbir şey olmamış gibi gider namazını kılardı. Malatya esnafı da bunun farkında… Ramazan ayında daha fazla küfüre maruz kalmamak için bir karar alıyorlar. <strong>“17’li” </strong>yokmuş gibi davranmaya başlıyorlar.</p>

<p>Bizim 17’li bir süre sabrediyor, bekliyor, bakıyor kimse umursamıyor… Daha fazla dayanamıyor, en sonunda <strong>“Şşş! Beni hatırladınız mı? Ben 17’li!”</strong> diyerek kendini hatırlatıyor.</p>

<p>İşte bugün de bazı tipler var, aynı 17’li gibi…</p>

<p>Ömrünü FETÖ’ye karşı mücadeleyle geçiren, iftiralara rağmen geri adım atmayan, <strong>“Tahşiye”</strong> kumpasının mağduru olmuş ama dimdik ayakta kalmış hocamıza karşı, şimdilerde “<strong>Avaneleri”</strong> harekete geçmiş. Amaç belli: Gürültü çıkar, kaos yap, dikkat çek…</p>

<p>Çünkü bunlar görmezden gelindiklerinde daha da deliye dönüyorlar!</p>

<p>Şşş! Sizi hatırladık… Hem de çok iyi hatırladık!</p>

<p>Ama endişelenmeyin, tarih sizi unutmayacak! Hatta yedi sülaleniz sizden utanacak. Torunlarınız belki soyadlarını değiştirecek, sizinle aynı anılmamak için. Çünkü tarih, kara lekeleri unutmaz…</p>

<p>Madem öyle, size bir iyilik yapayım:</p>

<p><strong>“Şşş! Sizi hatırladık ve hatırlatacağız! Zaten unutmamıştık ki…”</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Mar 2025 11:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/sss-sizi-hatirladik-1741943304.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parayla Satılmış Küfürbazlar</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/parayla-satilmis-kufurbazlar-106078</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/parayla-satilmis-kufurbazlar-106078</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Eskiden yanından ayrılmayan, bir lokma ekmeğini bölüşen, dizinin dibinde ders alanlar… Şimdi ne yapıyorlar?</p>

<p>Bağırıyorlar!<br />
Küfrediyorlar!<br />
Hakaret ediyorlar!</p>

<p>Ama Hocaabi ne diyor?<br />
<strong>“Ben çocuk muyum ki bunların kendi başlarına hareket edip bana sövdüğüne inanayım?”</strong></p>

<p>Bunu söylerken bir gerçeği haykırıyor. Hocaabi, sadece kendisinin değil, Hacı Hulusi Bey’in de aynı oyunlara maruz kaldığını hatırlatıyor.</p>

<p>Vaktiyle Hacı Hulusi Bey’in karşısına medrese açanlar, bir yandan da elini öpüp<strong> “Efendim, gece namazına devam ediyor musunuz?” </strong>diye ikiyüzlü bir nezaket sergiliyorlardı.</p>

<p>Hacı Hulusi Bey de bunların riyakârlığını tek cümlede bitirdi:<br />
<strong>“Bende koklayacağınız tek şey beş vakit farz namaz ve bu derslerdir.”</strong></p>

<p>Ama Hocaabi’nin dikkat çektiği asıl mesele şu:</p>

<p>Bu saldırılar münferit değil…<br />
Bu küfürler şahsi öfkenin ürünü değil…<br />
Bu hakaretlerin arkasında besleyici bir el var…</p>

<p>Evet, birileri düğmeye basmış!</p>

<p>Hocaabi diyor ki:<br />
<strong>“Kimlerin para verdiğini, kimlerin tahrik ettiğini biliyorum. Ama bunları açıklamayı haysiyetime yakıştıramam.”</strong></p>

<p>Çünkü işin içinde para var!</p>

<p>Bugün birilerine küfür ettiriyorlar…<br />
Yarın aynı adamlara bir başkasını sövdürüyorlar…<br />
Kim daha fazla verirse, hedef o oluyor!</p>

<p>Ve asıl soru şu:<br />
Hâlâ bunların saf olduğuna mı inanıyorsunuz?<br />
Gerçekten, öyle bir anda “aydınlanıp” Hocaabi’ye küfür etmeye başladıklarını mı sanıyorsunuz?</p>

<p>Eğer öyleyse, sizin de kandırılmaya razı bir aklınız var demektir.</p>

<p>Çünkü satılmış kelimeler, ancak parayı verenin çıkarına çalışır!</p>

<p><strong>Selam ve dua ile<br />
Fiemanillah</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Mar 2025 11:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/parayla-satilmis-kufurbazlar-1741853961.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>FETÖ’nün Yanlışlıkla (!) Hapse Attığı Adam ve Büyük İllüzyon</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/fetonun-yanlislikla-hapse-attigi-adam-ve-buyuk-illuzyon-105922</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/fetonun-yanlislikla-hapse-attigi-adam-ve-buyuk-illuzyon-105922</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin Yazdı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir gün Tahşiye Yayın Evi’ne gittim.</p>

<p>Masada bir adam oturuyordu. <strong>Mehmet Nuri Turan.</strong></p>

<p>Karşısında Ali Fuat Ağabey.</p>

<p>Ama <strong>Ali Fuat huzursuzdu.</strong></p>

<p>İlk başta kendimden rahatsız oldu sandım.</p>

<p>Sonra fark ettim ki <strong>asıl huzursuzluk masada oturan kişidenmiş.</strong></p>

<p>Bir sohbet başlatayım dedim.</p>

<p><strong>Telvihat-ı Tisa’yı okudun mu?</strong> diye sordum.</p>

<p>Cevap ne mi oldu?</p>

<p>“<strong>İnsan kendi yazdığı kitabı okumaz mı?</strong>”</p>

<p>Bak sen şu işe!</p>

<p><strong>Kendi yazdığı kitapmış!</strong></p>

<p>Tabii o zamanlar safız ya…</p>

<p>Biz bunu <strong>şahs-ı manevinin bir ifadesi zannettik.</strong></p>

<p>Biz dedik ki <strong>şahs-ı manevi, bir vücuttur.</strong></p>

<p><strong>Molla Muhammed yazsa da hepimizin kalemidir.</strong></p>

<p>Ama meğer <strong>öyle değilmiş!</strong></p>

<p>Meğer <strong>Mehmet Nuri Turan, o yayın evini sinsice ele geçirme derdindeymiş.</strong></p>

<p>Sonra da <strong>Risale-i Nur’a yapılan şerhleri tahrif etme planları varmış.</strong></p>

<p>İyi de bu adam kimdi?</p>

<p>Hocaabi’nin yanında, <strong>kendini iki numaralı adam diye pazarlayan biriydi.</strong></p>

<p>Ama yanlışlıkla (!) hapse atıldı.</p>

<p>FETÖ, kendi adamlarını içeri atmazdı ya…</p>

<p><strong>Bir illüzyon kazası yaşandı!</strong></p>

<p>Ve şimdi…</p>

<p>Bu şahıs, <strong>Hocaabiye itibar suikastı yapmak için var gücüyle çalışıyor!</strong></p>

<p>Adam yanlışlıkla hapse düşmüş ama,&nbsp;<strong>şimdi intikamını doğruları saptırarak almaya çalışıyor.</strong></p>

<p>İşte size <strong>büyük illüzyon ustası!</strong></p>

<p>Hapisten çıkan adam, <strong>iftira kazanını kaynatıyor!</strong></p>

<p><strong>Ama unutma…</strong></p>

<p>Gerçekler bir gün herkesin gözüne batar.</p>

<p>Ve o gün geldiğinde,</p>

<p>kim kimin davasında, <strong>kim hangi maskeyle yürüdü, herkes görecek!</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 06 Mar 2025 13:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/fetonun-yanlislikla-hapse-attigi-adam-ve-buyuk-illuzyon-1741257567.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Molla Lütfi, İnmi Cevabı Verdi!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/molla-lutfi-inmi-cevabi-verdi-105893</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/molla-lutfi-inmi-cevabi-verdi-105893</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin Yazdı…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Öyle her önüne gelenin konuşacağı bir mesele değil. Ama ne yaparsınız, <strong>bilen de konuşuyor, bilmeyen de!</strong></p>

<p><strong>Hoca Ağabey hakkında türlü türlü cerbezeler, manipülasyonlar…</strong></p>

<p>Bir bilen yok mu?</p>

<p>Var.</p>

<p>Adı <strong>Molla Lütfi.</strong></p>

<p>Anlattı. <strong>Ama nasıl anlattı!</strong></p>

<p>Bir şey var, adı <strong>Şirki Hafi.</strong></p>

<p>İlahi iradeye karşı insanın iradesini kullanması demek.</p>

<p>Ne olmuş yani?</p>

<p>Kur’an’a göre, <strong>peygamberler bile nefsine zulmetmiş bu noktada.</strong></p>

<p>Beşeri halleri var, hata yapabilirler ama tevbe ederler.</p>

<p>Bunu İslam âlimleri asırlarca anlatmış.</p>

<p><strong>Ama bizim fıkıh influencerları (!) yeni keşfetmiş gibi…</strong></p>

<p>Hani şu, <strong>kulaktan dolma bilgilerle sosyal medyada ahkâm kesenler.</strong></p>

<p>Önce Hoca Ağabey hakkında <strong>manipülasyon yaptılar.</strong></p>

<p>Sonra bu işin uzmanına <strong>meydan okumaya kalktılar.</strong></p>

<p>Molla Lütfi, <strong>sabır taşı gibi dinledi.</strong></p>

<p>Sonra <strong>inmi cevabı verdi!</strong></p>

<p>Ve?</p>

<p>Cerbeze ustaları için <strong>film bitti.</strong></p>

<p>Bundan sonrası?</p>

<p><strong>Susmak bilmeyenlerin sustuğu an.</strong></p>

<p>Dosya burada kapanmıştır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 05 Mar 2025 14:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/molla-lutfi-inmi-cevabi-verdi-1741173218.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hoca Abi’yi Küfre Sokmaya Çalışanlar ve Onların Kendi Çukurları!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-abiyi-kufre-sokmaya-calisanlar-ve-onlarin-kendi-cukurlari-105855</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-abiyi-kufre-sokmaya-calisanlar-ve-onlarin-kendi-cukurlari-105855</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin Yazdı…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan bazen düşünüyor…</p>

<p>Gerçekten işi gücü bırakıp <strong>Hoca Abi’nin kafir olmasını bekleyen</strong> bir grup var.</p>

<p>Evet, bildiğiniz oturmuşlar, ellerini ovuşturarak “Hoca ne zaman küfre girer?” diye hesap yapıyorlar.</p>

<p>Hani neredeyse bir köşeye geçip <strong>dua edecekler:</strong></p>

<p>“<em>Allah’ım ne olur Hoca Abi bir şey söylesin de biz de onu küfre sokalım, sonra da zil takıp oynayalım!</em>”</p>

<p>Şimdi durun…</p>

<p>Molla Lütfü Karadağ diyor ki:</p>

<p>“<strong>Bir Müslümanın içki içmesini istemek, o günahı işlemek demektir. Bir Müslümanın zina etmesini istemek, o zinayı işlemek demektir. Bir Müslümanın tekfir edilmesini, küfre düşmesini istemek de insanın bizzat küfre girmesi demektir.</strong>”</p>

<p>Yani?</p>

<p>Sen Hoca Abi’nin küfre düşmesini istiyorsan, <strong>o günahı sen işliyorsun.</strong></p>

<p>Sen Hoca Abi’nin <strong>dalalete sapmasını dört gözle bekliyorsan, kendin sapıyorsun.</strong></p>

<p>Şimdi şöyle bir sahne hayal edin:</p>

<p>Bir grup adam var…</p>

<p>Gece gündüz Hoca Abi’yi takip ediyorlar.</p>

<p>Ne dedi, nasıl dedi, hangi kelimeyi kullandı?</p>

<p>Kelimeyi cımbızlıyorlar, kırpıyorlar, eğip büküyorlar.</p>

<p>Sonra dönüp birbirlerine bakıyorlar:</p>

<p>— “Küfre girdi mi?”</p>

<p>— “Yok, ama az kaldı!”</p>

<p>— “Olsun, biraz daha uğraşalım.”</p>

<p>Peki dünyada başka hiçbir mesele kalmadı mı?</p>

<p>Hani şu Amerika vardı ya…</p>

<p>Hani şu Yahudiler vardı ya…</p>

<p>Hani şu İslam’ı yıkmaya çalışanlar, Müslümanların kanını emenler vardı ya…</p>

<p>Onlar yok!</p>

<p>Tüm küfrü, tüm zulmü, tüm sapıklıkları bir kenara bırakmışlar, <strong>Hoca Abi’nin tek bir kelimesini bekliyorlar!</strong></p>

<p>Sonra da çıkıp Müslümanlık dersi veriyorlar.</p>

<p>Ey muhteremler!</p>

<p>Eğer bir insanın günaha girmesini, küfre sapmasını, delalete düşmesini istiyorsanız, <strong>önce kendi defterinize bakın!</strong></p>

<p>Çünkü siz Hoca Abi’yi tekfir etmek için uğraşırken, <strong>kendinizi bataklığın ortasına atıyorsunuz.</strong></p>

<p>Ne diyelim…</p>

<p>Müfterilerin yeri bellidir.</p>

<p>Ama bir insan, <strong>kendi kendini ateşe atıyorsa, onu oradan kim çıkarabilir ki?</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Mar 2025 12:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/hoca-abiyi-kufre-sokmaya-calisanlar-ve-onlarin-kendi-cukurlari-1741080828.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hoca Ağabey’e Tuzak Kuranlar!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-agabeye-tuzak-kuranlar-105841</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-agabeye-tuzak-kuranlar-105841</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin yazdı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adamlar toplanmış…</p>

<p>Ne yapsak, ne etsek de <strong>Hoca Ağabey’i küfre düşürsek</strong> diye hesap yapıyorlar. Günlerce, aylarca düşünüyorlar… <strong>Düşünmek şart tabii!</strong></p>

<p>Birinin aklına “<strong>Açıkça günah işlesin, sonra biz de teşhir edelim</strong>” fikri geliyor. Büyük deha!</p>

<p>Bir diğeri “<strong>Direkt kafir ilan edelim</strong>” diyor. Olmaz diyorlar, tutmaz. Önce küçük adımlarla ilerlemek lazım…</p>

<p>Başka biri “<strong>Ağzından bir şey kaçırmasını bekleyelim</strong>” diyor. <strong>Beklemeye koyuluyorlar. Pusuda…</strong> Avcı gibi…</p>

<p><em><strong>Hoca Ağabey bir hata yapsa da fırsat bulsak!</strong></em></p>

<p>Fakat <strong>olmayınca olmuyor… </strong>Herkesin bildiği kitapları açıyorlar, satır satır okuyorlar. <strong>Peygamberler hata eder mi etmez mi? </strong>Cumhur ne demiş, alimler ne söylemiş… Tefsirler, şerhler, risaleler…</p>

<p>Baktılar ki <strong>kaynaklar Hoca Ağabey’i doğruluyor.</strong></p>

<p>Kendi okuduklarını da inkâr edemediler.</p>

<p>E ne yapsınlar? “<strong>Hoca Ağabey’i anlamıyoruz ama yine de itiraz edelim</strong>” diye karar aldılar. <strong>Koca koca adamlar…</strong></p>

<p>Ve başladılar saldırmaya…</p>

<p><strong>•“Bu adam sapık!”</strong></p>

<p><strong>•“Bu adam dalalet ehli!”</strong></p>

<p><strong>•“Bu adam yanılıyor!”</strong></p>

<p><strong>•“Bu adam bidatçi!”</strong></p>

<p>Peki, Hoca Ağabey ne yapıyor?</p>

<p>O, <strong>ilimle konuşuyor, kaynak gösteriyor, delil koyuyor. </strong>Onlar?</p>

<p><strong>Bağırıyorlar…</strong></p>

<p><em><strong>Bağırınca haklı olunuyor ya hani!</strong></em></p>

<p>Ne diyelim?</p>

<p>Siz bir <strong>alimden ders alıp sonra onu hançerleyenlerdensiniz.</strong> Bir <strong>müderrisin ilmini dinleyip sonra onu taşlayanlardansınız.</strong></p>

<p>Ama ne yaparsanız yapın… <strong>Hoca Ağabey’in ilmi, sizin cahilliğinize ağır geliyor.</strong></p>

<p>Ve bu yüzden <strong>onu değil, kendinizi rezil ediyorsunuz.</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Mar 2025 16:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/hoca-agabeye-tuzak-kuranlar-1741007992.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hoca Ağabey Delillerle Konuşuyor, Muterizler ise Bağırarak!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-agabey-delillerle-konusuyor-muterizler-ise-bagirarak-105807</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hoca-agabey-delillerle-konusuyor-muterizler-ise-bagirarak-105807</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin yazdı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ne güzel değil mi?</p>

<p><strong>Kur’an var, hadis var, Şerh-ül Akâid var, İmam-ül Haremeyn var…</strong> Ama yok, bizimki yine bildiğini okuyor!</p>

<p>Hoca Ağabey çıkıyor, “Bak kardeşim, Ehl-i Sünnet âlimleri diyor ki…” diye başlıyor, <strong>önüne kitap koyuyor, ayet gösteriyor.</strong></p>

<p>Adam ne diyor?</p>

<p>“<strong>Bu nereden çıktı?</strong>”</p>

<p>E güzel kardeşim, <strong>ayet var!</strong></p>

<p>Hz. Adem (as) diyor ki:</p>

<p>“<strong>Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Bizi bağışlamazsan kaybedenlerden oluruz.</strong>”</p>

<p>(A’raf, 23)</p>

<p>Hz. Yunus (as) diyor ki:</p>

<p>“<strong>Ben zalimlerden oldum!</strong>”</p>

<p>(Enbiya, 87)</p>

<p>Hz. Musa (as) diyor ki:</p>

<p>“<strong>Rabbim, ben kendime zulmettim, beni bağışla!</strong>”</p>

<p>(Kasas, 16)</p>

<p>Ama bizim muterizler diyor ki:</p>

<p>“<strong>Yok canım, öyle şey olur mu?</strong>”</p>

<p>Bak sen şu işe! <strong>Demek ki ayetleri bile beğenmemeye başladılar!</strong></p>

<p>Bunlar “<strong>Peygamber hata yapmaz</strong>” deyip duruyor ama Kur’an’ın bizzat kendisi Peygamberlerin Allah’a istiğfar ettiğini söylüyor!</p>

<p>O zaman şimdi soralım:</p>

<p><strong>1. Hoca Ağabey’e saldırmadan önce bir zahmet Kur’an’ı da mı reddediyorsunuz?</strong></p>

<p><strong>2. Yoksa “Peygamber hata yapmaz” diyecek kadar, Kur’an’dan daha mı bilgilisiniz?</strong></p>

<p><strong>3. Ayetleri görmezden gelip, “Yok öyle bir şey” demek, sizi hangi ilmî makama çıkarıyor?</strong></p>

<p>Bunları izleyip izleyip Molla Lütfü’ye “<strong>Bunlara cevap ver</strong>” diye yükleniyoruz ama adamcağız <strong>ayeti mi öğretsin, Ehl-i Sünnet’in en temel kaynaklarını mı anlatsın, yoksa “Kendi kafanızdan din uydurmayın” diye ayrı bir ders mi açsın?</strong></p>

<p>Gerçekten zor iş…</p>

<p>Hoca Ağabey’in delillerine <strong>ilmî cevap veremeyenler, bağırarak hüküm veriyor.</strong></p>

<p>Çünkü <strong>ilim yetmeyince ses yükselir!</strong></p>

<p>E buyurun, şimdi konuşun da görelim…</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Mar 2025 14:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/hoca-agabey-delillerle-konusuyor-muterizler-ise-bagirarak-1740915977.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SİZ KİMSİNİZ?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/siz-kimsiniz-105792</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/siz-kimsiniz-105792</guid>
                <description><![CDATA[Murat Çetin yazdı…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her şey güzel gidiyordu…</p>

<p>Hocaabi dizinin dibine oturtmuş, ilim veriyordu.</p>

<p>Kalem tutmayı bile bilmeyenler, onun sayesinde bir şeyler öğreniyordu.</p>

<p>Hocaabi sofraya koyuyordu, onlar kaşıklıyordu.</p>

<p>Sonra…</p>

<p>Ne olduysa oldu!</p>

<p>İlim aldıkları Hocaabi’yi hedefe koydular.</p>

<p>Bir anda ahkâm kesmeye, dillerine dolamaya başladılar.</p>

<p>Bir bakıyorsun, düne kadar Hocaabi’nin gölgesinde yürüyenler, bugün onu sapkın ilan etmeye çalışıyor.</p>

<p>Ne değişti?</p>

<p>Hocaabi mi değişti?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Onlar değişti!</p>

<p>Çünkü Hocaabi durduğu yerde duruyor.</p>

<p>Ama onlar menfaatleri için kıble değiştirdi.</p>

<p>Dün Hocaabi’nin dizinin dibinde oturanlar, bugün masanın diğer tarafına geçti.</p>

<p>Dün “<strong>Efendim, ne buyurursunuz?</strong>” diyenler, bugün “<strong>Hocaabi yanlış söylüyor</strong>” diye caka satıyor.</p>

<p>Bir de çıkmış, meydan okuyorlar:</p>

<p>“<strong>Hocaabi yanılıyor.</strong>”</p>

<p>Peki, beyefendiler…</p>

<p>Siz kimsiniz?</p>

<p>Hadi bakalım…</p>

<p>Madem Hocaabi’nin bildiğinden daha fazlasını biliyorsunuz,</p>

<p>Madem büyük alimleri bir çırpıda silip atabiliyorsunuz,</p>

<p>Oturun, bir <strong>Şerh-ül Akaid okuyun</strong> da görelim.</p>

<p>Molla Lütfü ne dedi?</p>

<p>“<strong>Siz bir kere hoca değilsiniz.</strong>”</p>

<p>Çok net, çok açık!</p>

<p>Çünkü hoca olmak için ilim lazım…</p>

<p>Bilgi lazım…</p>

<p>Biraz da edep lazım!</p>

<p>Ama sizde ne var?</p>

<p>Dedikodu var.</p>

<p>Fitne var.</p>

<p>Hainlik var.</p>

<p>Düne kadar Hocaabi’nin yanında bir Bismillahirrahmanirrahim’i bile doğru düzgün okuyamayanlar…</p>

<p>Bugün Hocaabi hakkında ahkâm kesiyor!</p>

<p>Hani eskiler der ya…</p>

<p>“<strong>Elini öptüğünüz hocayı, elinizin tersiyle itmeyin.</strong>”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>İşte tam da bu!</p>

<p>Hocaabi aynı Hocaabi…</p>

<p>Değişen, sizsiniz!</p>

<p>Sizin gibiler de çok gördü bu dünya…</p>

<p>Dün el pençe duranlar,</p>

<p>Bugün Hocaabi’nin kellesini istiyor.</p>

<p>Ama unutmayın…</p>

<p>Kendi Hocaabi’sine ihanet eden,</p>

<p>Oturduğu sofraya ihanet eden,</p>

<p>Aldığı ilme ihanet eden,</p>

<p>Kendi ihanetinde boğulur!</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Mar 2025 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/03/siz-kimsiniz-1740831946.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Peygamberler “Zalûmen Cehûlâ” Hitabına Nasıl Cevap Verdi?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/peygamberler-zalumen-cehula-hitabina-nasil-cevap-verdi-105758</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/peygamberler-zalumen-cehula-hitabina-nasil-cevap-verdi-105758</guid>
                <description><![CDATA[Murat ÇETİN yazdı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kur’ân, insanı zalûm ve cehûl olarak tarif eder. Yani çok zalim ve çok cahil. Peki, bu tanım peygamberleri de kapsıyor mu? Onlar da bu hitaba muhatap mı?</p>

<p>Bu soruya en doğru cevabı yine Kur’ân verir. Çünkü en büyük müfessir Kur’ân’dır ve onun beyanı asıldır.</p>

<p><strong>Peygamberlerin Diliyle Tevbe</strong></p>

<p>Hz. Yunus aleyhisselam, kavmini terk ettiğinde yaşadığı imtihanın ardından Rabbine şöyle yalvarmıştı</p>

<p>لَا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ<br />
(Enbiyâ, 21/87)</p>

<p>La ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minez zalimin</p>

<p>Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerden oldum</p>

<p>Hz. Adem aleyhisselam, yasak ağaca yaklaşması üzerine Hz. Havva ile birlikte tövbe ederken şöyle dua etmiştir</p>

<p>رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ<br />
(A’râf, 7/23)</p>

<p>Rabbenâ zalamnâ enfusenâ ve illam tagfir lenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn</p>

<p>Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen kesinlikle kaybedenlerden oluruz</p>

<p>Hz. Nuh aleyhisselam, oğlunu kurtarmak için ettiği duanın yanlış olduğunu fark edince Rabbine şöyle yalvarmıştır</p>

<p>قَالَ رَبِّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِي وَتَرْحَمْنِي أَكُن مِّنَ الْخَاسِرِينَ<br />
(Hûd, 11/47)</p>

<p>Rabbi inni eûzü bike en es’eleke mâ leyse li bihi ilmun ve illâ tagfir li ve terhamni ekun minel hâsirîn</p>

<p>Rabbim, hakkında bilgim olmayan bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kesinlikle kaybedenlerden olurum</p>

<p>Hz. Musa aleyhisselam, yanlışlıkla bir adam öldürdüğünde yaptığı hatayı fark edip Allah’tan bağışlanmasını dilemiştir</p>

<p>قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ<br />
(Kasas, 28/16)</p>

<p>Qala Rabbi inni zalamtu nefsi fağfir li feğafere leh, innehu huvel ğafûrur rahîm</p>

<p>Rabbim, ben kendime zulmettim, beni bağışla. Allah da onu bağışladı. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir</p>

<p><strong>Peygamberler Beşeri Konularda Hata Yapar mı?</strong></p>

<p>Kur’ân’ın bu örneklerle verdiği mesaj çok açıktır. Peygamberler, risalet hususunda hata yapmazlar, ancak beşerî konularda hata yapabilirler.</p>

<p>Bu yüzden, peygamberlerin istiğfarları sadece ümmetlerine örnek olsun diye değil, kendi nefislerini tezkiye etmek içindir. Çünkü enbiyâ bile beşer olduklarından ben diyerek şirki hafiye düşebilirler. Fakat onların istiğfarı, bu şirki hafinin tesirini ortadan kaldırır.</p>

<p>Nitekim Peygamber Efendimiz de bu hakikati şöyle ifade eder:</p>

<p>“Ey insanlar! Rabbinize tevbe edin. Zira ben günde yüz defa tevbe ediyorum.” (Müslim, Zikir, 42)</p>

<p>Peygamberler, Allah’ın kudret ve rahmeti karşısında kendi acziyetlerini sürekli itiraf etmişlerdir. Bu yüzden onların istiğfarları, sıradan bir tövbeden çok daha derin bir tevhid şuurunun göstergesidir.</p>

<p>Sonuç olarak, insanın zalûmen cehûlâ olarak tanımlanmasının sebebi, ene yani benlik iddiasıdır. Peygamberler bile bu ene sırrını taşımış, ancak sürekli istiğfar ile bunu temizlemişlerdir.</p>

<p>Kur’ân’ın öğrettiği hakikat budur. Ve her müminin bu hakikatten ders alması gerekir.</p>

<p><strong>Murat ÇETİN</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Feb 2025 16:31:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/02/peygamberler-zalumen-cehula-hitabina-nasil-cevap-verdi-1740663487.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zalûmen Cehûlâ: İnsan ve Şirk-i Hafi</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/zalumen-cehula-insan-ve-sirk-i-hafi-105727</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/zalumen-cehula-insan-ve-sirk-i-hafi-105727</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an’da Ahzâb Suresi 72. ayette şöyle buyruluyor:</p>

<p><strong>“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmek istemediler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o, çok zalim ve çok cahildir.”</strong></p>

<p>Bediüzzaman Said Nursî, bu ayette geçen<strong> “emanet” </strong>kavramını açıklarken, onun çok yönlü olduğunu ifade eder. Ama en kritik cihetlerinden biri, <strong>“ene” </strong>yani <strong>“ben”</strong>liktir.</p>

<p>Çünkü kainatta yalnızca insan <strong>“ben”</strong> diyebiliyor.<br />
Hiçbir ağaç, hiçbir hayvan, hiçbir taş <strong>“ben”</strong> demez.<br />
Ama insan, her şeyi kendine mal eder:</p>

<p><strong>“Ben kazandım.”<br />
“Ben yaptım.”<br />
“Ben olmasaydım olmazdı.”</strong></p>

<p>İşte tam da bu noktada, insan farkında olmadan bir<strong> “şirk-i hafi”</strong>ye yani gizli şirke düşer. Çünkü Allah’tan başka mutlak varlık yoktur. Ama insan <strong>“ben”</strong> diyerek, kendisini varlığın merkezine koyar.</p>

<p>Peki, peygamberler de <strong>“ben”</strong> dediklerinde aynı duruma düşerler mi?</p>

<p>Evet!</p>

<p>Çünkü peygamberler de insandır ve <strong>“ben” </strong>demek zorundadırlar. Ancak onlar, bu şirki hafiye karşı sürekli istiğfar ederek korunurlar.</p>

<p>Bu yüzden Peygamber Efendimiz (sav): <strong>“Ben günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.”</strong> buyurmuştur.</p>

<p>Oysa ki peygamberler günahsızdır.<br />
Öyleyse neden istiğfar ediyorlardı?</p>

<p>Çünkü istiğfar, yalnızca günahların affı için değil, insanın kendi varlığını Allah’a karşı bir iddia gibi görmekten kaçınması içindir.</p>

<p>Peygamberler bile, ene yani benlik sahibi olmaktan dolayı istiğfar ederken, biz ne yapıyoruz?</p>

<p>Bugün insanın en çok kullandığı kelime <strong>“ben”.</strong></p>

<p>Ama kaç kişi bunun ne anlama geldiğini biliyor?</p>

<p>Ve kaç kişi bunun vebalini düşünüyor?</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Feb 2025 16:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/02/zalumen-cehula-insan-ve-sirk-i-hafi-1740575304.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Peygamberlerin Masumiyeti ve Tarih Boyunca Ulemanın Yaklaşımı-1</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/peygamberlerin-masumiyeti-ve-tarih-boyunca-ulemanin-yaklasimi-1-105656</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/peygamberlerin-masumiyeti-ve-tarih-boyunca-ulemanin-yaklasimi-1-105656</guid>
                <description><![CDATA[(Bu yazı dizisi, toplam 12 bölümden oluşmakta olup, Molla Lütfü Karadağ Hocaefendi’nin görüşleri doğrultusunda hazırlanmıştır.)
1. Bölüm: Peygamberler Masum Mudur? Büyük ve Küçük Günahlar Üzerine Bir İnceleme
Peygamberler büyük günahlardan kesinlikle masumdurlar. Ancak küçük günahlar konusunda farklı görüşler mevcuttur. Ulemanın ekseri görüşü, peygamberlerden küçük günahların sadır olabileceği, ancak Allah’ın onları hemen düzelttiği yönündedir. Peki, Kur’an ve hadisler bu konuda ne diyor? Gelin, birlikte inceleyelim…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim</p>

<p>Bütün ümmetin ittifak ettiği temel bir husus vardır: <strong>Peygamberler, tebliğ-i risalette ve dinin tebliğinde masumdurlar. </strong>Allah onlara neyi vahyetmişse, onlar kusursuz ve hatasız bir şekilde tebliğ ederler. Bu noktada en ufak bir şüpheye yer yoktur. <strong>Peygamberlerin hatası olmaz, çünkü onlar, vahyin taşıyıcısı ve Allah’ın elçileridir.</strong></p>

<p>Ancak, peygamberlerin mutlak masum olup olmadığı, yani <strong>küçük günahlardan da korunup korunmadıkları</strong> meselesi İslam âlimleri arasında farklı görüşlerle ele alınmıştır.</p>

<p><strong>Büyük Günahlardan Masumiyet: İcma-ı Ümmet</strong></p>

<p>Bütün Müslüman âlimler şunu kabul eder ki; <strong>peygamberler büyük günahlardan kesinlikle masumdurlar</strong>. Zina, içki içmek, hırsızlık yapmak, küfür ve şirk gibi büyük günahlar asla peygamberlerden sadır olmaz.</p>

<p><strong>İmam Nevevî bu hususta şöyle der:</strong></p>

<p>“أجمع المسلمون على أن الأنبياء معصومون من الكبائر”</p>

<p>“Bütün Müslümanlar, peygamberlerin büyük günahlardan masum olduğu konusunda icma etmiştir.”</p>

<p>Bunun en açık delili, Allah’ın peygamberleri seçerken onların tertemiz bir fıtrata sahip olmasını emretmesidir. Kur’an’da şöyle buyrulur:</p>

<p>“اللَّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ”<br />
(Allah, risaletini kime vereceğini en iyi bilendir.) (En’âm, 6/124)</p>

<p>Eğer peygamberlerin büyük günahlara bulaşması mümkün olsaydı, ümmetleri onlara karşı güven duyamazdı. Zira bir peygamberin, Allah adına tebliğde bulunurken kendisinin büyük günahlara düşmesi, hem vahyin güvenilirliğini zedeler hem de ümmetin ona olan sadakatini sarsardı.</p>

<p>Bu nedenle, <strong>bütün İslam âlimleri peygamberlerin büyük günahlardan masum olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.</strong></p>

<p><strong>Küçük Günahlar Konusunda Farklı Görüşler</strong></p>

<p>Peygamberlerin<strong> küçük günahlardan da tamamen masum olup olmadıkları</strong> konusunda alimler arasında ihtilaf vardır. Ekseri ulema, küçük günahların peygamberlerden sadır olabileceğini, ancak<strong> bu günahlarda ısrar etmeyeceklerini</strong> ve Allah’ın onları hemen düzelteceğini ifade etmişlerdir.</p>

<p>İbn Teymiyye bu konuda şöyle der:</p>

<p>“وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ قَدْ يَصْدُرُ مِنْهُمْ بَعْضُ الصَّغَائِرِ وَلَكِنْ لَا يُقِرُّونَ عَلَيْهَا”</p>

<p>“Sahih olan görüş şudur ki; peygamberlerden bazı küçük günahlar sadır olabilir, fakat Allah onları bu hatalarında bırakmaz.”</p>

<p>Bu noktada İmam Fahruddin er-Razi de şu açıklamayı yapmıştır:</p>

<p>“إنّ الأنبياء لا يقعون في الصغائر إلا سهواً أو تأويلاً، ولا يقرّون عليها أبداً”</p>

<p>“Peygamberler küçük günahları ancak sehven veya yanlış bir içtihat sonucu işlerler. Fakat Allah onları hemen ikaz eder ve düzelttirir.”</p>

<p><strong>Sonuç: Peygamberlerin Masumiyeti Üzerine Genel Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>• Bütün ümmetin ittifakıyla peygamberler büyük günahlardan masumdurlar.</strong></p>

<p><strong>• Ekseri ulema, küçük günahların peygamberlerden sadır olabileceğini, fakat Allah’ın onları hemen düzelttiğini söylemiştir.</strong></p>

<p><strong>• Peygamberler hata edebilir, fakat bu hatalarında kalmazlar.</strong></p>

<p><strong>• Vahyin rolü, peygamberleri sürekli en doğru yolda tutmaktır.</strong></p>

<p>Bu mesele, sadece teorik bir tartışma değildir.<strong> Günümüzde de peygamberlerin masumiyetine dair yanlış algılar oluşturularak, peygamberler hakkında şüphe uyandırılmaya çalışılmaktadır. Bunun arkasında, ümmetin vahdetini bozmaya yönelik büyük bir fitne vardır.</strong></p>

<p><strong>Bu Yazı Dizisinin Devamında…</strong></p>

<p>Bu yazı dizisi <strong>12 bölümden oluşmaktadır</strong> ve her bölümde farklı bir konu detaylı olarak ele alınacaktır.</p>

<p>Sonraki Bölüm: <strong>“İbn Teymiyye’nin Görüşleri ve Klasik Ulemanın Yaklaşımı”</strong></p>

<p>Bu bölümde, İbn Teymiyye’nin <strong>peygamberlerin masumiyeti </strong>konusunda yaptığı açıklamaları ve klasik ulemanın bu meseleye nasıl yaklaştığını detaylı bir şekilde ele alacağız.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyatime.com/public/images/detay/555(47).jpg" style="height:600px; width:800px" /></p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyatime.com/public/images/detay/66(24).jpg" style="height:800px; width:600px" /></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 23 Feb 2025 17:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2025/02/peygamberlerin-masumiyeti-ve-tarih-boyunca-ulemanin-yaklasimi-1-1740323406.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1545: Kıyamet Senaryoları ve Risale-i Nur Yorumları</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/1545-kiyamet-senaryolari-ve-risale-i-nur-yorumlari-98583</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/1545-kiyamet-senaryolari-ve-risale-i-nur-yorumlari-98583</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur’da geçen ve bazen yanlış yorumlanan ifadeler, 1545 yılında kıyametin kopacağı iddiasına yol açmıştır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinde yer alan bu tarihle ilgili yorumlar, çeşitli spekülasyonlara neden oluyor. Ancak, Üstad’ın yazılarındaki derin mufassal metinler ve onun İslami öğretileri üzerine kurulu analizleri, aslında çok daha geniş bir perspektifi işaret ediyor.</p>

<p>Üstad’ın eserleri, özellikle Kastamonu Lâhikası’ndaki belirsiz ifadeler, bazı okuyucular tarafından kıyametin kesin tarihini işaret ediyor gibi algılanmış olsa da, bu tür yorumlar eserin genel bağlamından izole edilmiş durumdadır. Risale-i Nur, kıyametin zamanını belirlemekten ziyade, insanları manevi dirilişe ve İslam’ın yüceliğine odaklanmaya teşvik eder.</p>

<p>Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın geleceği, İslam’ın dünya üzerinde hakim olacağı ve bu sürecin uzun bir dönemi kapsayacağı gibi konular, Üstad’ın eserlerinde mufassal bir şekilde ele alınmaktadır. Bu yüzden, okuyucuların eserleri sadece kıyamet senaryoları üzerinden değil, içerdiği derin manevi mesajlar ve yaşam rehberi olarak değerlendirmeleri önem taşır.</p>

<p>Gerçekten anlamak isteyenler için Üstad’ın eserleri, kıyametin ne zaman kopacağından çok, nasıl bir hayat sürmemiz gerektiği ve İslam’ın hayatımızdaki yeri hakkında değerli bilgiler sunar. Bu nedenle, Risale-i Nur’un gerçek mesajını kavramak ve hayatımıza tatbik etmek, olası bir kıyamet tarihi spekülasyonundan çok daha mühimdir.</p>

<p>Sonuç olarak, 1545 yılında kıyamet kopacak mı sorusundan ziyade, bizlerin Üstad’ın öğretilerinden nasıl bir yaşam dersi çıkarabileceğimizi düşünmek, daha yapıcı ve faydalı olacaktır. Risale-i Nur’la ilgili bu tür yanılgılara düşmeden, eserin ruhunu anlamaya ve hayatımıza uygulamaya odaklanmalıyız.</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 May 2024 13:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2024/05/1545-kiyamet-senaryolari-ve-risale-i-nur-yorumlari-1716460149.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İslam 1500 Sene Hükmedecek</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/islam-1500-sene-hukmedecek-98538</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/islam-1500-sene-hukmedecek-98538</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin derinliklerinden yankılanan bir ses var: İslam’ın zaferi. Bediüzzaman Said Nursi’nin tespitlerinde, hadis ve ayetlerle sabitlenmiş bir gelecek tahayyül ediyoruz. <strong>“Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa, Allah o günü uzatacak, Din-i İslam’ı bütün yeryüzüne hâkim kılacak.”</strong> Bu, Hz. İsa (as) ve beraberindeki halifenin vefatından sonra başlayacak olan 1500 yıllık İslami hâkimiyetin müjdesidir.</p>

<p>Ayetlerde geçen <strong>“Bir de senden acele azap istiyorlar. Hâlbuki Allah, asla va’dinden caymaz. Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir”</strong> ifadesiyle, bu bin yıllık sürecin, aslında bin beş yüz yıl süreceği anlamına gelir. Çünkü hadiste <strong>“Allah o günü uzatır”</strong> diyor. Üstad Bediüzzaman, Hz. Ali’nin (ra) vefatından sonra geçen süre kadar, Allah’tan <strong>“En az bin sene zafer”</strong> istemiştir. <strong>“Kırk sene ile razı değiliz, en ekall bin sene galebeyi isteriz.”</strong></p>

<p>Bu süreçte, Asya kıtasının önemli bir rol oynayacağına dair Üstad’ın kesin bir inancı vardır: “İstikbal semâvatı, zemin-i Asya / Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm’a.” Bu ilahi senaryo, İslam’ın yeryüzünde hükmedeceğini müjdeliyor.</p>

<p>Bu bilgiler, İslam’ın gelecekteki hâkimiyetinin sadece bir ümit değil, kesin bir inanç olduğunu gösteriyor. Üstad Bediüzzaman’ın işaret ettiği bu zafer, kıyametin kopacağı gün dahi olsa, Allah’ın İslam’ı zaferle taçlandıracağını garantiliyor. Müminler olarak, bu sürece sabırla ve kararlılıkla hazırlanmalı, dua ve ibadetlerimizi artırmalıyız. Yüce Allah’ın vaadi şüphesiz gerçekleşecektir ve bizler, bu ilahi sözün yeryüzünde tecelli ettiğine şahit olacak olan nesillerden olabiliriz.&nbsp;</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 May 2024 09:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2024/05/islam-1500-sene-hukmedecek-1716361290.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hazret-i İsa’nın Velayet Misyonu: Ahir Zamanın Sırlı Dönüşü</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hazret-i-isanin-velayet-misyonu-ahir-zamanin-sirli-donusu-98496</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hazret-i-isanin-velayet-misyonu-ahir-zamanin-sirli-donusu-98496</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur külliyatında işlenen pek çok mesele içerisinde, Hazret-i İsa’nın ahir zamanda nüzulü ve bu nüzulün hikmetleri zengin bir şekilde ele alınmaktadır. Bu bağlamda, Hz. İsa’nın yeryüzüne tekrar gelişi, sadece bir peygamberin dönüşü olarak değil, aynı zamanda bir veli olarak ümmeti Muhammed’in içinde yerini alması olarak vurgulanır. Burada asıl mesele, Hazret-i İsa’nın peygamberlikten ziyade velayet makamını tamamlayarak gelmesidir.</p>

<p><strong><span style="color:#2980b9">Velâyetin Tamamlanışı:</span></strong></p>

<p>Peygamber Efendimiz (sav) <strong>“Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir” </strong>buyurmuş ve böylece İsa (as)’ın gelecekteki misyonunu belirtmiştir. Her ne kadar İsa (as) daha önce peygamber olarak gelmiş olsa da, onun dönüşü, bu kez bir ümmet mensubu olarak ve bir veli sıfatıyla olacaktır. Bu durum, İsa (as)’ın ilk gelişinde tamamlanamayan bir velâyet devresinin son bulacağını işaret eder.</p>

<p><strong><span style="color:#2980b9">İslâmiyet ve İsevîlik’nin Buluşması:</span></strong></p>

<p>Risale-i Nur’da belirtildiği üzere, İsa (as)’ın manevi şahsiyetinden zuhur edecek hakiki İsevîlik dini, mevcut Hristiyanlık dininin hurafelerden ve tahrifatlardan arınarak İslamiyet ile bütünleşeceği bir dönemi müjdelemektedir. Bu, İslamiyet’in hakimiyetinin ve Kur’an’ın metbuiyetinin bir göstergesidir.</p>

<p><strong><span style="color:#2980b9">Hz. Mehdi ile Olan İlişkisi:</span></strong></p>

<p>İsa (as) ahir zamanda Hz. Mehdi’nin liderliğindeki bir cemaate katılacak ve ona namazda tabi olacaktır. Bu durum, İsa (as)’ın kendi peygamberlik misyonundan ziyade, ümmeti Muhammed’in bir ferdi olarak İslami liderliğe tabi olacağını gösterir. Hilafet ve liderlik, ümmet-i Muhammed’e verilmiş bir görevdir ve İsa (as) bu göreve icabet edecek, bu yapı içinde bir pozisyon alacaktır.</p>

<p><strong><span style="color:#2980b9">Sonuç:</span></strong></p>

<p>Hazret-i İsa’nın dönüşü, peygamberlikten öte bir velilik görevini yerine getirmek üzere tasarlanmıştır. O, ümmet-i Muhammed (asm) içerisinde bir veli olarak yer alacak ve İslami şeriat ile amel ederek, dinin büyük bir kuvvete ulaşmasına vesile olacaktır. Ahir zamanın bu büyük buluşması, semavi ve yerin birlikteliğinin, ahir zamanın sırlarını da çözüme kavuşturacak bir anahtar niteliğindedir.</p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 May 2024 13:41:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2024/05/hazret-i-isanin-velayet-misyonu-ahir-zamanin-sirli-donusu-1716201966.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakkı Aramak mı, Haklı Çıkmak mı?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hakki-aramak-mi-hakli-cikmak-mi-98477</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hakki-aramak-mi-hakli-cikmak-mi-98477</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman Said Nursi, adeta zamanımızın bir aynası gibi, bir uyarıda bulunuyor:<strong> "Münazaralarda haklı çıkmak mı önemli, yoksa hakkı bulmak mı?" </strong>O, <strong>"Fenn-i Âdâb ve İlm-i Münazara'da", </strong>yani tartışma sanatında, hakkın peşinde koşan bir insaf sahibinin portresini çizer.<strong> "Kendi sözünün haklı çıkmasına sevinen, hasmının yanlışta olduğuna memnun olan bir kişi insafsızdır"</strong> diyor. Dikkat edin, <strong>"haklı çıkmanın gururu"</strong>, bilgi öğrenme fırsatını nasıl da çalıyor!</p>

<p><strong>"Eğer rakip doğruyu söylüyorsa ve biz bu doğruyu kabul edersek ne kaybederiz? Gururumuz mu?" </strong>Evet, belki gururumuz incinir ama bilgi kazanırız, horozlanma sahamız daralır. İşte hakiki mümin bu durumda bile sevinir, çünkü <strong>"hak kendisine bir adım daha yaklaşmıştır".</strong></p>

<p><strong>"Ehli din, ehli hakikat, ehli tarikat, ehli ilim"...</strong> Hepimiz! Bu, sadece onların değil, bizlerin de rehberi olmalı.<strong> "İhlasla amel etmek, uhrevi vazifelerde muvaffakiyet, ve felaketler karşısında ilahi kurtuluş"..</strong>. Tüm bunlar için, Bediüzzaman'ın bu öğretisi bir meşale gibi önümüzü aydınlatmalı.</p>

<p>Unutmayın, "hakikat peşinde koşmak, hakkı bulmak, nefsimizin en derin kuyularında yankılanan bir ses olmalı." "Haklı çıkmak" ise, bu yolda sadece bir yanılsama, bir serap. Gerçek mücadele, <strong>"hakikatin peşinde, gururumuzu ayaklar altına alarak yürümekte."</strong></p>

<p><strong>Murat Çetin</strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 May 2024 09:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2024/05/hakki-aramak-mi-hakli-cikmak-mi-1716187227.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dersler ve Duygular: Malatya’da Bir Akşam</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/dersler-ve-duygular-malatyada-bir-aksam-97653</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/dersler-ve-duygular-malatyada-bir-aksam-97653</guid>
                <description><![CDATA[Malatya’da gerçekleşen Kur’an dersinde, ürküntü dolu anlar, Üstad Bediüzzaman’ın Hazreti Yunus’un kıssasını anlatmasıyla aydınlığa kavuşur. Katılımcılar, dua ve sabrın zorluklar karşısında nasıl bir rehber olabileceğini deneyimler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dün akşam Malatya’da Kur’an dersimizi gerçekleştirdik. Risale-i Nur külliyatından birinci lem’ayı okuduk. Teyzemin oğlu Fikret ağabey, ders sırasında bana oldukça sinirli göründüğümü, bu durumun onu korkuttuğunu söyledi. Annemle bu durumu paylaştığında ise, “Oğlum kendini kızdırma!” diye tembihledi. Ben ise kızdığımı hatırlamıyordum. Sabah namazının tespihatında aklıma geldi ve gerçeği fark ettim: Aslında kızgınlıkla değil, bir ürküntüyle ders okuyordum.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Üstad Bediüzzaman, dersimizde Hazreti Yunus’un denize atılmasını, büyük bir balık tarafından yutulmasını ve çevreleyen zifiri karanlığı anlatıyordu. “La İlahe İlla Ente Sübhaneke İnni Kuntu Minezzalimin” duasıyla, Yunus Aleyhisselam’ın karşılaştığı karanlık gecenin nasıl aydınlığa kavuştuğunu, denizin fırtınasının nasıl dindiğini ve balığın adeta bir denizaltı gemisine dönüştüğünü dile getiriyordu. Bu anlatım, her türlü zorluk ve karanlık anın üstesinden gelmenin yollarını öğrenmemiz için bir kapı aralıyordu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Üstad, bu kıssadan çıkarılacak derslerle, yaşamımızda karşılaşabileceğimiz zorluklar için bize bir perspektif sunuyordu. Özellikle, Yunus’un duasının sürekli tekrarlanması gerektiğini vurguluyordu. Çünkü bu dua, karşılaştığımız zorlukları aşmamızda bize rehberlik ediyor. “Gaflet nazarıyla senin istikbalin Yunus’un gecesinden daha karanlık,” diyordu Üstad. Yani, kabirde ve haşirde her birimizi bekleyen zorluklar, Hazreti Yunus’un deneyimlerinden daha büyük olabilir ve bu zorluklarla başa çıkmak için onun duasına ihtiyacımız var.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Bu derste, Üstad’ın sözlerini dinlerken, kendi iç dünyamda bir sükunet bulmaya çalıştım ve dersin sonunda, arkadaşlarıma ve kendime, Yunus’un duasının tesirini hatırlattım. Her birimizin hayatındaki ‘deniz’ ve ‘balık’ metaforlarıyla başa çıkabilmemiz için bu münacatın sürekli bir rehber olması gerektiğini anladım. Ve böylece, dersimiz, karanlık bir denizdeki fırtınaların ardından gelen sakin bir sabaha dönüştü.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Fiemanillah</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Apr 2024 05:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2024/04/dersler-ve-duygular-malatyada-bir-aksam-1713322408.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şükürsüzlük, bir inkâr ve tekziptir!</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/sukursuzluk-bir-inkar-ve-tekziptir-80704</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/sukursuzluk-bir-inkar-ve-tekziptir-80704</guid>
                <description><![CDATA[“Ey cin ve ins! Rabbinizin verdiği nimetlerden hangisini tekzib edersiniz?”[1]]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ<br />
<br />
<br />
Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, Rahman Suresi’nin başında Rahman ismini zikretti. Ardından ta’lim-i Kur’an, halk-ı insan, ta’lim-i nutk u beyan, Şems ve Kamer’in dakik bir hesabla cereyanı, o cereyan neticesinde vücuda gelen necm ve şecerin itaati, semanın yükseltilip mizanın vaz’ edilmesi, Arz’ın zihayatlar için müheyya edilmesi ve yeryüzünde zihayatın, bahusus insanın rızkının te’min edilmesi gibi maddi ve manevi nimetlerin Rahman isminin hazinesinden akıp geldiğini beyan etti. فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ayet-i kerimesiyle de cin ve insi bu nimetlere karşı şükre davet edip şükürsüzlüğü, bir inkar ve tekzib olarak gösteriyor. Böylece cin ve insi şiddetli ve dehşetli bir surette veciz bir ifadeyle irşad ve ikaz ediyor.<br />
<br />
İnkâr ve tekzib iki şekilde olur<br />
<br />
Biri: Esma ve sıfat-ı İlahiyeye delalet eden san’at’a bakıp Sani’i tanımamak.<br />
<br />
Diğeri: Nimeti görüp Mün’im’i bulmamaktır.<br />
<br />
Öyle ise insanın vazifesi, san’ata bakıp Sani’i bulmak ve O’nu iman ile tanımak, nimete bakıp Mün’im’i bulmak ve şükür ve ibadet ile O’nu sevmektir.<br />
<br />
Hem bu ayet-i kerime, şükürsüzlüğü, yani Mün’im-i Hakikiye iman etmemeyi, nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmemeyi, asar-ı san’at ve niam-ı İlahiyeyi esbab ve tabiata vermeyi,  en büyük nimet olan Kur’an’ın ahkamına tarafdar olmamayı, ilmi, ameli ve edebi sahalarda ahkam-ı İlahiyenin icra ve tatbikine sed çekmeyi bir tekzib ve inkar olarak göstermektedir.<br />
<br />
Bu ayet-i kerimenin, fa-i ta’kibiye ile başlaması, bu ayetin bundan evvel zikredilen bütün ayetlerin neticesi hükmünde olduğunu ifade ediyor. Kur’an-ı Hakim, bu ayetle bütün cin ve inse şöyle hitab ediyor:<br />
<br />
“Madem Rahman-ı Zülcemal, Kur’an’ı ta’lim etti, insanı halketti, ona nutk u beyanı ta’lim buyurdu, afâkî âlemde de Şems ve Kamer’i nizama tabi tutup otları ve ağaçları emrine musahhar etti. Hem göğü, yukarıda bırakarak adaleti vaz’ etti. Böylece bütün âlemi nizam ve intizama tabi tuttu. En nihayette yeri, zihayatların teayyüşü için müheyya edip rızıklarınızı icad etti ve sizin istifadenize sundu. Öyle ise ey cin ve ins! Rabbinizin sizi maddeten ve manen terbiye etmek ve kemale kavuşturmak maksadıyla size ihsan ve ikram buyurduğu bu maddi ve manevi nimetlerinden hangisini inkar ve tekzib edersiniz?<br />
<br />
Ta’lim-i Kur’an’ı mı?<br />
<br />
Halk-ı insanı mı?<br />
<br />
Ta’lim-i nutk u beyanı mı?<br />
<br />
Şems ve Kamerin muayyen bir hesab ile cereyanını mı?<br />
<br />
Nebatat ve eşcarın kemal-i itaatle evamir-i İlahiyeye inkiyadını mı?<br />
<br />
Semanın maddeten yükseltilip, manen de hüküm ve kaza mahalli olmasını mı?<br />
<br />
Kâinatta nizam ve mizanı te’min edecek tekvini kanunları mı?<br />
<br />
Nev-i beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim edecek teklifi kanunları mı?<br />
<br />
Bu teklifi kanunların menşei olan kitab, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahayı mı?<br />
<br />
İnsanlar arasında adaletin te’minine vasıta olan keyl, vezn, aded ve mesah denilen ölçü ve tartı aletlerini mi?<br />
<br />
Yerin mahlukat için, bahusus nev-i beşer için müheyya edilip istifadelerine sunulmasını mı?<br />
<br />
O yerden meyvelerin ve danelerin çıkarılıp zihayata rızık olarak takdim edilmesini mi?<br />
<br />
Vehakeza bunlar gibi maddi ve manevi hangi niam-ı İlahiyeyi inkara cür’et edersiniz? Bahusus O Rahman-ı Zülcemal, bütün bu nimetlerin fevkinde en büyük nimeti olarak size Kur’an’ı ta’lim etmiştir. Bu büyük nimetiyle de size hem kâinatın tılsımını fethetmiş, hem de o Rahman’a nasıl şükredeceğinizi ve ubudiyet yapacağınızı ta’lim buyurmuştur. O halde ey cin ve ins! O Rahman’ın bu tekvini ve teklifi nimetlerinden ve kanunlarından hangisini inkar ve tekzib edersiniz?”<br />
<br />
(Semendel Yayınlarından Rahman Suresi’nin Tefsiri adlı eserden alınmıştır.)<br />
<br />
 <br />
<br />
[1] Rahman, 55:13.<br />
 ]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Jan 2022 12:09:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2022/01/sukursuzluk-bir-inkar-ve-tekziptir-3826.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Risâle-i Nûr, her şeye kâfî midir?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/risale-i-nur-her-seye-kafi-midir-77986</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/risale-i-nur-her-seye-kafi-midir-77986</guid>
                <description><![CDATA[﻿O gizli komitenin, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin “Kastamonu Lâhika”sında geçen “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip, “Başka İslâmî eserlere, hattâ Kur’ân, Hadîs ve fıkha ihtiyâc yoktur” gibi bir ma‘nâ vermelerine cevâb mâhiyyetinde mezkûr mektûbun şerh ve îzáhıdır.
]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
Önce mektûbun aslını okuyalım:<br />
<br />
“Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime bugünlerde vukú‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki; Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Kat‘í ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkıyye îsâl eder.<br />
<br />
“Bu fakír kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.<br />
<br />
“Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamânda elzemdir.<br />
<br />
“Hem şimdilik ba‘zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlara müsâid gittiği için, Risâletü’n-Nûr zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazífesi iken, hás talebelerden birisi bi’l-fiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir súrette darbe vuran ba‘zı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hás talebelere karşı bir gerginlik hissettim; sonra îkáz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşâelláh tamâmen kurtuldular.<br />
<br />
“Ey kardeşlerim!<br />
<br />
“Mesleğimiz, tecâvüz değil, tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús bir kısım esâslar ve álî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.<br />
<br />
“Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ıne zemîn ihzâr etmek tarzında, ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış. Risâletü’n-Nûr, gerçi umûma teşmîl súretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazífe-i asliyyesidir. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.”[1]<br />
<br />
Bu mektûbun şerh ve îzáhına geçmeden önce bir mukaddime zikredilecektir.<br />
<br />
MUKADDİME<br />
<br />
On yedi mes’eledir.<br />
<br />
Birinci Mes’ele: O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin bu mektûbda geçen, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini ele alıp, bu cümlede geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydını zikretmeyerek ve bu mektûbu bir bütün olarak nazara almayarak; kayıtsız ve şartsız “Risâle-i Nûr kâfîdir; başka eserleri okumaya ihtiyâc yoktur” şeklinde tahrîf etmek súretiyle “Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeye ihtiyâc yoktur” gibi bâtıl bir düşünceyi Müslümânlar arasına atmıştır. Tâ ki, Müslümânları Kur’ân, Hadîs, Kelâm, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeden uzaklaştırsın.<br />
<br />
Evet, yaklaşık 250 seneden beri o gizli zındıka komitesi, bir kısım tarîkatçılara, bir kısım medrese ehline ve yaklaşık 40-50 seneden beri bir kısım Risâle-i Nûr okuyucularına yanaşıp onları elde ederek istikámetli mecrâdan çevirmişlerdir. Şöyle ki:<br />
<br />
O gizli ecnebî komite, ba‘zı tarîkatçılara, “Sizler ehl-i kalb ve ehl-i keşifsiniz; ledünnî ilim erbâbısınız. Şerîat, avâmın yoludur; tarîkat, onun özüdür. Zikir size kâfîdir. Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeyi okumanıza gerek yoktur. Záhirî ilimleri tahsíl etmekten ziyâde keşif ve velâyet lâzımdır” gibi sözlerle onları aldatmak súretiyle câhil bıraktılar. Böylece tekyeleri Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve sâir ulûm-i dîniyyeden tecerrüd ettirdiler. Hem bu husústa ba‘zı muhakkık ehl-i velâyetin sözlerini de te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edip o fâsid te’vîlleri da‘vâlarına delîl yaptılar.<br />
<br />
Yine o gizli komite, ba‘zı medrese ehline, yalnızca Arab dilinin meziyyetlerini gösterip, bir nev‘í lâfızperestlik hastalığına sürükleyerek; Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını öğrenmeye ve ulûm-i áliyyeyi tahsíl etmeye bedel, himmetlerini ibâre çözmeye ve ulemânın şerh ve îzáhları üzerinde münâkaşaya hasrettirdiler. “Ulûm-i Arabiyye size kâfîdir. Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını daha sonra kendi kendinize öğrenirsiniz” diyerek onları aldattılar. Bu sebeble bir çok medresede yalnızca ulûm-i Arabiyye, ya‘nî âlet ilimleri okutulmakta, Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâları ders verilmemektedir. Böylece o gizli komite, medreseleri de ulûm-i áliyye olan Kur’ân, Hadîs, Akáid ve Fıkıh’dan tecerrüd ettirdiler.<br />
<br />
Hem yine o gizli komite, yaklaşık 40-50 seneden berî ba‘zı Risâle-i Nûr okuyucularına yanaşarak, “Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka kitâb okumanıza ihtiyâc yoktur. Fıkıh, zâten teferruát mes’elelerinden bahseder. Mühim olan fıkh-ı ekber tesmiye edilen îmân hakíkatleridir. Kur’ân ise yüzünden okuyacağınız mübârek bir kitâbdır. Kur’ân’ın ma‘nâsını Risâle-i Nûr beyân etmiştir. Hadîs ise Risâle-i Nûr’da ihtiyâc kadar mevcûddur. Hem Kur’ân ve Hadîsi okusanız da anlamazsınız. Belki kafanız karışır. Onun için siz, sâdece Risâle-i Nûr’u okuyun!” deyip, bu fikri Risâle-i Nûr okuyucuları arasında yerleştirdiler. Hem bu ma‘nâda Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın ba‘zı mücmel cümlelerini alıp, onları mevzú‘ ve makámından kaydırarak, başka yerlerdeki mufassal ifâdelerine bakmadan ve edille-i şer‘ıyyeyi de mihenk yapmadan te’vîlât-ı fâside ile ma‘nâ ederek da‘vâlarına delîl yaptılar. Maalesef pek çok kimseleri de bu desîseleriyle aldattılar. Böylece Risâle-i Nûr dershánelerini de Kur’ân, Hadîs, Fıkıh ve diğer ulûm-i dîniyyeden tecerrüd ettirdiler.<br />
<br />
O gizli ecnebî komite, bu mezkûr üç táife gibi bir kısım ilâhiyâtçıları da aldatarak, “Eski ulemâ, Kur’ân’ı ve Hadîs’i anlamamışlar, sizler ise araştırma ehlisiniz ve ünvân sáhibisiniz. Kur’ân ve Ehâdis-i Nebeviyyeyi asra göre yeniden yorumlamalısınız ve bu sizin vazífenizdir” diyerek onların ilmî enâniyyetlerini okşadılar ve onları cumhûr-i ulemâ ve müfessirîn-i izámın îzáhlarına muhálif fâsid te’vîllerle Kur’ân âyetlerini ve Hadîs-i şerîfleri te’vîl etmeye sevk ettiler. Böylece “dînde reform” adı altında Kur’ân ve Hadîs’i maksúd ma‘nâlarından saptırmak súretiyle Álem-i İslâm içinde pek çok resmî kuruluş ve tedrîsât mahallerinde bu sinsi plânı yerleştirdiler ve dîne muhálif bir çığır açtılar.<br />
<br />
Hâlbuki, en ámî bir mü’mine bile “Dîn nedir?” diye sorulsa, “Kur’ân ve Hadîsdir” diyecektir. Fakat, insân, başkasının te’sîri altında kaldığı ve mes’eleye bir tek zâviyeden baktığı zamân en záhir olan bir hakíkati bile görmesi müşkilleşmekte ve bizi böyle bedîhî mes’eleleri îzáh etmeye mecbûr etmektedir.<br />
<br />
İHTÁR: O gizli zındıka komitesi, tekyelerden, medreselerden, Risâle-i Nûr dershánelerinden ve ilâhiyâtlardan Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını ders verecek bir tedrîsât usûlünü ortadan kaldırmak plânını, devletin ba‘zı resmî erkânını elde etmek súretiyle gerçekleştirdiler.<br />
<br />
İkinci Mes’ele: Ma‘lûm olduğu üzere; şu dîn-i mübîn-i İslâmın temeli ve menbaı Kur’ân-ı Azímü’ş-şân ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın hadîs-i şerîfleridir. Bütün İslâmî kitâblar ise, Kur’ân ve Hadîs’in âyine ve dellâllarıdır; vekîl ve gölgeleri değildir. Bu sebeble, İslâmî kitâblara ma‘nâ-yı ismiyle, ya‘nî müstakil birer eser nazarıyla bakmak hatádır. Belki o kitâblara ma‘nâ-yı harfîyle, ya‘nî Kur’ân ve Hadîs’in ma‘nâsını beyân eden birer âyine ve dellâl nazarıyla bakmalı ve o kitâbların müelliflerinin, o ma‘nâları hangi âyet ve hadîslerden çıkardıklarına nazar etmeli; böylece me’hazdeki kudsiyyeti anlamalıdır.<br />
<br />
Risâle-i Nûr eserleri de bu káidenin dışında kalamaz. Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyye cihetinde Kur’ân ve Hadîs’in âyinesi ve dellâlıdır. Ona müstakil bir eser nazarıyla bakmak hatádır.<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri “Sünûhât” isimli eserinde, “Kur’ân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası” başlığı altında bu husústa şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ümmet-i İslâmiyyenin ahkâm-ı dîniyyede gösterdiği teseyyüp ve ihmâlin bence en mühim sebebi şudur: Erkân ve ahkâm-ı zarûriye -ki yüzde doksandır- bi’z-zât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyyetinde olan Sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hılâfiyye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesâil-i hılâfiyye ile erkân ve ahkâm-ı zarûriyye arasında azím tefâvüt vardır. Mes’ele-i ictihâdiyye altın ise, öteki birer elmas sütûndur. Acabâ doksan elmas sütûnu on altının himâyesine vermek, mezc edip tâbi‘ kılmak câiz midir?<br />
<br />
“Cumhûru, bürhândan ziyâde, me’hazdeki kudsiyyet imtisâle sevk eder. Müctehidînin kitâbları vesîle gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa vekîl, gölge olmamalı.<br />
<br />
“Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzûmdan tebeí olarak lâzıma intikál eder ve lâzımın lâzımına tabií olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasdla eder. Bu ise gayr-ı tabiídir.<br />
<br />
“Meselâ, hükmün me’hazı olan şerîat kitâbları melzûm gibidir. Delîli olan Kur’ân ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdân olan kudsiyyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhûrun nazarı kitâblara temerküz ettiğinden, yalnız hayâl meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdân lâ-kaydlığa alışır, cümûdet peydâ eder.<br />
<br />
“Eğer zarûriyyât-ı dîniyyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi, zihin tabií olarak müşevvik-ı imtisâl ve mûkız-ı vicdân ve lâzım-ı zâtî olan kudsiyyete intikál ederdi. Ve bu súretle kalbe meleke-i hassâsiyyet gelerek, îmânın ihtárâtına karşı asamm kalmazdı.<br />
<br />
“Demek, şerîat kitâbları, birer şeffâf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamânla, mukallidlerin hatásı yüzünden paslanıp hicâb olmuşlardır. Evet, bu kitâblar, Kur’ân’a tefsîr olmak lâzımken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.<br />
<br />
“Hâcât-ı dîniyyede cumhûrun enzárını doğrudan doğruya, câzibe-i i‘câz ile revnakdâr ve kudsiyyetle hâledâr ve dâimâ îmân vâsıtasıyla vicdânı ihtizâza getiren hıtáb-ı Ezelînin timsâli bulunan Kur’ân’a çevirmek üç tarîkledir:<br />
<br />
“1. Ya müellifînin bi-hakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyyeti tenkídle kırıp o hicâbı izâle etmektir. Bu ise tehlikedir, insáfsızlıktır, zulümdür.<br />
<br />
“2. Yâhúd, tedrîcî bir terbiye-i mahsúsayla kütüb-i şerîatı şeffâf birer tefsîr súretine çevirip, içinde Kur’ân’ı göstermektir: Selef-i müctehidînin kitâbları gibi, ‘Muvattá’, Fıkh-ı Ekber’ gibi. Meselâ, bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamâna muhtâcdır.<br />
<br />
“3. Yâhúd cumhûrun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicâbın fevkıne çıkararak, üstünde Kur’ân’ı gösterip, Kur’ân’ın hális malını yalnız ondan istemek ve bi’l-vâsıta olan ahkâmı vâsıtadan aramaktır. Bir álim-i şerîatın va’zına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin va’zındaki olan halâvet ve câzibiyyet bu sırdan neş’et eder.<br />
<br />
“Umûr-i mukarreredendir ki, efkâr-ı ámmenin bir şeye verdiği mükâfât, gösterdiği rağbet ve teveccüh, ekserîyâ o şeyin kemâline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyâc nisbetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyâde ücret alması bunu te’yîd eder.<br />
<br />
“Eğer cemâat-i İslâmiyyenin hâcât-ı zarûriyye-i dîniyyesi bi’z-zât Kur’ân’a müteveccih olsaydı; o Kitâb-ı Mübîn, milyonlarca kitâblara taksîm olunan rağbetten daha şedîd bir rağbete, ihtiyâc netîcesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu súretle nüfûs üzerinde bütün ma‘nâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübârek derecesinde kalmazdı.”[2]<br />
<br />
 Mâdem Üstâd Bedüzzamân Hazretleri bu noktada bu kadar tahşîdât yapmıştır; o hâlde onun eserlerine de hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi beyân etme noktasında Kur’ân ve Hadîs’in tefsîri niyyetiyle bakılmalıdır, müstakil bir eser nazarıyla bakılmamalıdır. Hem “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en büyük bir hüccet-i îmâniyye” olarak kabûl edilmeli; Kur’ân ve Hadîs’in yerine vaz‘ edilmemelidir!!!<br />
<br />
Üçüncü Mes’ele: “Biz Kur’ân ve Hadîs’i anlamadığımız için Kur’ân ve Hadîs’i okumuyoruz. Risâle-i Nûr bize kâfîdir” demek çok büyük bir hatádır. Çünkü, ulemâ-i İslâm, “Kur’ân’ın ma‘nâsı anlaşılmaz” diye bir söz sarf etmenin çok tehlikeli olduğunu beyân etmiş, hattâ ba‘zı ulemâ bunu elfâz-ı küfriyyeden saymışlardır. Çünkü, bu söz,<br />
<br />
وَهذَا لِسَانٌ عَرَبِىٌّ مُبينٌ  “Bu Kur’ân, ma‘nâsı gáyet açık Arabça bir lisândır”[3] gibi pek çok sarâhat-i Kur’âniyyeye ve Kur’ân’ın en büyük bir i‘câzı olan belâğat ve fesâhatine muháliftir. Fahr-i Râzî tefsîrinde ve Bedîuzzamân (ra) da bir çok eserinde husúsan “Yirmi Beşinci Söz”de Kur’ân’ın beşerin bütün tabakátına hıtáb ettiğini, hattâ en bedevî bir adamın, İbn-i Sînâ zekâsındaki bir álimle berâber Kur’ân’dan aynı dersi aldığını ve istifâde ettiğini isbât etmişlerdir. Bu eserlere mürâcaât edilsin.<br />
<br />
Evet, insân, câhil olarak dünyâya gelir. Sonra ilim vâsıtasıyla tekemmül eder. İlmin başı ve esâsı ise ma‘rifetulláh ve muhabbetulláhdır. Bu ise îmân ve ubûdiyyetle elde edilir. Îmân ve ubûdiyyeti bize ders veren asıl kaynak ise Kur’ân ve Hadîs’dir. Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için de ba‘zı ilimleri öğrenmek ve bu konuda gayret sarf etmek lâzımdır. Dünyevî bir menfaat için günde elli tâne ecnebî kelimeyi öğrenen ve bir malı daha ucuza almak için elli yere soran bir insânın, saádet-i dâreynin anahtarı olan Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için ne kadar çalışması lâzım geldiği kıyâs edilsin.<br />
<br />
Kur’ân ve Hadîs, dünyâda en rahat anlaşılan bir kitâb olmakla berâber, esrârı da bitmez ve tükenmez. Hazret-i Peygamber (asm) dışında Kur’ân’ın künh-i esrârının tamâmına kimse vâkıf olamaz. Peygamber (asm)’dan sonra ise; bir şahıs tek başına Kur’ân’ın ma‘nâsını tamâmıyla anlayamaz. Asr-ı saádetten tâ kıyâmete kadar bütün ulemâ-i ümmet birleşse, ancak Kur’ân’ın künh-i esrârını tamâmen anlayabilir. Çünkü, Kur’ân, her asrın maddî ve ma‘nevî ihtiyâclarına cevâb veren bir Kitâb-ı Mukaddestir. Ulemâ-i İslâm ise, Kur’ân’ın kendi asırlarına bakan vücûhunu menbaından alıp o asrın anlayışına göre ders vermişlerdir.<br />
<br />
Dördüncü Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın “Muhâkemât” ve “İşârâtü’l-İ‘câz” adlı eserlerinde îzáh ettiği üzere; Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’daki müşkilât, lâfzın muğlâk olmasından değil; belki ma‘nânın dakík ve derin olmasından kaynaklanmaktadır. Belâğat-ı Kur’âniyye ise, lâfzın altında gizli olan o dakík ve derin ma‘nâları mümkün olan en kolay ve anlaşılır súrette beyân eden bir anahtar mesâbesindedir. İlm-i belâğatı bilmeyen, o derin ma‘nâları anlayamaz.<br />
<br />
Hem Kur’ân’ın ictihâd ve dirâyet isteyen müteşâbihât kısımları yüzde ondur. Yüzde doksan ise muhkemâttır ve ma‘nâsı gáyet açıktır. Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın dediği gibi, elmas sütûn hükmünde olan doksan muhkemât-ı Kur’âniyye, altın hükmünde olan on müteşâbihâtâ tâbi‘ edilmez. Yüzde doksan muhkemâtı doğrudan doğruya Kur’ân ve Hadîs’ten, yüzde on müteşâbihât ve müşkilât kısmı ise ulemânın ictihâdı vâsıtasıyla alınmalıdır. Fakat, o ictihâdâta dahi, “O álim ne diyor” diye değil; belki o ictihâdâtın hangi âyet ve hadîsten nasıl istinbât edildiğine bakılmalıdır.<br />
<br />
Beşinci Mes’ele: Bir Müslümâna dînin zarûriyyât kısmını edâ etmek farz olduğu gibi; o zarûriyyât-ı dîniyyeyi hakkıyla yerine getirmek için lüzûmlu bilgileri öğrenmek de farzdır. O zarûriyyât, hangi mes’ele ile alâkalı ise, o mes’eleyle ilgili kaynaktan öğrenilmelidir. Meselâ; fıkhî mesâil fıkıhtan, i‘tikádî mesâil akáid kitâblarından öğrenilmelidir. Meselâ; kendisine namâz farz olan bir kişiye, namâzı sahîh olacak kadar gerekli mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî cebhesini îzáh eden fıkıh kitâblarından öğrenmesi ve namâzı sahîh olacak kadar Kur’ân’dan ezber yapması farzdır. Hem meselâ; alışveriş yapan bir kimsenin, Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî cebhesini îzáh eden fıkıh kitâblarından o husúsa temâs eden mes’eleleri öğrenmesi farzdır. Mehmed Feyzi Efendi’nin dediği gibi: “Farzdan evvel farz, ilimdir. Farz içinde farz, ihlâstır.”<br />
<br />
Bir kimsenin cem‘ıyyetle alâkalı olan bir mes’eleyi Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Ya‘nî, gerektiğinde ümmete o ilmi ulaştırabilecek kadar kişinin o mes’eleleri Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi ümmete farz-ı kifâyedir. Bu sebeble, bir nûr talebesine her mü’min gibi kendisine lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyeye áid mesâili, Kur’ân ve Hadîs’in fıkhî veyâ i‘tikádî cebhesini beyân eden fıkıh ve akáid kitâblarından öğrenmesi farz-ı ayn olduğu gibi; cem’iyyete lâzım olan bir mes’eleyi Kur’ân ve Hadîs’ten öğrenmesi ise farz-ı kifâyedir. Çünkü, Risâle-i Nûr talebeleri, irşâd ve teblîğ vazífesiyle mükelleftirler. Cemâatin başında bulunan ve ümmeti irşâd eden eşhásın ise, Kur’ân ve Hadîs’ten farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olan kısımlarını, -velev mücmelen de olsa- bilmesi farzdır. Tâ ki, ümmeti istikámet dâiresinde irşâd edebilsinler.<br />
<br />
Hem adem-i kabûl başkadır, kabûl-i adem başkadır. Biri lâ-kaydlık, diğeri reddir. Buna binâen, bir kimsenin Kur’ân ve Hadîs’ten farz-ı ayn olan kısmını -inanmak şartıyla- ihmâlkârlık edip okumaması günâhtır, bid‘at değildir. Farz-ı kifâye olan kısmını ise, başkaları okuyorlar diye okumaması da mes’ûliyyeti mûcib değildir. Fakat, Kur’ân ve Hadîs okumamayı bir meslek, bir hizmet tarzı olarak kabûl etmek ve bunu dîn nâmına müdâfaa etmek ve böyle yanlış bir cadde açmak, kabûl-i adem olduğundan, bid‘attır. Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, Sünnet-i Seniyyenin merâtibini anlatırken bu mes’eleyi şöyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Farz ve vâcib kısmında ittibâa mecbûriyyet var; terkinde azâb ve ıkáb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir. Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i îmân mükelleftir; fakat terkinde azâb ve ıkáb yoktur. Fiilinde ve ittibâında azím sevâblar var. Ve tağyîr ve tebdîli bid‘a ve dalâlettir ve büyük hatádır.”[4]<br />
<br />
Altıncı Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinde geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta‘bîrinden murâd: altı erkân-ı îmâniyye ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsası olan esâs-ı ubûdiyyettir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr,<br />
<br />
a) Altı erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât etmek,<br />
<br />
b) Beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, hikmet, esrâr ve ehemmiyyetini beyân etmek noktasında kâfîdir.<br />
<br />
Hulâsa: Altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husúsunda Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor, demektir.<br />
<br />
Yedinci Mes’ele: Müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor”cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Ya‘nî, “Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husúsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir” demektir. Yoksa, Müellif (ra)’ın bu cümlesi, “Başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere sâir İslâmî kitâbları okumaya ihtiyâc yoktur” ma‘nâsında değildir. Ancak Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde Kelâm ve Tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husúsunda kelâm ilminin serd ettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serd eder. Tasavvuftaki İmkân Álemi’nin keşfinden sonra Vücûb Álemi’ni keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Álem-i İmkân’la Álem-i Vücûbu berâber ders verir. Ya‘nî, her bir eserde bütün âsârı, her bir fiilde bütün ef‘áli, her bir isimde bütün esmâyı gösterir. Böylece, tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyyâtı, Risâle-i Nûr ilk derste verir ve akıl ile kalbi birleştirir. “Âyetü’l-Kübrâ” risâlesi bunun delîlidir. Bu husústa Müellif (ra) şöyle buyurmaktadır: <br />
<br />
“Álemde her bir şey, bütün eşyâyı kendi Hálık’ına verir. Ve dünyâda her bir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinâtta her bir fiil-i îcâdî, bütün ef‘ál-i îcâdiyyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbât eder. Ve mevcûdâta tecellî eden her bir isim, bütün esmâyı kendi müsemmâsının isimleri ve ünvânları olduğuna işâret eder. Demek, her bir şey, doğrudan doğruya bir bürhân-ı vahdâniyyettir ve ma‘rifet-i İlâhiyyenin bir penceresidir. <br />
<br />
“Evet, her bir eser, husúsan zî-hayât olsa, kâinâtın küçük bir misâl-i musaggarıdır ve álemin bir çekirdeğidir ve küre-i Arz’ın bir meyvesidir. Öyle ise; o misâl-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi îcâd eden, herhâlde bütün kâinâtı îcâd eden yine O’dur. Çünkü, meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olamaz. Öyle ise, her bir eser, bütün âsârı müessirine verdiği gibi; her bir fiil dahi bütün ef‘áli, fâiline isnâd eder. Çünkü, görüyoruz ki, her bir fiil-i îcâdî, ekser mevcûdâtı ihâta edecek derecede geniş ve zerreden şümûsa kadar uzun birer kánûn-i Hallâkıyyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i îcâdî sáhibi kim ise, o mevcûdâtı ihâta eden ve zerreden şümûsa kadar uzanan kánûn-i küllî ile bağlanan bütün ef‘álin fâili olmak gerektir. Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı îcâd eden ve Arz’ı ihyâ eden zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcûdâtı tahrîk edip, tâ Şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü, kánûn bir silsiledir, ef‘ál onun ile bağlıdır. <br />
<br />
“Demek, nasıl her bir eser, bütün âsârı müessirine verir ve her bir fiil-i îcâdî, bütün ef‘áli fâiline mâl eder. Aynen öyle de: Kâinâttaki tecellî eden her bir isim, bütün isimleri kendi müsemmâsına isnâd eder ve onun ünvânları olduğunu isbât eder. Çünkü, kâinâtta tecellî eden isimler, devâir-i mütedâhıle gibi ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi biribiri içine giriyor, biribirine yardım ediyor, biribirinin eserini tekmîl ediyor, tezyîn ediyor. Meselâ: Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayât verdiği dakíkada Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zî-hayâtın yuvası olan cesedini hikmetle tanzím ediyor. Aynı hâlde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor; yuvasını tezyîn eder. Aynı ânda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzâr eder. Aynı zamânda Rezzâk ismi tecellîsi görünüyor; o zî-hayâtın bekásına lâzım maddî ve ma‘nevî rızkını ummadığı tarzda veriyor. Ve hâkezâ... <br />
<br />
“Demek, Muhyî kimin ismi ise, kâinâtta nûrlu ve muhît olan Hakîm ismi de O’nundur ve bütün mahlûkátı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de O’nundur ve bütün zî-hayâtları keremiyle iáşe eden Rezzâk ismi dahi O’nun ismidir, ünvânıdır. Ve hâkezâ... <br />
<br />
“Demek, her bir isim, her bir fiil, her bir eser öyle bir bürhân-ı vahdâniyyettir ki; kâinâtın sahîfelerinde ve asırların satırlarında yazılan ve mevcûdât denilen bütün kelimâtı, kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-i vahdâniyyet, birer hátem-i ehâdiyyettir.”[5]<br />
<br />
Daha evvel de îzáh ettiğimiz üzere. Kur’ân ve Hadîs, maksúd-i bi’z-zât olan ilimlerdir. Risâle-i Nûr’u ve sâir İslâmî eserleri, Kur’ân ve Hadîs’i anlamak için okumak lâzımdır. <br />
<br />
Fıkha gelince; Üstâd (ra) Hazretleri, yazmış olduğu “27. Söz İctihâd Risâlesi” adlı eserinde fıkhî mesâili, ulemânın fıkıh kitâblarına havâle etmiş; o noktada ictihâd yapmamış ve kendisinin “Şâfiıyyü’l-mezheb” olduğunu ifâde etmişlerdir. <br />
<br />
Biz, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin hakáik-ı îmâniyyede olduğu gibi; fıkhî mesâilde de müctehidîn-i izám kadar bir re’y sáhibi olduğunu kabûl etmekle berâber; o zât-ı muhteremin fıkhî mesáile karışmadığını; belki vazífesinin îmânî mes’eleleri beyân ve tafsíl olduğunu bi’z-zât o zâtın kendi ifâdelerinden anlıyoruz. Bu konuda Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin pek çok ifâdeleri bulunmakla berâber bir kaçını nümûne olarak naklediyoruz: <br />
<br />
“Çok emârelerle anlamışız ki: Bu ulûm-i îmâniyyedeki fetvâ vazífesiyle tavzîf edilmişiz.”[6]<br />
<br />
“Haddim ve hakkım değil ki ehl-i ictihâdın vazífesine karışayım.”[7]<br />
<br />
 “Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım.”[8] <br />
<br />
“Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak hîç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücûmunda ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesîledir. Öyle de, şu münkerât zamânında ve ádât-ı ecânibin istîlâsı ânında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla, kasr-ı İslâmiyyetten yeni kapılar açıp duvarlarından muharriblerin girmesine vesîle olacak delikler açmak, İslâmiyyete cinâyettir. <br />
<br />
“Dinin zarûriyyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü, kat‘í ve muayyendirler. Hem o zarûriyyât, kút ve gıdâ hükmündedirler. Şu zamânda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler ve bütün himmet ve gayreti onların ikámesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyyetin nazariyyât kısmında ve selefin ictihâdât-ı sáfiyâne ve hálisânesiyle, bütün zamânların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak, bid‘akârâne bir hıyânettir.”[9]<br />
<br />
Sekizinci Mes’ele: Risâle-i Nûr, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel, kâfîdir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, tasavvuf ve kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzáh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır. Ya‘nî, tasavvuf ve kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka bir şekle dönüştüğünden, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması hasebiyle tasavvuf ve kelâmda tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır. Mektûbun şerh ve îzáhında geçen kelâm ve tasavvufla alâkalı ifâdeler, bu káideye göre mütálea edilmeli; hâşâ kelâm ve tasavvufun tenkíd edildiği gibi bir ma‘nâ anlaşılmamalıdır.<br />
<br />
Dokuzuncu Mes’ele: Evet, Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir. Fakat, Risâle-i Nûr’un hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî olması, başka bir kitâbın okunmaması ma‘nâsına gelmez. Belki, talebenin Risâle-i Nûr’u hakkıyla ve murâd-ı Üstâdâneye muvâfık anlaması için ba‘zı ilimleri bilmesi lâzımdır. Meselâ, Risâle-i Nûr’da tasavvuf, kelâm, tefsîr veyâ hadîs gibi ilimlere áid ba‘zı ilmî ıstılâhlar vardır ki, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bu ilmî ıstılâhları zikretmiş; fakat ta‘rîf etmemiş ve tafsílâtlı bilgi vermemiştir. O ilmî ıstılâhları anlamak için ilgili kitâblara mürâcaât edilmesi lâzımdır ve bu ihtiyâctan dolayı Üstâd Hazretleri ba‘zı eserlere mürâcaât edilmesini kitâblarında tavsiye etmiştir. Meselâ: <br />
<br />
“Eğer bir şübhen varsa, ‘Makásıd’ ve’Mevâkıf’a git! ... <br />
<br />
“Eğer o kapı sana açılamadı; ‘Mefâtihü’l-Gayb’ olan İmâm-ı Râzî’nin geniş olan tefsîrine gir ve serîr-i tedrîste o dâhî imâmın halka-i dersinde otur, dersini dînle. <br />
<br />
“Eğer onun ile mutmain olamadın; İbrâhîm Hakkı’nın arkasına düş, Hüccetü’l- İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’nin yanına git, fetvâ iste... <br />
<br />
“Eğer ümmîsin, fetvâyı okuyamıyorsun, bizim hem-asrımız ve fikren birâderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle!.. <br />
<br />
“Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakíkatın uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn-i Hümâm ve Fahrü’l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmâm-ı Şâfií’ye git, istiftâ et! ...”[10]<br />
<br />
<br />
“Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umûm mütekellimînin penceresidir. Ve isbât-ı Vâcibü’l-Vücûda karşı caddeleridir. Bunun tafsílâtını, ‘Şerhü’l-Mevâkıf’ ve ‘Şerhü’l-Makásıd’ gibi muhakkıklerin büyük kitâblarına havâle ederek, yalnız Kur’ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir iki şuáı göstereceğiz.”[11]                  <br />
<br />
 “Mîzân-ı Şârânî mîzânıyla, Şerîat mîzânlarını bu súretle müvâzene edebilirsen et.”[12]<br />
<br />
Hem Risâle-i Nûr’un ba‘zı eserleri, ihtivâ ettiği konuyla alâkalı ilmin bilinmesini iktizá eder.<br />
<br />
 Meselâ, “On Birinci Lem‘a” da sünnet-i seniyyenin ehemmiyyeti ve sünnete ittibâ‘ etmenin lüzûmu ders verilmiş; ancak sünnet-i seniyyeninin neler olduğu ve bu sünnetlerin hayâta nasıl geçirileceği zikredilmemiştir. Bu husús ise; ancak hadîs ve fıkıh kitâblarından öğrenilebilir.<br />
<br />
Hem “Yirmi Dördüncü Söz”de hadîslerin doğru anlaşılması “on iki asıl” ile îzáh edilmiştir. Elbette bu ders, ulûm-i hadîs ile alâkalı bir derstir. Bu ilmi bilmeyen, bu dersi tam anlayamaz. Dolayısıyla bu eser hem hadîs okumayı, hem de okunan hadîsleri doğru anlamak ve o hadîslere i‘tirâz etmemek için ulûm-i hadîsi öğrenmeyi zımnen iktizá eder.<br />
<br />
Hem Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, “Arabî İşârâtü’l-İ‘câz” tefsîrini belâğat kánûnlarına ve ulûm-i Arabiyyenin düstûrlarına göre yazmıştır. Bu eserin anlaşılması ise, ulûm-i Arabiyye ve ilm-i belâğatı bilmeye ve tefsîr kitâblarını okumaya bağlıdır. Hattâ, müellif (ra) bu mezkûr tefsîrin başında, “Cenâb-ı Hak, bu tefsîri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâelláh”demektedir.<br />
<br />
Hem “İctihâd Risâlesi”ni yazmış. Bu ise, “Müctehid ulemânın fıkıh kitâblarını okuyun ve dört mezheb imâmlarının ictihâdlarından ayrılmayın” diye ma‘nevî bir emirdir.<br />
<br />
Hem meselâ Re’fet Bey, “Arz, öküz ile balık üzerindedir” gibi en müşkil hadîsleri sormuş. Hulûsí Bey, ba‘zı âyet ve hadîslerin esrârından ve Sa‘d-ı Teftâzânî, Muhyiddîn-i Arabî gibi ba‘zı ulemânın kitâblarından suâl etmiş. Üstâd Hazretleri de onlara “Risâle-i Nûr kâfîdir. Niye hadîs kitâblarını ve başka ulemânın eserlerini okuyorsunuz?” diye mukábelede bulunmamış; aksine gerekli îzáhatı vermiş ve bir çok yerde “Kádı Iyaz”, “İmâm Şa‘rânî”, “Sa‘d-ı Teftâzânî”, “Seyyid Şerîf Cürcânî”, “Fahreddîn-i Râzî”, “İmâm Rabbânî”, “Hüccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî” gibi pek çok muhakkık ulemânın kitâblarına havâle etmiştir. Ba‘zan da bu kitâblardan nakiller yapmıştır. Hem Risâle-i Nûr’un “Mektûbât” gibi ba‘zı eserleri, bu tür suâllere cevâb sadedinde te’lîf edilmiştir.<br />
<br />
İşte Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin bunlar gibi pek çok yerde başka ulemânın kitâblarına havâle etmesi gösteriyor ki; Risâle-i Nûr’da hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin müşkil mes’eleleri açıklanırken, o mesâilin daha iyi anlaşılabilmesi için başka eserlere mürâcaât etmeye de ihtiyâc vardır. Bununla berâber, başta Tasavvuf ve Kelâm olmak üzere mezkûr eserlerin en ince noktalarını bilmeye ihtiyâc yoktur. Ancak temâs edilen konularda mürâcaât edilebilir.<br />
<br />
Onuncu Mes’ele: Üç yüz elli bin tefsîr ve milyonlarca kütüb-i İslâmiyye, Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın ma‘nâ ve esrârını beyân etmiştir. Risâle-i Nûr da Kur’ân’ın ma‘nevî bir tefsîridir. Kur’ân, her ihtiyâca kâfî geldiği hâlde, Kur’ân için milyonlarca tefsîr ve şerîat kitâblarının yazılması, hâşâ Kur’ân’a bir nakísa teşkîl etmediği gibi; Müslümânların bu kitâbları okuması da Kur’ân’ı yeterli bulmamalarından dolayı değildir. Belki bu kitâbların okunması, Kur’ân’ın daha iyi anlaşılması içindir.<br />
<br />
Kur’ân hakkında geçerli olan bu káide, Risâle-i Nûr hakkında da geçerlidir. O hâlde, Risâle-i Nûr hakkında yapılan şerh ve îzáhlar, Risâle-i Nûr’a bir nakísa teşkîl etmediği gibi; Risâle-i Nûr’un yanında başka İslâmî kitâbların okunması da hakáik-ı îmâniyye cihetinde Risâle-i Nûr’un yeterli bulunmamasından dolayı değildir. Belki bu kitâbların okunması, Risâle-i Nûr’un daha iyi anlaşılması içindir.<br />
<br />
O hâlde, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor”sözü mutlak olmayıp, belki mezkûr ma‘nâları ifâde etmektedir.<br />
<br />
On Birinci Mes’ele: Tasavvufta şöyle bir káide-i mukarrare vardır ki; záhirî ilimleri bitirenler, tasfiye-i zihin için, ya‘nî záhirî ilimlerle bâtınî ilimleri mezc etmek için bir mürşid-i kâmilin yanına giderlerdi. O kişiler, kábiliyyetlerine göre ba‘zan kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda başka ilimlerle iştigál etmezlerdi. O mürşidin tavsiyelerini dinleyerek záhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları ve başka evrâdları okumazlardı. Bu hâl ise muvakkat bir zamâna mahsús idi. Tasfiye-i zihin bitip hakíkate geçtikten sonra, kemâlât için diğer kitâbları ve evrâdları okurlardı. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir.<br />
<br />
İşte Üstâd (ra) Hazretleri de, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarına hıtáben yazdığı bu mektûbunda aynen bu ma‘nâyı kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Ya‘nî, Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi zâtlar, záhirî ilim noktasında tekâmül ettikleri için, Müellif (ra) onlara, “Tasfiye-i zihinde bulunurken ve ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken muvakkat bir zamân için, ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat bir zamâna mahsústur, devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtlar, diğer kitâbları da okumalı ki, Müslümânların ma‘nevî ihtiyâclarına cevâb verebilsin.<br />
<br />
On İkinci Mes’ele: Şerh edeceğimiz bu mektûb, umûma şâmil değildir. Belki, müellif (ra)’ın ifâdesiyle “Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları”nın muhátab alındığı bir mektûbdur. Evet, “26. Mektûb Onuncu Mes’ele”de beyân edildiği gibi; Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı olması hasebiyle Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleriyle münâsebettâr olanlar ya “dost” olur, ya “kardeş” olur, ya “talebe” olur.    <br />
<br />
Evvelâ: Bu mektûbun muhátabı “dost ve kardeş” değildir. Belki “talebe”dir. “Talebeliğin hássası ve şartı şudur ki: Sözler’i kendi malı ve te’lîfi gibi hissedip sáhib çıksın ve en mühim vazífe-i hayâtiyyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.” <br />
<br />
Sâniyen: Her talebe de değil; belki Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan “sáhib ve vârisleri” ve háslarının hásları olan “erkân ve esâsları” murâddır. Bunlar, záhirî ilimleri bitirip, bâtınî ilimleri de elde etmek súretiyle hakíkate geçmek isteyen kimselerdir.<br />
<br />
Bu sebeble bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatádır. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bu mektûbta muhátabını bi’z-zât kendisi, “Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları” ve “gerçi umûma teşmîl súretiyle değil” ifâdeleriyle tesbît etmiştir.<br />
<br />
On Üçüncü Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin “Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları” cümlesinde geçen “vâris” ta‘bîrinin îzáhı hakkındadır.<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretlerinin “iki” kısım “vâris”leri mevcûddur:<br />
<br />
Bir Kısmı: Maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir ki, Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri bu kısım vârislerini şu mektûbuyla açıklamıştır: <br />
<br />
“Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Vârislerim! <br />
<br />
“Ecel gizli olmasından, vasıyyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husúsí kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmûalarım vesâir şeylerimin bütününü, gül ve nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Táhirî olarak o hey’etten on iki (**) kahraman kardeşlerime vasıyyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zamân, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sádık ve mübârek ellerde hizmet-i nûriyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti‘mâl edilsin. <br />
<br />
“Kardeşlerim! Bu vasıyyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz def‘a zehirlenmekten, pek çok zaíf olmakla berâber; gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû-i kasdları için bu vasıyyeti yazdım. Merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniyye ve hıfz-ı İlâhî devâm ediyor. <br />
<br />
“ (**) Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdulláh, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillo’lu Saíd, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sálih.”[13]<br />
<br />
İkinci Kısım: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerine ma‘nevî ve ilmî cihette vâris olan kimselerdir ki; bunlar záhirî ilimleri elde ettikten sonra bâtınî ilimleri de elde etmek súretiyle hakíkate geçmek isteyen kimselerdir. Bu zevât-ı áliyye, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül edip -Âyetü’l-Kübrâ Risâlesinde beyân edildiği tarzda- hakíkatü’l-hakáika geçen ve o hakáikın hakíkí zevkını tadan başta Hacı Hulûsí Bey olmak üzere Hoca Sabri, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfîk gibi erkân ve esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve ilm-i záhir ile ilm-i bâtını mezc eden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek bir makám olan “asrın imâmı”vazífesiyle tavzîf edilmiş biri vardır ki, oda “el-Hâc İbrâhîm Hulûsí Bey”dir. Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, bu ikinci kısım vârislerin birincisi hükmünde olan Hacı Hulûsí Bey‘i eserlerinde şöyle tavsíf eder:<br />
<br />
“Benim vârisim olan sen.”[14] <br />
<br />
“Azîz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân’da gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferâsetli talebem. VE VEFÂTIMDAN SONRA SADÂKATLİ VÂRİSİM, BİRÂDERZÂDEM...”[15] <br />
<br />
“Cemâata ‘Sözler’i okumak zamânında, sendeki hissiyât-ı áliyye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyyet-i dîniyye galeyânının sırrı şudur ki: <br />
<br />
“Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makám-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saíd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.”[16] <br />
<br />
“İkinci ru’yân ise: Sana ve Müslümânlara büyük bir beşârettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itâbdır. Onuncu safta iken imâmetin çok ma‘nidârdır. İnşâelláh Cenâb-ı Hak seni, álî bir mertebe olan İmâmlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hâzır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.”[17] <br />
<br />
“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin neşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytánların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâc hissetmem.”[18] <br />
<br />
“Azîz kardeşim, çendân Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hîç birisi BENİM HULÛSİ’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.”[19] <br />
<br />
“Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddîk kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSİ saff-ı evvel muhátabların içindedir.”[20] <br />
<br />
İşte Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin şerhini yaptığımız mektûbundaki muhátabı bu ikinci kısım vârislerdir.<br />
<br />
جَزَاهُمُ اللهُ خَيْرًا كَثيِرًا Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere hayr-ı kesîr ihsân eylesin.<br />
<br />
On Dördüncü Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın Risâle-i Nûrun dışında başka ders yapmaması ve yanında Kur’ân’dan başka eser bulundurmaması mes’elesine gelince…<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, Yeni Saíd devresinde sürgün ve esâret altında bulunması sebebiyle kimseyle görüştürülmüyordu ki onlara ders yapsın. Dâimâ tarassud altındaydı, yanına kimse bırakılmıyordu.<br />
<br />
Ancak “Arabî İşârâtü’l-İ‘câz” tefsîrini, ileride bu tefsîri tercüme edecek olan Abdülmecid’i ma‘nen muhátab alarak hizmetinde bulunan bir kaç talebesine -Arabca bilmedikleri hâlde- altı ay ders vermiştir. Hem Hacı Hulûsí Bey‘i ma‘nen muhátab alarak Risâle-i Nûr’u ona ders vermiştir. Bu konuda Bedîuzzamân Hazretleri şöyle buyurmaktadır: <br />
<br />
“Hulûsí Bey; benim yegâne ma‘nevî evlâdım ve medâr-ı tesellîm ve hakíkí vârisim ve bir dehâ-yı nûrânî sáhibi olacağı muhtemel olan birâderzâdem Abdurrahmân’ın vefâtından sonra, Hulusî aynen yerine geçip o merhûmdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla; ve ben onu görmeden epey zamân evvel ‘Sözler’i yazarken, onun aynı vazífesiyle muvazzaf bir şahs-ı ma‘nevî bana muhátab olmuşcasına, ekseriyyet-i mutlaka ile temsîlâtım onun vazífesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta‘yîn etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum...”[21] <br />
<br />
“Hîç merâk etme seninle muhâbere MA‘NEN devâm eder. Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddîk kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSİ saff-ı evvel muhátabların içindedir.”[22]<br />
<br />
Bedîuzzamân Hazretlerinin, serbest olduğu Eski Saíd devresinde ise talebelerine başta tefsîr ve hadîs olmak üzere bütün medrese ilimlerini ders verdiği bedîhîdir.<br />
<br />
Hem Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, doksan kitâbı ezberlediğini ve her gün üç saat meşgúl olmak súretiyle üç ayda bir o kitâbları hâfızasından devrettiğini eserlerinde şöyle ifâde etmektedir: <br />
<br />
“Ma‘nevî nûrun -ilim súretinde- beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitâbın kelimâtı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgúl olarak, hâfızasının sahîfesinin yalnız o kısmını ancak tamâm edebilmiş.”[23] <br />
<br />
“Bir-iki sene ‘Sarf ve Nahiv’ mebâdîsini gördükten sonra, üç ayda, acîb bir tarzda, kırk-elli kitâbı gûyâ okumuş ve icâzet almış gibi bir hâlet göründü. Bu hal, altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaz‘ıyyet ulûm-i îmâniyyeyi üç-dört ayda-kısa bir zamânda; ellere verebilecek bir tefsîr-i Kur’ânî çıkacak. Ve o bî-çâre Saíd de onun hizmetinde bulunacak işâretiyle; hem bir zamân gelecek ki, değil on beş sene, belki bir sene de ulûm-i îmâniyyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamâna bir nev‘í işâret-i gaybiyye gibi ma‘nâlar hátıra geliyor.”[24] <br />
<br />
“Molla Saíd, Bitlis’te iken on beş-on altı yaşlarında idi. Henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamâna kadar bütün ma‘lûmâtı sünûhât kabîlinden olduğu için, uzun uzadıya mütáleaya lüzûm görmezdi. Fakat, o zamân sinn-i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhúd siyâsete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun<br />
<br />
üzerine her türlü fenne áid eserleri tedkíke koyuldu. Bilhassa dîn-i İslâma vârid olan şekk ve şübheleri reddetmek içi ‘Metâli‘’ ve ‘Mevâkıf’ nâm eserler ile ulûm-i âliyye اليه  (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve áliyyeye عاليه  (Tefsîr ve İlm-i Kelâm)a dâir kırk kadar kitâbı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitâbların üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu.”[25] <br />
<br />
“Herhangi bir kitâbı eline alırsa, anlardı. Yirmi dört saat zarfında ‘Cem‘u’l-Cevâmi‘’, ‘Şerhü’l-Mevâkıf’, ‘İbnü’l-Hacer’ gibi kitâbların iki yüz sahîfesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütálea ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayât-ı záhirî ile hîç alâkadâr görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suâle tereddüdsüz deral cevâb verirdi.”[26]<br />
<br />
Hem şunu iyi anlamak lâzımdır ki; Risâle-i Nûr, şarkın ulûmundan, ya‘nî “kelâm” ve “tasavvuf”tan alınmadığı gibi; garbın fünûnundan, ya‘nî “felsefe”den de alınmamıştır. Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinden gelen ve ilhâm ve istihrâcla yazılmış bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Risâle-i Nûr mâdem istihrâcdır, istihrâc da ilim ile olur. Zîrâ, “istihrâc”, belli ilimlere dayanarak Kur’ân ve Hadîs’ten ma‘nâ çıkarmaya denir. Bedîuzzamân Hazretleri, her derde kâfî ve vâfî olan Kur’ân-ı Hakîm’i kendine üstâd-ı hakíkí kabûl etmiş ve Risâle-i Nûr’un te’lîfinde fikrini başka tarafa kaydırmadan doğrudan doğruya Kur’ân’a müteveccih olmuştur. Elbette, Kur’ân’ı anlamak cehâletle mümkün olmadığından, tahsíl ettiği ve ezberlediği ulûm-i İslâmiyye onun için basamaklar hükmüne geçmiştir. Nitekim, Bedîuzzamân (ra) Hazretleri bu hakíkati şöyle ifâde etmektedir: <br />
<br />
“Bütün bildiği ulûm-i mütenevviayı Kur’ân’ın fehmine ve hakíkatlarının isbâtına basamaklar yaparak hedefini ve gáye-i ilmiyyesini ve netîce-i hayâtını yalnız Kur’ân bildi. Ve Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstâd oldu.”[27] <br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın yanında Kur’ân’dan başka eser bulundurmamasının sebebine gelince; hem tecrîdde bulunması ve yanına başka kitâbların sokulmasına izin verilmemesi; hem yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, bütün ulûm-i dîniyyeyi tahsíl etmiş ve ulûm-i İslâmiyyenin her birine temel teşkîl edecek eserlerden doksan cild kitâbı hâfızasına almış olmasıdır. Hakíkat-i hâl böyle iken, daha âdâbına uygun abdest almasını bilmeyen kimselerin kendilerini Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerine kıyâs ederek, “Üstâd Hazretleri, yanında Kur’ân’dan başka bir eser bulundurmuyordu. Demek Risâle-i Nûr kâfîdir. Başka bir esere ihtiyâc yoktur” gibi bir düşünceye saplanmaları son derece yanlıştır.<br />
<br />
Bir ilim ve fennin içinde sâir ilim ve fenlere dâir mevzú‘lar da bulunur. Bir fende ihtisâsla berâber sâir fenlere icmâlen de olsa vukúfiyyet lâzımdır. Fakat, sâir ma‘lûmâtını ihtisâs yaptığı fenne tâbi‘ ve mütemmim yapmalı, mütehakkim yapmamalı. Tâ ki, o fennin súret-i hakíkıyyesi tezáhür etsin. Karma karışık bir ma‘lûmât deposu olmasın. Üstâd Bedîuzzamân bu noktayı şöyle beyân etmiştir:<br />
<br />
 “İlim, ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san‘atta mâhir olan zât, tıp gibi başka san‘atta ámî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid-i usûliyyedendir ki: Fakíh olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müctehid olsa, icmâ-ı fukahâda mu‘teber değildir. Zîrâ, o, onlara nisbeten ámîdir.<br />
<br />
“Hem de hakáik-ı târîhiyyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sáhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veyâ beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umûma el atmak, umûmu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin súret-i hakíkıyyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zîrâ, bir fende mütehassıs ve ma‘lûmât-ı sâiresini mütemmime ve meded verici etmezse, ma‘lûmât-ı perîşânından bir súret-i acîbe temessül edecektir.”[28]<br />
<br />
İşte bu káidelere binâen, Üstâd Hazretleri de tahsíl ettiği ve mütehassıs olduğu bütün ilimleri Kur’ân’daki hakáik-ı îmâniyyenin fehmine basamaklar yapmıştır.<br />
<br />
Bedîuzzamân Hazretleri, tahsíl ettiği bütün ilimleri bâ-husús Tasavvuf ve Kelâm ilimlerini Risâle-i Nûr’a tâbi‘ ve mütemmim yaptığı gibi; bir nûr talebesi de Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinin zarûriyyât kısmını Risâle-i Nûr’a tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır.<br />
<br />
On Beşinci Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, enâniyyet-i ilmiyyeden gelen bir sâikle Risâle-i Nûr’u okumayan ve “Selefin kitâblarında bu mevzú‘lar vardır” diyerek  Risâle-i Nûr’a karşı istiğnâ gösteren bir kısım hocalara, “Selef-i Sálihînin ve muhakkıkín-i ulemânın âsârları, çendân her derde kâfî ve vâfi bir hazîne-i azímedir; fakat ba‘zı zamân olur ki, bir anahtar bir hazîneden ziyâde ehemmiyyetli olur. Çünkü, hazîne kapalıdır. Fakat, bir anahtar çok hazîneleri açabilir”[29] diyerek Risâle-i Nûr’un o kitâbları reddetmediğini, belki onları doğru ve daha güzel anlamak için bir anahtar olduğunu beyân etmiştir. Bizim de bu tarz-ı nazar ile mes’eleye bakmamız lâzımdır. Ulemâ-yı İslâm kâfî mikdârda o mevzú‘ları kitâblarında yazdığı için, Üstâd Hazretlerinin o mes’eleleri yeniden yazmasına ihtiyâc kalmamıştır. Zâten kendisi bu husúsu şu şekilde beyân etmiştir:<br />
<br />
“Hem ulemâ-yı İslâm, o kadar tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım.”[30]<br />
<br />
On Altıncı Mes’ele: Üstâd Bedîuzzamân’ın okunmasını yasak ettiği kitâblar da vardır. Bunlar selef-i sálihînin ve onların caddesinden giden ulemânın kitâbları değil; bid‘at ve dalâlete sevk etmeye müsâid olan ba‘zı yeni yazarların kitâblarıdır. O zamânda Bedîuzzamân (ra)’ın talebeleri Risâle-i Nûr’da ihtisâs sáhibi olmakla berâber, diğer İslâmî kitâblardan da kendilerine lâzım olan mes’eleleri okuyorlardı. Günümüzde olduğu gibi o zamân da ehl-i dalâlet, ba‘zı ulemâ-i sûu kendilerine âlet ederek bid‘at ve dalâlete, husúsan eázım-ı İslâmiyyeyi reddeden Vehhâbîliğin müfrit kısmına ve Melâmîliğin de müferrit kısmına zemîn hâzırlayan ve Latin hurûfu gibi çok bid‘atlara müsâid ve şeáir-i İslâmiyyeye muhálif kitâbları te’lîf ettirdiler. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, talebelerine bu zararlı kitâbları okumalarını yasak ederek, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurdu.<br />
<br />
 Demek, Üstâd Hazretleri, şerh edeceğimiz mektûbtan da anlaşılacağı üzere bu sözü, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhálif düşünceleri ihtivâ eden eserlerini okumamak için söylemiştir. Üstâd Bedîuzzamân’ın bu sözünü, selef-i sálihînin ve mu‘teber ulemânın kitâblarına teşmîl etmek hatádır.<br />
<br />
On Yedinci Mes’ele: Cumhûr-i ulemâya göre herkes her kitâbı okuyamaz. Zîrâ, okunan kitâblarda dîne muhálif düşünce ve fikirler bulunabilir. Bu sebeble, zikredeceğimiz vasıfları hâiz olmayan eşhásın bu kitâbları okuması doğru olmaz; Zîrâ, bu kitâblardan zarar görebilirler. Bu menfî kitâblar, ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin kaleme aldıkları kitâblardır. Bu menfî kitâbları ancak kábiliyyeti yüksek, mizâcı sağlam, Kitâb ve Sünnette mâhir, záhirî ve bâtınî ilimleri mezc edip hakíkate geçen zeki ve muhakkık álimler okuyabilirler. Bu eşhásın mihenkleri, edille-i şer‘ıyyedir. Bunlar, dîne muhálif menfî fikirlerin bulunduğu bu nev‘í kitâbları tebeí bir nazarla okurlar, hak ile bâtılı tasfiye ederler, kendi zamânlarındaki Müslümânların o bâtıl efkârdan zarar görmemeleri için hakkı isbât edip o bâtıl efkârı reddederler. İmam Gazâlî, Üstâd Beddiüzzamân gibi. Bu vasıfları hâiz olmayan eşhásın ise bu nev‘í kitâbları okumaları câiz değildir, harâmdır. Bu husústa “Kızıl Îcâz” adlı esere mürâcaât edilsin.<br />
<br />
Demek, Kitâb ve Sünnette mâhir, záhir ve bâtınî ilimleri mezc etmiş muhakkık álimler, o kitâblarda mevcûd İslâma muhálif düşünceleri çürütmek için bu nev‘í kitâbları okuyup Kitâb ve Sünnete göre reddiyye yazarlar. Tâ ki, ümmete rehber olup Müslümânları o kitâbların zararlarından muhâfaza etsinler. O reddiyyeler yazılırken bir kısım ulemâ, o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini zikrettikten sonra o menfî fikirlere cevâb verip çürütmüşlerdir. Bir kısmı da onların bâtıl fikirlerini beyân etmeden doğrudan doğruya Kitâb ve Sünnetle onların bâtıl fikirlerini çürütmüşlerdir.<br />
<br />
Dellâl-ı Kur’ân olan Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumuş ve Kur’ânî bir üslûbla kaleme aldığı eserlerinde onların bâtıl fikirlerini zikretmeden çürütmüştür. Nasıl ki Kur’ân, kâfirlerin bâtıl fikirlerini mücmelen zikredip onlara cevâb veriyor; Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr dahi, Kur’ânî bir tarzda ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya o bâtıl fikirleri çürütüyor. Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, şerhini yaptığımız bu mektûbta Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarına, “Siz záhirden hakíkate geçip tekâmül ettikten sonra ancak o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okuyabilirsininiz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. Zîrâ, ben, bütün o kitâbları okudum ve Kur’ân vâsıtasıyla Risâle-i Nûr’da onların bâtıl fikirlerini zikretmeden o fikirleri çürüttüm. Artık sizin yeniden o kitâbları okumanıza ihtiyâc yoktur, Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” buyurmuştur. Záhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumaları câiz değildir. İşte Üstâd Hazretleri, şerhini yaptığımız mektûbta geçen gelecek şu cümleleri bu ma‘nâda söylemiştir:<br />
<br />
“Bu fakír kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde [menfî veyâ müsbet] bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden berî ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.”<br />
<br />
Yoksa hâşâ, Üstâdımızın bu cümleleri, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere selef-i sálihînin ve mu‘teber ulemânın menba-ı hak ve hakíkat olan kitâblarının okunmaması ma‘nâsında değildir. Belki, menfî kitâbların, ya‘nî ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarının okunmaması ma‘nâsındadır.<br />
<br />
NOT: Mukaddime’nin biraz uzunca olmasının hikmeti, mukaddimede zikredilen káide ve ilmî düstûrların bilinmemesi sebebiyle o gizli komitenin, şerh ve îzáhını yaptığımız mektûba, husúsan, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor” cümlesine yanlış ma‘nâ verip, Müslümânları Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinden uzaklaştırmak istemesidir. Biz de mukaddimede zikrettiğimiz káide ve ilmî düstûrlarla, o gizli komitenin te’vîllerinin fâsid olduğunu; Bedîuzzamân Hazretlerinin murâdının o gizli komitenin ortaya koyduğu ma‘nâda olmadığını; Risâle-i Nûr’la berâber diğer İslâmî eserlerin de okunması lâzım geldiğini; Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinin umûm ümmetin malı olduğunu îzáh etmeye çalıştık.<br />
<br />
Şimdi Mukaddime’de geçen esâsât ve düstûrlara göre o gizli ecnebî komitenin, te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettiği ve o fâsid te’vîller sebebiyle pek çoklarının yanlış anladığı Üstâd Bedîuzzamân’ın mektûbunun şerh ve îzáhına geçiyoruz:<br />
<br />
ŞERH VE ÎZÁHI:<br />
<br />
 (Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime)… Müellif (ra)’ın ifâdesiyle bu mektûbun muhátabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular değildir. Mâdem bu mektûb, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârislere ve háslarının hásları olan erkân ve esâslara hasdır. Öyle ise bu mektûbun umûmî neşrine, Müellif (ra)’ın izni yoktur ve Müellif (ra) bunu, mektûbun sonunda “umûma teşmîl súretiyle değil” kaydıyla da ifâde etmiştir. Eğer bu mektûb umûma şâmil olsaydı; furûzát-ı dîniyyesini bilmeyenler -bugün olduğu gibi- bu mektûbu yanlış anlayacaklardı. Belki bu mektûb, “Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hâfız Tevfîk, Hasan Feyzi” gibi furûzát-ı dîniyyesini bilen, záhirî ilimleri elde eden ve hakíkate geçmek isteyen, kısaca záhir ve bâtın ilimlerini mezc etmek súretiyle tekâmül etmek isteyen saff-ı evveldeki talebelerine hásdır. Bu zâtlar, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül ettikten sonra, derecelerine göre hakíkate kavuşmuşlardır.<br />
<br />
Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslar ise iki kısımdır:<br />
<br />
Bir Kısmı: Hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlardır ki, bunlar, ehass-ı havâs’dır: Hacı Hulûsí Bey gibi. Nitekim Müellif (ra) bu ma‘nâda Hacı Hulûsí Bey‘e hıtáben şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara...”[31]<br />
<br />
Diğer kısmı ise: Záhirden hakíkate geçen, fakat birinci kısımdaki zâtlar gibi hakíkatte tam tekâmül edemeyen, ya‘nî “asfiyâ” makámına çıkamayan zevâttır ki, bunlar da “háslar”dır.<br />
<br />
Tasavvufta bir káide-i mukarraredir ki, záhirî ilimleri bitirip záhirden hakíkate geçmek isteyenler, kábiliyyetlerine göre ba‘zan kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan da kırk yıl gibi muvakkat bir zamânda başka ilimlerle iştigál etmeyip sâdece o mürşidin tavsiye ve irşâdâtını dinleyerek tasfiye-i zihin etmek súretiyle záhirden hakíkate geçinceye kadar başka kitâbları ve başka evrâdları okumazlardı. Zihinleri sáfîleştikten ve ma‘nen tekâmül ettikten sonra yine diğer kitâbları ve evrâdları okurlardı.<br />
<br />
Meselâ: Seyyid Şerîf Cürcânî ve Sa‘d-ı Şirâzî gibi zâtlar, önce ilim noktasında tekâmül edip ilimle tam mücehhez olduktan sonra, okudukları ilimlerin hakíkatini anlamak ve bâtınî ilimleri de elde etmek maksadıyla Şâh-ı Geylanî gibi ba‘zı muhakkık mürşidlerin yanına giderler, o zevâtın rahle-i irşâdâtına otururlardı. O irşâdât müddeti ba‘zan kırk gün, ba‘zan altı ay, ba‘zan da kırk yıl devâm ederdi. O zevât, mürşidlerinin tavsiyeleri dışında muvakkat bir zamân için başka kitâbları ve başka evrâdı okumazlardı. Bu, ekser ehl-i tasavvuf mabeyninde mukarrer bir káidedir. Buna “tasfiye-i zihin” denir. Ekser ehl-i tasavvuf, muvakkat bir zamân için böyle bir tasfiyeyi gerekli görmüşlerdir. O muvakkat müddet içinde mürşid olan zâtın ders ve irşâdâtı o gelen zevâta kâfîdir, başka esere mürâcaâta ve başka mürşidi aramaya gerek yoktur.<br />
<br />
İşte müellif (ra) da Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarına hıtáben yazdığı bu mektûbunda aynen bu ma‘nâyı kasdediyor ve bu hakíkati ders veriyor. Şöyle ki:<br />
<br />
Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi zâtlar, ilim noktasında tekâmül ettikleri için, Müellif (ra) onlara, “İlm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken, muvakkat bir zamân için, ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar, Risâle-i Nûr size kâfîdir. Başka ilimlerle ve başka evrâdla meşgúl olmayınız” buyurmuştur. Ancak bu hâl, muvakkat bir zamâna mahsústur, devâmlı değildir. Hakíkate geçen o zâtların, Müslümânların ma‘nevî ihtiyâclarına cevâb verebilmeleri için diğer kitâbları da okumaları gerekir.<br />
<br />
(Bugünlerde vukú‘ bulan bir hâdise münâsebetiyle) bir talebenin Latin hurûfuna cevâz veren bir bid‘atkârın kitâbını okuması münâsebetiyle (beyân ediyorum ki, Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.) Metinde geçen“hakáik-ı İslâmiyye” ta‘bîrinden murâd; “altı erkân-ı îmâniyye ile beş esâsât-ı İslâmiyyenin hulâsası olan esâs-ı ubûdiyyet”tir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, îmânın altı rüknünün aklî delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyye olan namâz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehâdetin ma‘nâsı, esrârı ve hikmeti noktasında kâfîdir. O hâlde Risâle-i Nûr, iki noktada kâfîdir.<br />
<br />
Birinci Nokta: Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle ve mantıkî bürhânlarla isbât etmek noktasında, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir. Risâle-i Nûr, îmân esâslarının ta‘rîf, taksîm ve tasnîfâtını yapmamıştır. Bu vazífeyi, kitâb ve sünnetin akíde cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin akíde ve kelâm imâmlarının kitâbları yapmıştır. Belki Risâle-i Nûr’un vazífesi, onların tesbît ettiği îmân esâsâtının aklî delîllerle isbâtıdır. Hem Risâle-i Nûr, ilm-i kelâm ulemâsının altı erkân-ı îmâniyyeyi aklen isbât etmek husúsunda serd ettikleri delîlleri yeni delîllerle isbât etmek súretiyle müdakkiklik vazífesini yapmıştır. Meselâ; Risâle-i Nûr,<br />
<br />
a) Elláh’a îmân rüknünde; zâtî ve sübûtî sıfatların ta‘rîfini, aksâmını, tasnîfâtını kelâm ulemâsının yaptığı tarz ve üslûbda beyân etmiyor.<br />
<br />
b) Âhirete îmân rüknünde; sekerât, kabir hayâtı, kıyâmet alâmetleri, kıyâmet hengâmında vücûda gelen hâdiseler, haşir meydânına sevkıyyât, mîzânın nasıl kurulacağı, sırât, Cennet, Cehennem, rü’yetulláh gibi âhirete îmân rüknünde yer alan safhaları tafsílâtıyla beyân etmiyor.<br />
<br />
c) Meleklere îmân rüknünde; meleklerin özelliklerinden, vazífelerinden mufassal bahsetmiyor.<br />
<br />
d) Peygamberlere îmân rüknünde; peygamberlerin sıfatlarını, Peygamberimizin herkes tarafından bilinmesi gereken târîhçe-i hayâtını anlatmıyor.<br />
<br />
Bütün bunları, Kitâb ve Sünnete ve o kitâb ve sünnetin akíde cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin akíde ve kelâm imâmlarının kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Kur’ânî bir üslûbla, bu asırda sarsılmaya yüz tutan erkân-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtına çalışmıştır.<br />
<br />
İkinci Nokta: Kelime-i şehâdet, savm u salât ve hacc u zekâttan ibâret olan esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve hikmetini beyân etmek noktasında Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, namâz, oruç, zekât ve hac ibâdetlerinin fıkhî cihetlerini îzáh etmemiş; bu işi kitâb ve sünnetin fıkhî cihetini beyân eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin müctehid imâmlarının kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, müctehid ulemânın keyfiyyetini tesbît ettiği esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve hikmetini beyân etmiştir.<br />
<br />
İşte, Müellif (ra)’ın bu mektûbda muhátabı; yukarıda beyân edilen iki noktada ihtisâs sáhibi olan, ya‘nî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin “akáid ve kelâm imâmlarının” beyân ettiği altı erkân-ı îmâniyyenin esâslarını ve “müctehid ulemânın” îzáh ettiği beş esâsât-ı İslâmiyyenin fıkhî cihetini bilen, tasfiye-i zihin yapmak ve Risâle-i Nûr’la hakíkate geçmek isteyen Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi Efendi, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfîk, Hâfız Ali gibi Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır. Bu zevât-ı áliyye, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin rahle-i irşâdâtına oturmadan önce Kur’ân ve Hadîs’i anlıyorlar, Kur’ân ve Hadîs’in i‘tikádî ve fıkhî cebhesini îzáh eden akíde ve fıkıh imâmlarının beyân ettikleri furûzát ve esâsât-ı dîniyyelerini biliyorlardı. Ancak, o altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin mahfî esrâr, hikmet ve hakíkatlarını anlamak ve  Risâle-i Nûr vâsıtasıyla záhirden hakíkate geçmek için Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerine ve Risâle-i Nûr’a talebe olmuşlardır. İşte Müellif (ra), bu ma‘nâda ve bu zevât için, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” demiştir.<br />
<br />
Bu nev‘í sözler, eskiden beri yüksek ehl-i velâyet ve ehl-i tarîkat erbâbının kendi hás talebe ve mürîdlerine husúsí olarak ve muvakkat bir zamân için söyledikleri sözlerdir. Meselâ; Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm Gazâlî, İmam Rabbânî gibi zevât-ı áliyyeler, ulûm-i záhiriyyeyi bitirip Kur’ân ve Hadîsde mâhir olan kimselere bu ma‘nâda “Tasfiye-i zihin edinceye kadar; ya‘nî záhirden hakíkata geçinceye kadar muvakkat bir zamân için bizim irşâdâtımız size kâfîdir. Başka eserlere ihtiyâc yoktur” dedikleri gibi; Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de bu zevât-ı áliyye gibi, kendi hás talebelerine aynı ma‘nâda, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini söylemiştir. Demek, bu söz “mutlak” olmayıp ve yalnız Üstâd Hazretlerine de mahsús olmayıp bütün meslek ve meşreb erbâbı olan üstâd ve mürşidlerin muvakkat bir zamân için tasfiye-i zihin ve ma‘nen terakkí etmek isteyen talebe ve mürîdlerine söylediği bir düstûrdur.<br />
<br />
Müellif (ra) şerhini yaptığımız mektûbta geçen “hakáik-ı İslâmiyye” ta‘bîrini şöyle açıklamıştır:<br />
<br />
“Nûr fabrikasının sáhibi, Birinci Şuá’ın dördüncü âyeti bahsinde, hakíkat-i İslâmiyyenin  yedi esâsını parlak bir súrette isbât edildiği cümlesine dâir soruyor ki: ‘Erkân-ı İslâmiyyeyi beş biliyoruz?’ Hem vücûb-i zekât rüknü, risâlelerde ne súretle îzáh edildiğini soruyor.<br />
<br />
“Elcevâb: İslâmın rükünleri başkadır; hakíkat-i İslâmiyyetin esâsları yine başkadır. Hakíkat-i İslâmiyyenin esâsları, altı erkân-ı îmâniyyeyle ve esâs-ı ubûdiyyet ki, İslâmın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehâdet mecmûunun hulâsasıdır. Risâle-i Nûr, altı rükn-i îmâniyyeyle bu esâs-ı ubûdiyyeti isbât edip سَبْعَ الْمَثَانى cilvesine mazhariyyeti murâddır.<br />
<br />
“Vücûb-i zekâtın îzáhından murâd ise, zekâtın teferruát tafsílâtı değil, belki zekâtın hayât-ı ictimâıyyede derece-i lüzûmu ve ehemmiyyetli kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet, Risâle-i Nûr’dan evvel yazdığımız risâlelerde, hem de Risâle-i Nûr’un müteaddid yerlerinde, vücûb-i zekâtın hayât-ı ictimâıyyede ne derece ehemmiyyetli olduğu kat‘ıyyen ve vâzıhan isbât edilmiş demektir.”[32]<br />
<br />
Hem Ramazán orucuyla alâkalı fıkhî bir suâl soran Re’fet Bey‘e cevâb verdikten sonra şöyle demiştir:<br />
<br />
“Azîz kardeşim, fıkhü'l-ekber olan esâsât-ı îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer‘ıyyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaât edeyim. Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım. Belki de, daha o nev‘í hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş.”[33]<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra) Hazretleri, fikrini esâsât-ı îmâniyyenin delîllerle isbâtına tevcîh ettiği için, fıkhî mesáile dâir eser yazmadığını; fıkhî mesâille iştigál, vazífesi olmadığını ve buna ihtiyâc da bulunmadığını, “Fıkhü'l-ekber olan esâsât-ı îmâniyyeyle meşgúl olduğumuz için, nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekáik-ı mesâil-i fer‘ıyyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor” cümlesiyle ifâde etmiştir. Yoksa, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesini -hâşâ- Risâle-i Nûr talebelerinin fıkıh okumamaları gerektiği şeklinde te’vîl etmek büyük bir hatádır. Zîrâ, bütün ulemâ-i İslâmın ittifâkıyla sâbittir ki; her mü’mine, kendisine áid furûzát-ı dîniyyesini öğrenmesi farz-ı ayndır. Meselâ;<br />
<br />
a) Kendisine namâz farz olan bir kimseye abdest, gusül ve namâzla alâkalı fıkhî mesâili;<br />
<br />
b) Ticâretle uğraşacak bir kimsenin ticâretle alâkalı fıkhî mesâili;<br />
<br />
c) Evlenecek bir kimsenin nikâhla alâkalı fıkhî mesâili;<br />
<br />
d) Hacca gidecek bir kimsenin hacla alâkalı fıkhî mesâili öğrenmesi farz-ı ayndır.<br />
<br />
Acabâ bilinmesi farz-ı ayn olan bu nev‘í fıkhî mesâil, Risâle-i Nûr’da var mıdır? Mâdem yoktur; o hâlde bu nev‘í mesâili öğrenmek için fıkıh kitâblarına mürâcaât edilecektir ve etmek zarûrîdir.<br />
<br />
Bedîuzzamân (ra), zikrettiğimiz “Barla Lâhikası 271. Mektûb”unda, fıkhî mes’eleleri öğrenmeyi, ulemâ-yı İslâmın kitâblarına havâle etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, bir müctehid kadar re’y sáhibi iken, Cenâb-ı Hak onu bu sâhada çalıştırmamıştır. Zîrâ, bu sâhada yazılanlar kâfîdir. Hakáik-ı îmâniyyenin isbâtına ihtiyâc duyulduğu için, Cenâb-ı Hak onu o sâhada istihdâm etmiştir.<br />
<br />
Müellif (ra), “Zâten yanımda da kitâblar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki mürâcaât edeyim” cümlesiyle işâret ediyor ki, fıkhî mesâil nakle dayanır ve bu mesâili elde etmek için mutlaka müctehid ulemânın me’hazlerine mürâcaât etmek lâzımdır. Hâlbuki, Üstâd Bedîuzzamân (ra) ise, mesâísini hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtına hasrettiği ve sürgünde bulunduğu ve yanında başka kitâblar bulunmadığı için, fıkhî mes’elelerle alâkalı kitâb yazmakla meşgúl olamamıştır. Hem Hicrî 600 yılından i‘tibâren ulemâ-i İslâm, fıkhî alanda ictihâd yapmamış; her ne kadar ictihâd kapısı açık ise de hîç kimse o kapıdan girmeye teşebbüs etmemiştir. Çünkü, bu sâhada ihtiyâc hissetmemişlerdir. Üstâd Bedîuzzamân da diğer ulemâ-i İslâm gibi, fıkhî mesâili yeniden îzáh etmeğe ihtiyâc duymamıştır.<br />
<br />
Müellif (ra), “Hem ulemâ-yı İslâm o kadar tedkíkát-ı sáibe yapmışlar ki, fürûáta dâir tedkíkát-ı amîkaya ihtiyâcları kalmamış. Eğer hakíkí ihtiyâc hissetseydim, böyle fürûáta dâir müctehidînin derin me’hazlarına gidip ba‘zı beyânâtta bulunacaktım” cümlesi ile fıkhî mes’eleleri ulemânın kitâblarına havâle ederek, o kitâblardan öğrenmeyi tavsiye etmiştir.<br />
<br />
Hem “Belki de, daha o nev‘í hakáika meşgúliyyet zamânları gelmemiş” cümlesiyle işâret ediyor ki, îmânın esâslarının sarsıldığı şu zamânda daha o mes’elelerde derin tedkíkáta girişmeye ihtiyâc yoktur. Fakat, ileride Risâle-i Nûr’un şâkirdleri o mes’elelerde de tedkíkát-ı amîkaya girişecekler ve Risâle-i Nûr’un ikinci vazífesi başladığı ve Şerîat-ı Garrâ o zamânki devletçe tatbîk edildiği zamân, şerîat dâiresinde de tecdîdât yapacaklardır. İnşâelláh!<br />
<br />
Risâle-i Nûr’un bahsetmediği bir mevzú‘da veyâ sâhasına girmeyen mesâilde “Risâle-i Nûr kâfîdir” diye bir fikre saplanmak; hem Risâle-i Nûr’u anlamak için gerekli ilmî alt yapısı olmayan kişilere “Risâle-i Nûr kâfîdir” demek, doğru değildir; yanlış bir anlayıştır.<br />
<br />
 Eğer farazá “Risâle-i Nûr kâfîdir” sözü, mukayyed ve husúsí olmayıp mutlak ve umûmî olsa idi; o zamân Risâle-i Nûr’un, yemek yemeye veyâ dünyâ için çalışmaya veyâ mektebde fen ve felsefe kitâbları okumaya ve daha bunlar gibi her şeye karşı da kâfî gelmesi lâzım gelirdi. Böyle bir anlayış ise gülünçtür ve akl-ı selîm sáhiblerine yakışmaz.<br />
<br />
Hem Bedîuzzamân Hazretlerinin “Risâle-i Nûr kâfîdir” şeklinde bir cümlesi yoktur. Belki Bedîuzzamân Hazretlerine áid olan cümle; “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” şeklindedir. Birinci cümle, mutlak olup gizli ecnebî komitesine áiddir; ikinci cümle ise Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerine áid olup, hem bu cümlede geçen “hakáik-ı İslâmiyye” kaydıyla; hem de bu cümlenin yer aldığı mektûbda geçen pek çok kayıtlarla mukayyeddir. O hâlde, “Risâle-i Nûr kâfîdir” cümlesi, o gizli ecnebî komitenin Müslümânları başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere sâir İslâmî kitâbları okumaktan alıkoymak için ortaya attığı sinsice bir plândır.<br />
<br />
Elhâsıl: “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinden murâd; Risâle-i Nûr, altı erkân-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı ve beş esâsât-ı İslâmiyyenin ma‘nâ, esrâr ve hikmetinin beyânı husúsunda kâfîdir demektir. Yoksa, Risâle-i Nûr, akáidin tafsílâtı ve fıkha dâir mesâilin îzáhatı husúsunda kâfîdir demek değildir.<br />
<br />
 (Kat‘í ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır.) Bu cümle, Risâle-i Nûr’un hangi cihetle kâfî olduğunu açıkça beyân etmektedir. Ya‘nî, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir” demektedir. Zîrâ, Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzáh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır.<br />
<br />
Evet, Tasavvuf ve Kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla başka şekle ifrâğ edildiğinden Kur’ânî bir ders usûlünden çıkmıştı. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, onları tekrâr Kur’ânî bir ders usûlü hâline getirdi. Bu açıklamamız, hâşâ Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine artık ihtiyâc yoktur şeklinde anlaşılmamalıdır. Zîrâ, her mü’minin bilmesi lâzım gelen zarûriyyât-ı dîniyyesi ve Risâle-i Nûr’da geçen ba‘zı ilmî ıstılâhların ma‘nâları bu ilimlere dâir kaleme alınan kitâblarda mevcûddur. Bu konuların öğrenilmesi için o kitâblara mürâcaât etmeyi bi’z-zât Müellif (ra) eserlerinde tavsiye etmiştir. “Şerhü’l-Mevâkıf, Şerhü’l-Makásıd; Mîzân-ı Şa‘rânî; Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî” gibi.<br />
<br />
 (Evet, on beş sene yerine on beş haftada), ya‘nî muvakkat bir zamânda (Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder.) Ya‘nî, Tasavvuf ve Kelâm ilimleri vâsıtasıyla on beş senede ulaşılabilen hakáika; Risâle-i Nûr, -furûzát-ı dîniyyesini, ya‘nî Kur’ân, Hadîs, akáid ve fıkhı bilmek şartıyla- onu hakkıyla anlayan ve tatbîk eden talebelerini on beş haftada aynı hakáika ulaştırır. “Risâle-i Nûr kâfîdir” cümlesi mutlak olmayıp, “Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak” husúsunda kâfîdir, demektir. Ya‘nî,  hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husúsunda kelâm ilminin serd ettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serd etmiştir. Tasavvuftaki İmkân Álemi’nin keşfinden sonra Vücûb Álemi’ni keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Álem-i İmkân’la berâber Álem-i Vücûb’u ders vermiştir. <br />
<br />
Hem, “Kat‘í ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder” ifâdesi, kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Risâle-i Nûr’da böyle bir hakíkat var ve mümkündür. Fakat, herkes için, her zamân geçerli değildir. “Çalış, o ferd-i ferîd sen ol” demektir. Hattâ, müellif (ra), Hacı Hulûsí Bey‘e hıtáben yazılan “Beşinci Mektûb”da şöyle buyurmaktadır: “Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr u sülûk ile ba‘zı hakáik-ı îmâniyyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakíkada o hakáika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâ-kayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...” Bu “Beşinci Mektûb”da beyân edilen hakíkat de kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir, denilmez. Ancak bu hakíkat, Hacı Hulûsí Bey‘de tahakkuk etmiştir. Başka eşhás hakkında da tahakkuku mümkündür. <br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın çok yerde îzáh ettiği gibi, záhirden hakíkate geçmenin, ya‘nî İmkân Álemi’nin arkasında tecellî eden ef‘ál, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi seyredip  Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-i vücûd ve vahdetini bulmanın ve bunun lâzımı olan diğer îmân hakíkatlerine ulaşmanın üç yolu vardır:<br />
<br />
Biri: Tarîkat ve tasavvuftur ki; kalb ayağıyla hakíkate gider, zikir ve riyâzet ve tasfiye-i nefs üzerine müessestir.<br />
<br />
İkincisi: Mütekellimînin yoludur ki; akıl ayağıyla hakíkate gider ve imkân ve hudûs gibi delîller üzerine müessestir. Bu iki yolun esâsâtı da Kur’ân’dan alınmış, fakat zamânla başka şekle ifrâğ edilmiştir.<br />
<br />
Üçüncüsü ve en birincisi: Kur’ân’ın doğrudan doğruya gösterdiği cadde-i kübrâsıdır ki, sahâbe ve verese-i nübüvvetin yoludur. Risâle-i Nûr ise, bu yolu ta‘kíb ve îzáh etmektedir. Akrebiyyet-i İlâhiyyenin inkişâfı ve velâyet-i kübrânın feyziyle; akıl ve kalbin imtizâcı ve berâber hareket etmesiyle her şeyde hakíkate, ya‘nî esmâ-i hüsnâya bir pencere açmaktır. Bu yol “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” esâsları üzerine müessestir. Tasavvuf berzahına uğramadan ve İmkân Álemi’nde fazla dolaşmadan, her şeye ma‘nâ-yı harfî ile nazar edip doğrudan doğruya esmâ-i hüsnâyı keşfetmektir. Bu yol, gáyet kısa ve kolay ve selâmetlidir. Çok zamân seyr u sülûke gerek kalmadan doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin inkişâfından ibârettir.<br />
<br />
Müellif (ra), tasavvuf sâhasında başlı başına bir eser kaleme almıştır. “Telvîhât-ı Tis‘a” adlı bu eserinde tasavvuf ve tarîkatın hakkániyyetini isbât etmiş ve bununla tasavvuf kitâblarını okumaya teşvîk etmiştir.<br />
<br />
Tasavvufta, uzun zamân İmkân Álemi’nde seyr u sülûk ve nefs-i emmârenin riyâzetle öldürülmesi gerekir. Mütekellimînin yolunda ise, çok ilimlerin tahsíline ve bunun için gerekli olan uzun zamâna ve yüksek bir akıl kábiliyyetine ihtiyâc vardır.<br />
<br />
Demek bu iki yol çok müşkilâtlı ve bir derece havâssa mahsús ve çok zamâna muhtâc iken; Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın feyzi ile hakíkate giden kısa, selâmetli ve kolay bir yolu keşfetmiş, uzun zamân kelâm ilminin tafsílli isbât delîllerine -her mü’minin bilmesi gereken kelâm ilminin zarûriyyâtı müstesnâ- lüzûm kalmadan ve tasavvuf yoluyla İmkân dâiresinde uzun seyr u sülûke girmeden, İmkân’ı gösterip Álem-i İmkân’dan Álem-i Vücûb’a intikál ettirerek talebesini yüksek hakáik-ı îmâniyyeye çıkarmaktadır. Bu demek değildir ki, bugün artık kelâm ve tasavvuf kitâblarının okunmasına gerek kalmamıştır! Belki, kişinin îmânını kurtarması ve taklidden tahkíka çevirmesi için, “Kelâm ilmindeki tafsílli isbât delîllerini öğrenmeye ve tasavvuftaki uzun seyr u sülûka ihtiyâc kalmamıştır” demektir.<br />
<br />
 Demek, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor” cümlesinden murâd, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine, keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor demektir. Çünkü, Risâle-i Nûr hem isbâttır, hem de keşiftir.<br />
<br />
Evet, Risâle-i Nûr’da îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak hásıyyeti mevcûddur. Fakat, bu hásıyyetin tahakkuku için talebenin himmeti, zarûriyyât-ı dîniyyesini bilmesi, Risâle-i Nûr’u dikkatli okuyup anlama gücüne sáhib olması ve muktezásıyla amel etmesi şarttır. Yoksa, ondaki bu hásıyyetten tam istifâde edemez.<br />
<br />
 (Bu fakír kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde     [menfî veyâ müsbet] bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir.)<br />
<br />
Dellâl-ı Kur’ân olan Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını okumuş, onları çürütmek için doksan kitâbı ezberlemiş, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla kelâm ve tasavvuf ilimlerinde tecdîdât yapıp Kur’ânî bir cadde açarak Kur’ânî bir üslûbla eserlerinde ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden çürütmüştür.<br />
<br />
Nasıl ki Kur’ân, kâfirlerin bâtıl fikirlerini mücmelen zikrettikten sonra onların bâtıl fikirlerini çürütüyor. Aynen öyle de, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr dahi, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya o fikirlerini çürütüp hakkı isbât ediyor. Müellif (ra), şerh ettiğimiz mektûbun muhátabı olan hás talebelerine, o nev‘í kitâbları okumalarına ihtiyâc olmadığını bildiriyor ve ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini direkt çürüten Risâle-i Nûr’u onlara kâfî görüyor.<br />
<br />
Evet, müellif (ra)’ın bu cümlelerinin muhátabı yine Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır; umûm okuyucular değildir. Müellif (ra) bu talebelerine; “Siz, o ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâblarını záhirden hakíkate geçip tekâmül ettikten sonra ancak okuyabilirsiniz. Hem buna da ihtiyâc yoktur. Zîrâ, ben bütün o kitâbları okudum ve Risâle-i Nûr vâsıtasiyle onların bâtıl fikirlerini zikretmeden o fikirleri Kur’ân’ın himmetiyle çürüttüm. Kur’ân, o bâtıl efkârı çürütmek husúsunda bana kâfî geldi. Artık sizin yeniden o kitâbları okumanıza, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin fikirlerini öğrenip daha sonra onları çürütmenize ihtiyâc yoktur, Kur’ân’ın tefsîri olan Risâle-i Nûr’a iktifâ edin” demek istemiştir. Yoksa, bu cümlelerinde, “Dînî ilimleri okumayın” demek istememiştir. Çünkü, bi’z-zât kendisi, ulûm-i dîniyyede temel teşkîl eden doksan kitâbı ezberlemiştir.<br />
<br />
Risâle-i Nûr’un mesleği, hakkı isbât ve bütün efkâr-ı bâtılayı reddetmektir. Ancak, o efkâr-ı bâtılayı reddederken, Kur’ân’ın üslûbuna iktidâen o bâtıl fikirleri tasvîr etmemektedir. Nitekim, müellif (ra), Risâle-i Nûr’un bu hásıyyetinden şöyle haber vermektedir: <br />
<br />
“Risâle-i Nûr’un mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sâir ulemâya muhálif olarak, muárızların şübhelerini zikretmeden öyle bir cevâb verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz.”[34] <br />
<br />
“Risâle-i Nûr’un bir husúsıyyeti de şudur ki: Diğer mütekellimîne muhálif olarak ehl-i dalâletin menfîliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek, yara yapmaksızın tedâvî etmesidir.”[35] <br />
<br />
“Bâtıl şeyleri iyice tasvîr, sáfî zihinleri idlâldir.”[36]<br />
<br />
Evet, Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’in îmâna dâir mesâilini isbât husúsunda hasr-ı beyân ederken ve ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini çürütürken, şıkk-ı muhálifin bâtıl efkârını zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtını yapmaktadır. Kelâm kitâblarında ise, ekserîyâ ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı anlatıldıktan sonra, onların bâtıl fikirleri çürütülüp hakáik-ı îmâniyye isbât edilmektedir. Bu metod ise, sáfî zihinleri bulandırmaktadır.<br />
<br />
Hem tasavvuf kitâbları da -vahdetü’l-vücûd, vahdetü’ş-şuhûd gibi- meslek ve meşreblere göre taaddüd etmiştir. Yine ehl-i tasavvufun bir kısmı istikámet üzere bulunmuş, bir kısmı ise istikámeti muhâfaza edememiştir. Her iki kısım mutasavvıfların efkârı, tasavvuf kitâblarında yer almıştır. Nasıl, eğrinin eğriliğini isbât etmektense doğrunun doğruluğu isbât edilse daha selâmetlidir; aynen öyle de, Risâle-i Nûr kelâm ve tasavvufa muhálif olarak, ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bâtıl fikirlerini zikretmeden doğrudan doğruya hakáik-ı îmâniyyenin isbâtı cihetinde ifâde-i beyân etmiştir.<br />
<br />
Evet, Risâle-i Nûr’un yüzlerce yerinde ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin bâtıl efkârı çürütülmekte; fakat bu fikirler tasvîr edilmemektedir. Tâ ki, sáfî zihinler onunla bulanmasın. İşte bunun için, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarının ehl-i bid‘anın ve ehl-i felsefenin efkârını öğrenmesi ve onların kitâblarını ve kelâm kitâblarında geçen mücâdeleleri okuması lâzım değildir. Zîrâ, Risâle-i Nûr onları çürütmüştür. Záhirî ve bâtınî ilimlerde tekâmül etmeyen talebelerin ise zâten o kitâbları okumaları câiz değildir. Çünkü, zarar görür.<br />
<br />
Müellif (ra)’ın, “Bu fakír kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütáleayla ba‘zan bir günde [menfî veyâ müsbet] bir cild kitâbı anlayarak mütálea ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resâilü’n-Nûr bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitâba muhtâc olmadım, başka kitâbları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nûr çok mütenevvi‘ hakáika dâir olduğu hâlde, te’lîfi zamânında, yirmi seneden beri ben muhtâc olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtâc olmamak lâzım gelir” cümlelerini, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere ulemânın müsbet kitâblarının okunmaması, husúsan kelâm kitâblarında geçen zarûriyyât-ı dîniyyenin ve fıkhî mesâilin öğrenilmemesi ma‘nâsında te’vîl etmek; ancak o gizli zındıka komitesinin işi olabilir. O gizli komitenin plânıyla bugün maalesef Üstâd Hazretlerinin yasakladığı ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin kitâbları, her çeşit romanlar ve gazeteler okunuyor; ancak başta Kur’ân, Hadîs ve Fıkıh olmak üzere selef-i sálihînin kitâbları ve ulemâ-i İslâmın eserleri okunmuyor. Şerhini yaptığımız mektûba tamâmen zıt hareket ediliyor.<br />
<br />
 (Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgúl olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır.) Metinde geçen “sizler” ta‘bîrinden murâd; Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır, umûm Risâle-i Nûr okuyucuları değildir. İmâm-ı Gazâlî’nin beyân ettiği üzere: “Talebenin edebi, üstâdına kanâat etmektir.” İmâm Rabbânî de bunu emretmektedir. Müellif (ra) da bu makámda meâlen diyor ki: “Mâdem ben îmân hakíkatlerinin isbâtı noktasında bir müceddidim ve bu husústa size, tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel hakáik-ı îmâniyyeyi kâfî mikdârda ders veriyorum; siz dahi bu cihette, ya‘nî îmân hakíkatlerinin isbâtı ve keşfi cihetinde Risâle-i Nûr’a kanâat etmeniz lâzımdır”; (belki bu zamânda elzemdir), ya‘nî daha lüzûmludur. Bu elzemiyyet ise iki noktadan kaynaklanmaktadır:<br />
<br />
Birincisi: Bu zamânda çok bid‘alarla âlûde kitâblar yazıldığından, sırât-ı müstekíme irşâd eden Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.<br />
<br />
İkincisi: Biz zayıfız. Bize tecâvüz edenler ise hadsizdir. Sâir mu‘teber kitâbların hâmîleri ve okuyucuları ise pek çoktur. Risâle-i Nûrun hâmîleri ve okuyucuları ise pek azdır. Bu noktadan da Risâle-i Nûr’a kanâat etmek daha ziyâde elzemdir.<br />
<br />
Nitekim, müellif (ra) gelecek ifâdelerinde bu iki noktayı şöyle beyân etmektedir:<br />
<br />
 (Hem şimdilik ba‘zı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid‘atlara müsâid gittiği için); îmân hakíkatlerinin delîllerle isbâtı husúsunda Risâle-i Nûr’a kanâat edip ba‘zı bid‘akâr hocaların yazdıkları kitâbları okumamak lâzım ve elzemdir. (Risâletü’n-Nûr, zındıkaya karşı hakáik-ı îmâniyyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid‘ata karşı da hurûf ve hatt-ı Kur’ân’ı muhâfaza etmek bir vazífesi iken) …<br />
<br />
Ya‘nî, Risâle-i Nûr’un iki vazífesi vardır.<br />
<br />
Birisi: Îmân hakíkatlerini zındakaya karşı isbât ve müdâfaa etmek.<br />
<br />
Diğeri: Bid‘alara karşı sünnet-i seniyyenin düstûrlarını muhâfaza etmekdir ki, bu bid‘alardan birisi de Latin hurûfudur. O hâlde, Sünnet-i Seniyyenin düstûrlarına teferruát diyerek ihmâlkârlık göstermemek lâzımdır. Sünnet-i Seniyyeye bi’l-fiil ittibâ‘ edilmese de, sünnet-i seniyyenin bütün nev‘lerine bi’n-niyyet, bi’l-kasd tarafdârâne ve iltizâmkârâne tálib olmak ve bid‘alara tarafdâr olmamak şarttır. Yoksa, “talebelik” ünvânını alamaz. Nitekim, müellif (ra) bu hakíkati “Sünnet-i Seniyye Risâlesi”nde şöyle ifâde etmektedir: <br />
<br />
“Sünnet-i Seniyyenin her bir nev‘ıne tamâmen bi’l-fiil ittibâ‘ etmek, ehass-ı havâssa dahi ancak müyesser olur. Ona bi’l-fiil olmasa da, bi’n-niyyet, bi’l-kasd tarafdârâne ve iltizâmkârâne tálib olmak herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibâa mecbûriyyet var. Ve ubûdiyyetteki müstehâb olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günâh olmasa dahi, büyük sevâbın záyiátı var. Tağyîrinde ise, büyük hatá vardır. Ádât ve muámelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ‘ ettikçe, o ádât, ibâdet olur. Etmese itâb yok. Fakat, Habîbulláh’ın âdâb-ı hayâtiyyesinin nûrundan istifâdesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyyette yeni îcâdlar bid‘attır. Bid‘atlar ise,<br />
<br />
 اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دينَكُمْsırrına münâfî olduğu için, merdûddur.”[37]<br />
<br />
 (Hás talebelerden birisi bi’l-fiil hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt-ı Kur’âniyyeye, ilm-i dîn perdesinde te’sîrli bir súrette darbe vuran ba‘zı hocaların darbede isti‘mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o hás talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra îkáz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşâelláh tamâmen kurtuldular.)<br />
<br />
Açıkça görüldüğü gibi, müellif (ra), burada bid‘alardan biri olan Latin hurûfunu okumaktan talebelerini men‘ etmiş ve Latin hurûfuna cevâz veren bir bid‘atkârın kitâbını okuduğu için bir talebesini îkáz etmiştir. Demek, müellif (ra), bid‘alara karşı talebelerini muhâfaza için, ya‘nî talebelerini selef-i sálihînin ve onlara iktidâ eden Ehl-i Sünnet ulemâsının kitâblarında tesbît edilen esâsâta ittibâ‘ etmeleri ve yeni ba‘zı bid‘atkâr hocaların kitâblarını okumamaları için bu makámda, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclarınıza kâfîdir” buyurmaktadır. Yoksa, müellif (ra), hâşâ mu‘temed ulemânın kitâblarını okumaktan men‘ etmemiş; aksine daha evvel de isbât ettiğimiz gibi, o kitâblara mürâcaât etmeye teşvîk etmiştir.  <br />
<br />
Müellif (ra), mu‘teber ulemânın kitâbları ile alâkalı diğer düstûru da şu cümleleriyle ifâde ediyor:<br />
<br />
 (Ey kardeşlerim!) Burada muhátab, yine Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır. Çünkü, bu mektûb onlara yazılmıştır. Umûma hıtáb etmemektedir. Dolayısıyla, bu mektûbu umûma teşmîl etmek hatádır.<br />
<br />
 (Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü‘dür. Hem tahrîb değil, ta‘mîrdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús [mahsúr] bir kısım esâslar ve álî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur.)<br />
<br />
Ya‘nî, müellif (ra) meâlen diyor ki: Diğer mesleklerin ve o mesleklere áid olan hakíkatlerin binler muhâfızı var; cadde-i kübrâ olan Risâle-i Nûr mesleğinin ve o mesleğe áid álî hakíkatlerin muhâfazası ise, bu asırda az bir táifeye mahsús kalmıştır. Bu sebeble, kimseyle mücâdeleye girmeden, kavl-i leyyîn ile hakkı teblîğ edin. Mücâdele ederseniz mağlûb olursunuz. Çünkü, onlar hâkim ve mütecâviz durumdadırlar; biz ise mahkûmuz.<br />
<br />
Müellif (ra), mezkûr cümleleriyle, o mu‘teber kitâbları okumaktan men‘ etmek değil; belki hás talebelerini, bütün mesâílerini o kitâbların mütáleasına hasretmekten men‘ etmiştir. Ya‘nî, bu cümleler iki nokta ile kayıdlıdır.<br />
<br />
Birincisi: Hıtáb, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarınadır. Umûma şâmil değildir. Çünkü, onlar, Kur’ân ve Hadîsi ve dînin zarûriyyâtını biliyorlardı. Zâten bunu gelecek cümleler de tasrîh etmektedir.<br />
<br />
İkincisi: O kitâbları okumaktan nehiy değil; belki mesâílerini onlara hasretmekten men‘ etmiştir. Ya‘nî, bütün himmetinizi onlara vermemek şartıyla ihtiyâc nisbetinde o kitâblara da bakabilirsiniz. Çünkü, daha evvel de beyân edildiği gibi, talebe bir fende, bir ilimde ihtisâs sáhibi olmalı, sâir ma‘lûmâtını o fenne ve o ilme tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır. Müellif (ra),<br />
<br />
a) Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde o hás talebelere tasavvuf ve kelâm ilimlerine bedel kâfî ve vâfî olduğu için -bu ilimlerin zarûriyyâtı müstesnâdır;<br />
<br />
b) Tasavvuf ve kelâm kitâblarının esâsâtını öğrenip tatbîk eden ve muhâfaza eden binlerce insân bulunduğu için;<br />
<br />
c) Buna mukábil kısa ve kolay yol olan Risâle-i Nûr’u okuyan, bilen, mûcibince amel eden ve bu caddeyi muhâfaza edenler az olduğu için;<br />
<br />
d) Üstâda ve Risâle-i Nûr şâkirdlerine tecâvüz edenler hadsiz olduğu için;<br />
<br />
e) Umûma teşmîl súretiyle değil; belki hás talebelerin Risâle-i Nûr’a mesâílerini teksîf etmeleri için yukarıdaki cümleleri söylemiştir.<br />
<br />
Aksi hâlde, Risâle-i Nûr’a mahsús ba‘zı esâslar ve álî hakíkatler kaybolur. Bütün ehl-i kelâm ve erbâb-ı tasavvuf da talebelerine bu husúsu esâs almalarını tavsiye etmişlerdir. Bu, Üstâd Bedîuzzamân (ra)’a hás bir telkín değildir. Gerek tasavvuf, gerek kelâm, gerekse bunların içindeki farklı mesleklerin her birine áid ba‘zı esâslar ve hakíkatler vardır ki, o mesleğin hás sâlikleri onları elde eder ve muhâfaza ederler. Bütün bu esâslar ve hakíkatler,     -yalnız hak olmak şartıyla- Kur’ân’a áid olduğu için, onların muhâfazası ümmete farz-ı kifâyedir. Her meslekte olduğu gibi, Risâle-i Nûr mesleğinde dahi kendine mahsús ba‘zı esâslar ve álî hakíkatler vardır ki; hás talebelerin o esâs ve hakíkatlerde müdakkik olup, onları meleke hâline getirmesi, bunun için de ona kanâat edip mesâísini ona hasretmesi lâzımdır. Tâ ki, müellif (ra)’ın mesleği doğru ve müstekím olarak devâm edip o háslar, başkalarına rehber olabilsinler. Bu hakíkat, talebenin diğer kitâbları okumasının doğru olmayacağı ma‘nâsına gelmez. Belki, kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşayıp mesleğinde sebât etmek ma‘nâsındadır.<br />
<br />
 Talebe, o mu‘teber eserlerden istifâde edip aldığı ma‘lûmâtı mesleği olan Risâle-i Nûr’a tâbi‘ ve mütemmim yapmalıdır. Ayrıca, Risâle-i Nûr’un bahsetmediği ve kendisine bir Müslümân olarak da lâzım olan zarûriyyât-ı dîniyyesini o kitâblardan öğrenmeli ve cemâat içinde o mevzú‘ları da bilen kişiler olmalı ve onlar, Risâle-i Nûr’la berâber bu mevzú‘ları da başkalarına öğretmelidirler.<br />
<br />
Üstâd Hazretlerinin, talebelerine, sâir tasavvuf ve kelâm kitâblarına hasr-ı nazar etmek yerine Risâle-i Nûr ile meşgúl olmalarını emretmesi ve, “Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakíkatler var. O hakíkatlerin intişârına bize ihtiyâcları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyyetli vazífe zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer táifeye mahsús bir kısım esâslar ve álî hakíkatler kaybolmasına vesîle olur”[38] gibi ifâdeleri bu noktadandır. Ya‘nî, diğer eserlerle meşgúl olmak yerine, yeni olan bu mesleğin esâsâtının ta‘lîm ve taallüm ile hıfzına ihtiyâc olduğundan bunda ihtisâs sáhibi olun, kendi mesleğinize hasr-ı nazar edin, demektir. Tâ ki, bu yeni Cadde-i Kübrâ-yı Kur’âniyye açık kalabilsin ve kaybolmadan devâm edebilsin. Yoksa, “Ulemâ-i İslâm’ın eserlerinin size lâzım olan kısımlarını okumayın” demek değildir.<br />
<br />
Bu husús da bilinmelidir ki, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bir müceddid olarak zuhûr ettiğinde, medrese, tekye ve zâviyeler kapatılmıştı; hurûfât değişmiş, Arabca kitâblar yasaklanmıştı; halkın îmânı zedelenmişti. Müellif (ra) tek başına olup yardımcıları pek azdı; hapishánede tecrîd-i mutlakta idi ve bir kitâb bile yanına bırakılmıyordu. Bu şartlar ve zamân ve zemîn nazara alınarak şerh ettiğimiz mektûb okunmalıdır. Aksi hâlde mektûba yanlış ma‘nâlar verilebilir.<br />
<br />
Hem Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri’nin, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, ümmeti yanlış yola sevk eden müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik hakkında yazılan eserlerin okunmaması ile kayıtlıdır. Nitekim, müellif (ra) bu kaydı şöyle ifâde etmektedir:<br />
<br />
 (Meselâ, hâdisât-ı zamâniyye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev‘ıne zemîn ihzâr etmek tarzında, ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.)<br />
<br />
Vehhâbîlik; Muhammed ibn Abdulvehhâb’ın kurduğu bir mezhebdir. Kendisi H. 1111- M. 1699 yılında Necd’de Hureymile kasabasında dünyâya gelmiş, H. 1206- M. 1791 yılında vefât etmiştir. Bu mezheb, eskideki Háricîlik ve Mu‘tezile’nin başka súrette bir tezáhürüdür.<br />
<br />
Melâmîler ise; aslında bunlar mutasavvıflar içinde bir táifedir. İhlâsı muhâfaza etmek için ibâdet ve hayrâtı gizli yapıp, sünnet-i seniyyeye a‘zamî ittibâ‘ ederler ve nâfilelerle fazla meşgúl olurlardı. Melâmîlerin bir kısmı daha vardır ki, onlar da riyâ ve gösterişten kaçınırlar. Fakat, onlar nâfilelerle uğraşmazlar. Farzlara ise dikkat ederler. Herkese tatlı söz söyleyerek güler yüz göstererek kalb kazanmaya çalışırlar; dünyâya ve şan ve şerefe pek rağbet etmezlerdi. Bunlara “kalender” denilir. Nasıl ki, Hacı Bektâş-ı Velî (ks)’nun kurduğu tarîkat ki; o tarîkat, Ehl-i Sünnete bağlı hak bir tarîkat iken, o zâtın vefâtından sonra tahrîf edilerek bugünkü “Bektâşîlik” şeklini almıştır. Aynen bunun gibi, Melâmîliğin aslı sünnete muvâfık iken, daha sonra bozulmuştur. Kendine Melâmî nâmını veren çok kimseler ibâdetlerine dikkat etmez olmuşlardır. Şerîatın ahkâmına ehemmiyyet vermeyerek, “Önemli olan kalb temizliğidir. Elláh’ın ibâdete ihtiyâcı yoktur. İnsânlara fâideli olmak ve onlarla güzel geçinmek en hayırlı ibâdettir” diyerek ahkâm-ı şerîatı terk etmişlerdir.<br />
<br />
İşte şu zamânda da Melâmîlik ve kalenderliğin bir başka nev‘ı ihdâs edilerek bu gibi sözlerle ahkâm-ı İlâhiyyede ta‘vîzler verilmiş ve bid‘alara zemîn hâzırlanmıştır. Zamânımızda bu gibi sözleri, Álem-i İslâm’da pek çok kimselerden duymaktayız. “Ahkâm-ı Kur’âniyye teferruáttır. Bunlar fazla önemli değildir. Önemli olan Elláh’ın zâtına îmândır, amel mühim değildir. Hóşgörü de bir ibâdettir” demek de Melâmîliğin bir başka nev‘ı olduğu unutulmamalıdır. Evet, Melâmîliğin bir nev‘ı, “hóşgörü ve diyalog” nâmı altında bu asırda tezáhür etmiştir.<br />
<br />
Demek, Müellif (ra)’ın mezkûr cümleleri, Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kaleme aldığı İslâmiyyetin rûhuna muhálif düşüncelerini ihtivâ eden eserlerini okumamak hakkındadır. Öyle ise, müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesinden murâdı; Vehhâbîlik ve Melâmîliğin müfrit kısmının kitâblarını okumayın demektir. Yoksa, “Risâle-i Nûr kâfîdir; Ehl-i Sünnet ulemâsının eserlerini okumaya ihtiyâc yoktur” ma‘nâsında değildir. Üstâd Hazretlerinin bu cümlesinden böyle bir ma‘nâyı çıkarmak büyük hatádır.<br />
<br />
Gelecek cümleler, Risâle-i Nûr’un yüksek esâslarından ve álî hakíkatlerinden dört tânesini beyân etmektedir. Ya‘nî:<br />
<br />
a) Esâs-ı velâyet (Ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağáirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek súretiyle Elláh’a yaklaşmak).<br />
<br />
b) Esâs-ı takvâ (Menhiyyâttan ictinâb etmek).<br />
<br />
c) Esâs-ı azîmet (Mümkün olduğu kadar azîmeti esâs tutmak; ruhsatlarla amel etmemek).<br />
<br />
d) Esâsât-ı Sünnet-i Seniyye (Başta hakáik-ı îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyye olmak üzere Sünnet-i Seniyyenin bütün merâtibini evvelâ kalben tasdîk etmek; nevâfîl ve âdâb kısmına gelince elden geldiği kadar ittibâ‘ etmeğe çalışmak).<br />
<br />
 (Risâletü’n-Nûr, gerçi umûma teşmîl súretiyle değil, fakat herhâlde hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyet ve esâs-ı takvâ ve esâs-ı azîmet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniyye gibi ince, fakat ehemmiyyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazífe-i asliyyesidir.)<br />
<br />
Risâle-i Nûr’un mesleği, esâsâtı, ya‘nî altı erkân-ı îmâniyye, beş esâsât-ı İslâmiyye, Kur’ân ve mütevâtir Hadîs’in nassıyla sâbit olan ahkâm-ı İlâhiyyeden tut, tâ en fer‘í mes’elelere kadar müttefekun aleyh olan mesâili ders vermek; teferruáta, ya‘nî mezhebler arasındaki ihtilâflara karışmamaktır.<br />
<br />
Evet, Risâle-i Nûr, cumhûr-i ulemâ tarafından ittifâkla kabûl edilen velâyetin, takvânın, azîmetin ve sünnet-i seniyyenin esâslarını beyân ediyor. Teferruáta, ya‘nî mezhebler arasındaki ihtilâflı mes’elelere girmiyor. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, bir mezhebce kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti değil; bütün mezhebler tarafından ittifâkla kabûl edilen bir velâyeti, bir takvâyı, bir azîmeti veyâ bir sünneti ders veriyor. Müttefekun aleyh olan mes’eleleri tutuyor; teferruáta, ya‘nî mezheblerin ihtilâflarına girmiyor. Meselâ, bir mezhebin sünnet kabûl ettiği bir mes’eleyi; diğer bir mezheb, o konudaki Hadîsi zaíf kabûl edip o mes’elenin sünnet olmadığını kabûl ediyor. İşte Risâle-i Nûr, bu nev‘í ihtilâflara girmeden muttefekun aleyh olan mes’eleler üzerinde tahşîdât yapmış ve o muttefekun aleyh olan mesâili ders vermiştir. “Kader Risâlesi” buna misâl olarak verilebilir.<br />
<br />
Demek, Risâle-i Nûr, teferruáta áid mesâili îzáh etmemiş, bu nev‘í mesâili mezheb imâmlarının ictihâdâtına havâle etmiştir. Belki esâsları, ya‘nî cumhûr-i ulemâca mücma‘ aleyh olan mesâili ders vermiştir.<br />
<br />
 Risâle-i Nûr’un hás şâkirdi, hakíkat-i İslâmiyyenin içinde cereyân edip gelen esâs-ı velâyete, ya‘nî sırr-ı verâset-i Nübüvvete mazhar olur. Ya‘nî, ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, sağáirde ısrâr etmemek ve sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek súretiyle Elláh’a yaklaşır. Risâle-i Nûr mesleğinde nâfilelerle değil; farz ve sünnetlerle Elláh’a yaklaşmak esâstır. Ya‘nî, Risâle-i Nûr’un mesleği, kurb-i ferâizdir; kurb-i nevâfîl değildir. Risâle-i Nûr, müstakil bir tarîkat ve müstakil bir meslek olmayıp, sırr-ı verâset-i nübüvvetle hakíkat-i İslâmiyyet içinde cereyân edip gelen, ya‘nî doğrudan doğruya şerîatın ve sünnet-i seniyyenin içinde bulunan velâyet-i Ahmediyyenin cilvesini göstermektedir. Kısaca, “Tarîkat-ı Muhammediyye”dir. <br />
<br />
Bu sebeble, esâsât-ı sünnet-i seniyyeye ittibâ‘ etmek ve Ehl-i Sünnet ulemâsının tesbît ettiği o esâsâtı bid‘alara karşı muhâfaza etmek, Risâle-i Nûr’un vazífesidir. Buna binâen, Risâle-i Nûr’da altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyye başta olmak üzere, sünnet-i seniyyenin esâsâtı ve onları muhâfaza etmenin ehemmiyyeti beyân edilmiş ve başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere müctehidîn-i izámın icmâ‘ ettiği bir sünneti inkâr etmenin, belki basite almanın dalâlet-i azíme olduğu, “Bahtiyâr odur ki, bu ittibâ-ı Sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittibâ‘ etmeyen, tenbellik eder ise, hasâret-i azíme; ehemmiyyetsiz görür ise, cinâyet-i azíme; tekzîbini işmâm eden tenkíd ise, dalâlet-i azímedir”[39] cümleleriyle îzáh edilmiştir. Teferruát denilen mezhebler arasındaki ihtilâflara girilmemiştir. Belki müellif (ra), Kur’ân ve Hadîs’te bedâheten îzáh edilen ve dört mezhebin, belki on iki hak mezhebin ittifâkı olan esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi isbât ederek o esâsâtın hikmet ve güzelliklerini göstermiş; bid‘aların çirkinliğini de gáyet kuvvetli ve tafsílli bir súrette beyân etmiştir. Ezcümle;<br />
<br />
“On Birinci Lem‘a” olan “Mirkátü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazi’l-Bid‘a Risâlesi”nde, “Yirmi Yedinci Söz” olan “İctihâd Risâlesi”nde ve “Yirmi Dokuzuncu Mektûb” un “Altıncı ve Yedinci Kısım”larında bu mevzú‘lar çok güzel bir şekilde anlatılmıştır. Husúsan “Tesettür Risâlesi”nde “çarşaf”, bid‘alara karşı müdâfaa edilmiş; “İktisâd Risâlesi”nde sünnet-i seniyyenin en mühim esâsı olan iktisád emredilmiş, isrâfın zararları açıklanmış; “Hikmetü’l-İstiáze Risâlesi”nde ehli bid‘anın bâtıl fikirleri reddedilip, sünnetin düstûrlarının hakkániyyeti isbât edilmiş ve ehl-i îmân, sünnet-i seniyyenin kal‘asına sığınmaya da‘vet edilmiştir. Hem yine Risâle-i Nûr’da, “Arabî ezân, kámet ve hutbe” gibi şeáir-i İslâmiyye isbât edilip onların yerine ikáme edilmek istenen bid‘alar reddedilmiş ve şeáirden olan hatt-ı Kur’ânî müdâfaa edilmiştir. Kur’ân’ın yerine tercümelerinin ikáme edilemeyeceği isbât edilmiştir. Daha bunlar gibi sünnet-i seniyyenin esâsâtını bid‘alara karşı müdâfaa eden o kadar îzáhat vardır ki, Risâle-i Nûr, hep bu minvâl üzerine gidiyor ve bunun için yazılmıştır denilse yeridir.<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr’da yukarıda bir kaç misâlini zikrettiğimiz amel-i sálihe taalluk eden bir çok sünnetin esâsâtını muhâfaza ve o sünnetlere muhálif bid‘aları reddettiği gibi; sünnet-i seniyyenin îmâna taalluk eden “haşr-i cismânî, tevhîd-i hakíkí” gibi pek çok esâsâtını isbât ve haşr-i cismânîyi reddeden ve “ukúl-i aşere” veyâ “erbâbü’l-envâ‘” gibi bâtıl fikirleri kabûl eden ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefenin o nev‘í fikirlerini de reddetmiştir.<br />
<br />
Bedîuzzamân Hazretleri sünneti seniyyenin bütün düstûrlarını, hattâ en küçük âdâbını dahi müdâfaa ve muhâfaza etmiştir. Sünnetin amele taalluk eden düstûrlarına -hâşâ- “Bunlar teferruáttır, ehemmiyyetli değildir” dememiştir. Çünkü, müellif (ra)’ın “esâsât-ı sünnet-i seniyye” şeklinde ta‘bîr ettiği mücma‘ aleyh sünnet-i seniyyelere teferruát denilmez. Teferruát denilen şey, mezhebler arasındaki ihtilâfdır ve Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bu teferruát kısmıyla meşgúl olmamıştır.<br />
<br />
Hem esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi ehl-i bid‘aya karşı müdâfaa ettiği “Yirmi Dokuzuncu Mektûb”un “Altıncı Kısmı”nda, neden bu eseri yazdığını şu cümleleriyle beyân etmiştir:<br />
<br />
“İstikbâlde gelecek nefret ve tahkírden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Ya‘nî, ‘Tûh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zamân, yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyâhúd silmek için yazılmıştır.”<br />
<br />
 (Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.) Şu zamânda ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeyi bahâne ederek, “Zarûret vardır; hâdisât böyle gerektiriyor” veyâ “Zamân değişti; eski müctehidlerin fetvâlarıyla hareket edemeyiz” diyerek zamân-ı sahâbeden beri gelen ve müctehidîn-i izámın tesbît ettiği kavâid-i sünnet-i şerîatı tahrîb etmek isteyenlere karşı azîmet ve takvâyı ve cumhûr-i ulemânın caddesini iltizâm etmek; böylece hakíkat-ı İslâmiyyet içindeki esâs-ı velâyet olan velâyet-i Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza etmek Risâle-i Nûr’un vazífesidir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, müctehidîn-i izâmın tesbît ettiği ittifâklı mes’eleleri müdâfaa ve muhâfaza edip onları esâs alıyor. Sevk-ı zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez. Çünkü, zarûret meşrû‘ yoldan gelirse harâmı helâl eder. Fakat, zarûret dedikleri şey, şu zamânda beşerin sû-i ihtiyârından ve gayr-ı meşrû‘ yoldan gelmektedir. Hem zarûret, şerîatta ölüm, şiddetli darb veyâ bir uzvun kesilmesi gibi zarûretlerdir. Bu asırda ise, dünyâyı âhirete tercîh etmek bir esâs hâline geldiğinden, bu zamânda yaşayan insânlar, zarûret bahânesiyle en küçük bir menfaat-ı dünyeviyyeyi dînin büyük bir mes’elesine tercîh etmekte ve bunun için ba‘zı ruhsat-ı şer‘ıyyeleri sû-i isti‘mâl etmektedirler. Onun için, Risâle-i Nûr’un hás şâkirdleri, takvâ ve azîmeti esâs tutarak bid‘at ve dalâlete karşı esâsât-ı sünnet-i seniyyeyi muhâfaza etmelidirler.<br />
<br />
Risâle-i Nûr’un hás talebeleri Üstâdları gibi mücma‘ aleyh olan mes’eleleri muhâfaza ederler; ihtilâflı mes’elelerde ise ruhsat tarafını değil, azîmet tarafını tutarlar. Ya‘nî, cumhûrun re’yiyle amel ederler, zarûret olmadıkça fetvâlarla amel etmezler. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve onun sádık şâkirdleri olan Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mehmed Feyzi gibi zevât-ı áliyye hep böyle yaşadılar, ruhsatla değil azîmetle amel ettiler. Meselâ;  <br />
<br />
a)      Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve bu zevât-ı áliyye,<br />
<br />
اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللهِ diyerek kimseden hediye almamışlar,<br />
<br />
b) Siyâsete girmemişler,<br />
<br />
c) İktisádla yaşamışlar, zarûret mikdârı yemiş içmişler,<br />
<br />
d) Gece namâzını terk etmemişler,<br />
<br />
e) Üstâd Hazretleri bugünkü tarzda elbise giymemiş, sarığını açmamış,<br />
<br />
f) Bedîuzzamân Hazretleri vesîka almak için devlete mürâcaât etmemiş, Húrşîd Paşa’ya boyun eğmemiş, Nikola Nikolaviç’e karşı ayağa kalkmamış, hîç bir siyâsîye ta‘vîz vermemiş, yazdığı bütün mektûblarda siyâsîleri şerîata da‘vet etmiş,<br />
<br />
g) Üstâd Hazretleri harâma nazar etmemiş, yalnız harâm-ı nazar bir def‘a vukú‘ bulmuş, o da gece namâzını kaçırmasına sebeb olmuş,<br />
<br />
h) Üstâd Hazretleri paraya elini sürmemiş, Hacı Hulûsí Bey de üzerinde para bulunduğu hâlde namâz kılmamıştır.<br />
<br />
Bunlar gibi mes’eleler, Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî ve onun hás talebelerinin ruhsatlarla değil, azîmetle amel ettiklerini göstermektedir. Hâşâ, bunlar, ehemmiyyetsiz görülecek mes’eleler değildir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki; Risâle-i Nûr, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin yaşadığıdır.<br />
<br />
Hulâsa: Şerh ve îzáhını yaptığımız Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin bu mektûbu mutlak değil; pek çok kayıdlarla mukayyeddir:<br />
<br />
1) Bu mektûbun muhátabı, Risâle-i Nûr talebelerinin hásları olan sáhib ve vârisleri ve háslarının hásları olan erkân ve esâslarıdır. Umûma hıtáb eden bir mektûb değildir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi gibi záhirî ilim noktasında tekâmül eden saff-ı evvel talebelerine, ilm-i hakíkat noktasında tekâmül ederken ve tasfiye-i zihinde bulunurken muvakkat bir zamân için, ya‘nî záhirden hakíkate geçinceye kadar, “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” buyurmuştur. Ancak, bu hâl muvakkat bir zamâna mahsústur, devâmlı değildir.<br />
<br />
2) Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor. Ya‘nî, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husúsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor.<br />
<br />
3) Müellif (ra)’ın, “Risâletü’n-Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyyedir” cümlesiyle mukayyeddir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, kendi konusu olan hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husúsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir, demektir.<br />
<br />
4) Îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmak cihetinde Risâle-i Nûr, Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine bedel kâfîdir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor.<br />
<br />
5) Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri’nin, “Risâletü’n-Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfî geliyor, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor” cümlesi, müfrit Vehhâbîlik ve müferrit Melâmîlik gibi ümmeti yanlış yola sevk eden ehl-i bid‘a ve ehl-i felsefenin bid‘a-âlûd eserlerini okumamak ile kayıtlıdır. <br />
<br />
﻿﻿(Kaynak: Reddü'l-Evhâm, s. 257-300)<br />
<br />
<br />
<br />
[1] Kastamonu Lâhikası, s. 78.<br />
<br />
[2] Sünûhât, Kur’an’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası, s. 33.<br />
<br />
[3] Nahl Sûresi, 16:103.<br />
<br />
[4] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 11. Nükte, s. 59.<br />
<br />
[5] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhâs, 4. Mes’ele, s. 355-356.<br />
<br />
[6] Mektûbât, 29. Mektûb, 6. Risâle Olan 6. Kısım, 5. Desîse-i Şeytâniyye, s. 457.<br />
<br />
[7] Barla Lâhikası, s. 272.<br />
<br />
[8] Barla Lâhikası, s. 352.<br />
<br />
[9] Sözler, 27. Söz, İkincisi, s. 506-507.<br />
<br />
[10] Muhâkemât, 1. Makale, 1. Mes’ele, s. 56-57.<br />
<br />
[11] Sözler, 33. Söz, 30. Pencere, s. 726.<br />
<br />
[12] Sözler, 27. Söz, Hátime, s. 514.<br />
<br />
[13] Emirdağ Lâhikası, c. 1, s. 119-120.<br />
<br />
[14] Mektûbât, 4. Mektûb, s. 20.<br />
<br />
[15] Barla Lâhikası, s. 271.<br />
<br />
[16] Barla Lâhikası, s. 255.<br />
<br />
[17] Barla Lâhikası, s. 378.<br />
<br />
[18] Barla Lâhikası, s. 263.<br />
<br />
[19] Barla Lâhikası, s. 321.<br />
<br />
[20] Barla Lâhikası, s. 380.<br />
<br />
[21] Barla Lâhikası, Mukaddeme, s. 8.<br />
<br />
[22] Barla Lâhikası, s. 26.<br />
<br />
[23] Emirdağ Lâhikası 2, s. 118; Nûrun İlk Kapısı, s. 11-12.<br />
<br />
[24] Emirdağ Lâhikası 2, s. 73; Nûrun İlk Kapısı, s. 53.<br />
<br />
[25] Târîhçe-i Hayât, İlk Hayâtı, s. 43.<br />
<br />
[26] Târîhçe-i Hayât, İlk Hayâtı, s. 32.<br />
<br />
[27] Şuá‘lar, 1. Şuá‘, 2. Suâl, 21. Âyet, s. 582.<br />
<br />
[28] Muhâkemât, 6. Mukaddeme, s. 24.<br />
<br />
[29] Mektûbât, 29. Mektûb, 6. Risâle Olan 6. Kısım, s. 425.<br />
<br />
[30] Barla Lâhikası, 271. Mektûb.<br />
<br />
[31] Barla Lâhikası, s. 263.<br />
<br />
[32] Kastamonu Lâhikası, s. 199.<br />
<br />
[33] Barla Lâhikası, s. 352.<br />
<br />
[34] İşârâtü’l-İ‘câz, Tenbîh, s. 6.<br />
<br />
[35] Târîhçe-i Hayât, s. 668.<br />
<br />
[36] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, 31, s. 505.<br />
<br />
[37] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 8. Nükte, s. 50.<br />
<br />
[38] Kastamonu Lâhikası, s. 77.<br />
<br />
[39] Lem‘alar, 11. Lem‘a, 11. Nükte, s. 54.<br />
<br />
 ]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Sep 2021 12:48:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/09/risale-i-nur-her-seye-kafi-midir-3110.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şahs-ı ma‘nevî ne demek?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/sahs-i-ma-nevi-ne-demek-77683</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/sahs-i-ma-nevi-ne-demek-77683</guid>
                <description><![CDATA[﻿Şahs-ı ma‘nevî mefhûmu ne demektir ve onu temsîl eden kimlerdir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
Risâle-i Nûr’da geçen şahs-ı ma‘nevîden murâd, hakíkat-i Muhammediyye (asm)’dır. Şahs-ı ma‘nevî, Resûl-i Ekrem (sav)’in kendisidir. Ve sâir peygamberân-ı izámın hakíkatidir. Bizler ise ümmet-i Muhammediyye (asm)’ı sâhil-i selâmete çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyyedeki hademeleriz. O geminin kaptanı ise Resûl-i Ekrem (sav)’dir. Biz o geminin bir dümencisi olsak ne mutlu.<br />
<br />
Hádimü’l-Kur’ân olan bu abd-i áciz, rehber değil; belk-i o şahs-ı ma‘nevînin -Cenâb-ı Hak kabûl ederse bir dümenci neferi, bir hizmetçisidir.<br />
<br />
Evet, üstâd hazretleri, ““İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zálarıyız; ve hayât-ı ebediyye içindeki saádet-i ebediyyeyi netîce veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz; ve sâhil-i selâmet olan Dârü’s-Selâm'a ümmet-i Muhammediyye (asm)’ı çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyyede çalışan hademeleriz”[1] buyurarak, o şahs-ı ma‘nevînin, insân-ı kâmil olan Resûl-i Ekrem (sav) olduğunu ve o geminin kaptanı da o zât-ı risâlet olduğunu beyân etmiştir. Başta kendisi olmak üzere Risâle-i Nûr talebelerinin ve ümmet-i Muhammediyyenin ise, o insân-ı kâmilin a‘záları ve o geminin hademeleri olduğunu ifâde etmiş ve böyle kabûl etmiştir. Öyle ise, bizim vazífemiz de hademeliktir.<br />
<br />
Hádimü’l-Kur’ân olan bu abd-i ácizin bir da‘vâsı yoktur. Dümencilikle, Kur’ân’ın hádimliğiyle iftihár eden bir abd-i ácizim. Kimse benimle uğraşmasın, benim de kimsenin şahsıyla bir da‘vâm ve uğraştığım da yoktur.<br />
<br />
Şahs-ı ma‘nevî bugüne kadar yanlış anlatılmış, yanlış anlaşılmıştır.<br />
<br />
Şahs-ı ma‘nevî, kitâb ve sünnetin hakíkatidir. Onsuz olamaz. Öyle ise, kitâb ve sünnete tâbi‘ olmayan, o şahs-ı ma‘neviyyeye a‘zá ve o gemide hádim olamazlar.<br />
<br />
Biz şahs-ı ma‘nevînin dümencisiyiz, da‘vâmız budur. İmâmlık, kutubluk, mehdîlik, gavslık gibi bir da‘vâmız yoktur ve olamaz.<br />
<br />
Türkiye’de 1960’dan beri bir propaganda başlatıldı. “Herkes maddî şahs-ı müşahhastır” dediler. “Hacı Hulûsí Bey, Mehmed Feyzi Efendi ve Üstâd’ın eski talebeleri, Sıddık Süleymân, Hüsrev Efendi, Bekir Ağa gibi zâtlar birer şahs-ı müşahhastırlar. Bunlar Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini temsîl etmiyorlar, şahs-ı ma‘nevî değiller. Binâenaleyh, bu maddî şahısların peşinden gidilmez, onlara ittibâ‘ edilmez” dediler. “Altı veyâ dokuz kişi olarak bizler ise Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsini temsîl etmekteyiz. Üstâd ise mehdîdir, onun şahs-ı ma‘nevîsi olan bu altı kişi bütün dünyâyı fethedecek” inancını yerleştirdiler. Dolayısıyla, bu altı kişiye ittibâ‘ edilecek. Bunları kabûl etmeyenler, tâbi‘ olmayanları ise tekfîr veyâ tadlîl ile ittihâm ettiler. Gizli bir el bu tezgâhı kurdu. İşte bu inançla bütün Risâle-i Nûr dâiresini ve Müslümânları perîşân ettiler.<br />
<br />
Hâlbuki, şahs-ı ma‘nevîden murâd, bu değil. Belki hidâyetin şahs-ı ma‘nevîsi şudur: Nasıl ki, başta şeytán olmak üzere Kábil, Nemrûd, Firavn, Şeddâd ve hâkezâ bütün ehl-i dalâletin bir şahs-ı ma‘nevîsi vardır. Ve her asırda da onların mümessilleri vardır. Öyle de, hidâyetin de; başta hakíkat-i Muhammediyye, Risâlet-i Muhammediyye olmak üzere bütün peygamberân-ı izámın da, nübüvvetin de bir şahs-ı ma‘nevîsi vardır. O şahs-ı ma‘nevî, en başta, en hakíkí insân-ı kâmil olan hakíkat-i Muhammediyye (asm)’dır.<br />
<br />
Demek, hidâyetin şahs-ı ma‘nevîsi, bir şahıs ya da birkaç eşhás veyâ bir cemâatin teşekkül etmesinden meydâna gelen şahıslar değildir. Belki hidâyetin şahs-ı ma‘nevîsi, başta Resûl-i Ekrem Hz. Muhammed-i Arabî (asm) olmak üzere, bütün peygamberlerin hakíkatidir. Bunların başı da hakíkat-i Muhammediyye’dir. O zât-ı Ahmediyye (asm) diridir, ölmemiştir. Bu küre-i Arz’da devâmlı onu temsîl edecek bir nûrânî cemâat veyâhut da bir şahıs vardır. O şahıs ise hádimdir. O cemâat da hádimdir, makám sáhibi değildir. Şahs-ı ma‘nevî, zât-ı risâletin kendisidir. Beşeriyyeti ölmüş, nübüvveti devâm eder. Risâlet-i ma‘neviyyesi devâm etmektedir. Şahs-ı risâlet öldü, ma‘nevî risâlet ise devâm eder. Onun devâmı kıyâmete kadar gider. İşte, Risâle-i Nûrda geçen “şahs-ı ma‘nevî”den murâd, o hakíkat-i Muhammediyye’dir. O en son makámdır.<br />
<br />
İşte, her müstakím; kitâb ve sünnete ittibâ‘ eden her ferd-i mü’min; o şahs-ı ma‘nevînin bir hizmetçisidir. Bir a‘zásı hükmündedir. Kim ne kadar yapabildiyse o kadar hissedâr olur. Ba‘zan bir tek kişi o şahs-ı ma‘nevîyi temsîl eder, onun hádimi olur. Meselâ İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî, Mevlânâ Hálid-i Bağdâdî, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri gibi zevât-ı áliyyeler, o şahs-ı ma‘nevîyi zamânlarında temsîl etmişler ve ona hádim olmuşlardır. Ve hâkezâ…<br />
<br />
Demek, şahs-ı ma‘nevî ne bir şahıstır, ne altı şahıstır, ne de bir cemâattir. Belki şahs-ı ma‘nevî, Hakíkat-i Muhammediyye (sav)’dir ve sâir peygamberân-ı izámın hakíkatleridir. Kim ki, kitâb ve sünnete tâbi‘ olursa bu şahs-ı ma‘nevînin hádimidir. “Altı kişi veyâ dokuz kişi olduysa şahs-ı ma‘nevîdir. Şahs-ı ma‘nevîyi teşkîl eden yalnız bu altı kişidir. Bunlara ittibâ‘ edilmelidir ve bunların peşinden gidilmelidir. Bunların dışında kalanlar ise maddî müşahhastırlar, onların arkasından gidilmez ve onlara ittibâ‘ edilmez” diye olan bu da‘vâ yanlıştır. Böyle bir olay yoktur. Böyle bir i‘tikád Kur’ân’ın hakíkatıyla, Risâle-i Nûr’un hakíkatıyla kábil-i tevfîk değildir.<br />
<br />
Şurada ciddî bir hatá, bir yanlış vardır; Risâle-i Nûr dâiresine girmiştir. Bu hatádan dönülmeli; bu yanlış, Kur’ân ve sünnetle tashîh edilmelidir.  <br />
<br />
Risâle-i Nûr dâiresine girmiş olan bütün bu yanlışların ve hatáların düzelmesini rahmet-i İlâhiyyeden ve eltáf-ı hafiyye-i İlâhiyyeden niyâz ederiz.<br />
<br />
<strong>Bir Hádimü’l-Kur’ân (29.10.2019)<br />
<br />
[1] Lem’alar, 21. Lem’a.</strong><br />
 ]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Aug 2021 10:50:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/08/sahs-i-ma-nevi-ne-demek-5767.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hz. Mehdî, siyâseti tam dindâr İsevîlere bırakacaktır, cümlesinin izahı</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hz-mehdi-siyaseti-tam-dindar-isevilere-birakacaktir-cumlesinin-izahi-77610</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hz-mehdi-siyaseti-tam-dindar-isevilere-birakacaktir-cumlesinin-izahi-77610</guid>
                <description><![CDATA[﻿Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın neşredilmeyen bir mektûbunda geçen, “Hz. Mehdî, siyâseti tam dîndâr Ísevîlere bırakacaktır” ifâdesinin şerh ve îzáhı hakkındadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
Daha evvel isbât ettiğimiz gibi, Âhirzamânda Ísevîlerden büyük bir cemâat İslâmiyyeti kabûl edecek, Müslümânlar ve İslâmiyyeti kabûl eden bu Ísevî cemâat ittifâk ederek Hz. Ísâ (as)’ın riyâseti altında, dînsizliği ve inkâr-ı ulûhiyyet fikrini, ya‘nî Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyyet sıfatından gelen ahkâm-ı İlâhiyyeyi inkâr etme fikrini álemde yayan Deccâliyyeti ma‘nen öldürecekler. Bu sırra işâret için Resûl-i Ekrem (asm) fermân etmiş ki; “Hz. Ísâ (as) gelecek ve şerîatımla amel edecek.” Ve yine fermân etmiş ki: “Hz. Ísâ (as) namâzda Mehdî’ye tâbi‘ olacak.” Bu hadîs-i şerîflerin sarîhî ma‘nâları, Hz. Ísâ (as)’ın şahsen nüzûlünün kat‘í olduğunu gösterdiği gibi; işârî ma‘nâlarıyla da Ísevîlerden bir cemâatin İslâmiyyete tâbi‘ olacağını ve şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edeceğini haber veriyor.<br />
<br />
Hem bunlar ve bu meâlde olan hadîslerden anlaşılıyor ki, Hz. Ísâ (as) nüzûl ettiği zamân Devlet-i İslâmiyyenin başında Hz. Mehdî bulunacak, Hz. Ísâ (as) ise şerîatın tatbîkınde ona kuvvet verecek ve destek olacaktır. Onun için, mukarreb ve havâsları háric, umûm halk onun hakíkí Ísâ (as) olduğunu bilmeyecektir. Hakíkatte bir resûlün, bir veliye tâbi‘ olması mümkün olmadığı için, siyâsette asıl hâkim Hz. Ísâ (as) olacaktır. Ya‘nî, halîfe Hz. Mehdî olacak ve záhirde o hükmedecek; fakat hakíkatte siyâset dâiresinde hükmedecek ve Hz. Mehdî’ye ta‘lîmât verecek Hz. Ísâ (as) olacaktır. Ya‘nî, şerîat-ı Muhammediyye (asm), mürûr-i zamânla muharrib Süfyâniyyet ve Deccâliyyet komiteleri tarafından çok tahrîbâta uğradığından dolayı, şerîatın bütün álemde tatbîkı ancak ma‘nevî bir güç ile olabilir. O ma‘nevî güç de ancak peygamberlerde olur. İşte, Hz. Ísâ (as)’ın Âhirzamânda nüzûlünün bir hikmeti de budur. Hz. Ísâ (as), mürûr-i zamânla pek çok tahrîbâta ma‘rûz kalan şerîat-ı Muhammediyye (asm)’ı, hîç bir mezhebe bağlı kalmadan, mezheblerin hulâsasını tesbît ederek tasfiye edecektir.<br />
<br />
Hem bu hadîsler işârî ma‘nâsıyla haber veriyorlar ki, Deccâl’le muhârebede ve onun temsîl ettiği küfr-i mutlakla mücâdelede her ne kadar Hz. Mehdî ve ona tâbi‘ olan Müslümânlar çok büyük gayret ve hizmet gösterecekler. Fakat, tamâmen muvaffakıyyet Hz. Ísâ (as)’a müyesser olacak ve Hazret-i Ísâ (as) en büyük kuvveti de Ísevîlerden Müslümân olan o mücâhid táifeden alacaktır.<br />
<br />
Evet, hadîs-i şerîfler müjde vermektedir ki, Hz. Mehdî’nin zuhûrundan önce şark tarafından bir nûr zuhûr edip, şarktan gelen o mücâhid Müslümânlar, Hz. Mehdî’ye zemîn hâzırlayacaklar; Hz. Ísâ (as)’ın nüzûlünden önce de garb tarafından bir nûr zuhûr edip İslâmiyyete kuvvet verip Hz. Ísâ (as)’a zemîn hâzırlayacaklardır. Bu noktaya, ya‘nî Avrupa’dan İslâmiyyetin zuhûr edeceğine işâret için Üstâd Bedîuzzamân (ra), Osmânlı Devletinin son devirlerinde şöyle demiştir:<br />
<br />
اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَالْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا <br />
<br />
<br />
“Osmânlı hükûmeti, Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyyete hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak.”[1]<br />
<br />
İşte, Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın “Hz. Mehdî, siyâset dâiresini Ísevî rûhânîlerine teslîm eder” sözünün ma‘nâsı budur. Ya‘nî, “Hz. Mehdî, her ne kadar záhiren Devlet-i İslâmiyyenin halîfesi ise de, hakíkatte devletin hâkimi Hz. Ísâ (as)’dır ve onun en ehemmiyyetli ordusu da Ísevîlerden Müslümân olan táife-i mücâhidîndir” demektir. Yoksa, hâşâ bin kere hâşâ, Hz. Mehdî şerîatı tatbîk etmeyecek, Hıristiyanlara, “Siyâset álemi sizindir” deyip siyâset álemini “bugünkü Hıristiyanlara” teslîm edecek demek değildir. Aksi hâlde bu, Kur’ân’ın ve şerîat-ı Muhammediyyenin tamâmen nesh ve ilgásı demek olur ki -hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ- Şeytán dahi bunu da‘vâ edemez. Zâten hadîs sarâhaten bildiriyor ki: “Ísâ (as) şerîat-ı Muhammediyye (asm) ile amel edecektir.”<br />
<br />
 (Kaynak: Reddu’l-Evham, s. 167-168)<br />
<br />
[1] Emirdağ Lâhikası, c. 2, s. 112; Arabî Hutbe-i Şâmiyye’nin Mukaddimesi.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Aug 2021 09:39:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/08/hz-mehdi-siyaseti-tam-dindar-isevilere-birakacaktir-cumlesinin-izahi-2043.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&#039;Hak meslek&#039;ten murâd nedir?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/hak-meslek-ten-murad-nedir-77489</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/hak-meslek-ten-murad-nedir-77489</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
﻿Ma‘lûm ecnebî komite tarafından sû-i isti‘mâl edilen ve te’vîlât-ı fâside ile te’vîl edilip yanlış ma‘nâ verilen mes’elelerden birisi de şudur:    <br />
<br />
    Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri “Uhuvvet Risâlesi” isimli eserinde, Müslümânlar arasındaki uhuvveti te’sîs sadedinde şöyle demiştir:<br />
<br />
“Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur.”[1]<br />
<br />
Hem yine “Yirminci Lem‘a” olan “İhlâs Risâlesi”nde de aynı ma‘nâda olarak şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Haklı her meslek sáhibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, ‘Mesleğim haktır,’ yâhúd ‘daha güzeldir’ diyebilir. Yoksa, başkasının mesleğinin haksızlığını veyâ çirkinliğini îmâ eden, ‘Hak yalnız benim mesleğimdir’ veyâhúd ‘Güzel benim meşrebimdir’ diyemez olan insáf düstûrunu rehber etmek.”[2]<br />
<br />
İşte, Risâle-i Nûr’da bir kaç yerde daha zikredilen şu düstûr, Ehl-i Sünnet içindeki hak meslek ve mezheb sáhibleri hakkında cârî olan, ve Müslümânların uhuvvet ve ittifâklarını te’mîn eden, ve hak ve hakíkatin ve ihlâsın iktizá ettiği bir insáf düstûru iken; ma‘lûm ecnebî komite tarafından sû-i isti‘mâl edilmiş ve bu düstûrdaki kayıdlar nazar-ı i‘tibâra alınmadan ve edille-i şer‘ıyye mihenk yapılmadan yanlış ma‘nâ verilerek, şu ânda Álem-i İslâm içindeki cemâatlerin farklı farklı mesleklerine teşmîl edilmiştir.<br />
<br />
Maalesef, şu zamânda Álem-i İslâm içinde biribirinden farklı cemâatler, ayrı ayrı meslekler türemiş; herkes kendi görüşüne ve hevâsına göre bir usûl, bir meslek tutmuş; kimi particiliği kendine meslek edinmiş, partiyle ve demokrasi ile dîne hizmet edeceğim demekte; kimi ırkçılığı meslek edinmiş, ırkçılıkla dîne hizmet etmek düşüncesinde; kimi mektebler açarak, tabîat felsefesine dayanan dersleri insânlara öğretmekle İslâm’ı yücelteceğini düşünmekte; kimi zekât ve fitreleri vakıflara toplayıp dilencilik yapmakla İslâm’ı azîz edeceğim demekte; kimi de susarak, halka bir şey anlatmadan insânları terbiye ve irşâd etmeye çalışmakta, böyle olduğu hâlde etbâı tarafından ehl-i velâyet tanınmaktadır. Daha bunlar gibi nice bid‘aya dayanan farklı meslek ve meşrebler Álem-i İslâm’da çıkmış ve hâlâ da çıkmaya devâm etmektedir.<br />
<br />
Dîn nâmına ortaya çıkan ba‘zı insânlar, hizmetlerini bid‘at ve hurâfeler üzerine binâ edip hak olan Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâya muhálif bir çığır açıyor ve halkı orada topluyorlar veyâ günâhları ibâhe edip Müslümânlara, “Gelin, günâhta ittifâk edelim” diyorlar. Hâlbuki, Dîn-i Mübîn-i İslâm’a bid‘alarla değil; sünnet-i seniyye dâiresinde hizmet edilir. İttifâk, günâhları ibâhe etmekde değil; ancak “birr ve takvâ” dâiresinde olabilir. Bir kimse bir şeyin harâmiyyetine inandığı hâlde onu işlese, günâhkâr olur. Tevbe etse, Elláh onu mağfiret eder. Fakat, günâhları ibâhe ederek veyâ bid‘aları îcâd ederek dîne hizmet edenler, neûzü billâh dalâlet çukuruna sukút ederler.<br />
<br />
Demek, harâm olduğunu bildiği hâlde nefis ve şeytána uyup günâh işlemek ayrıdır. Bu insânın affı ümîd edilir. Dîn nâmına günâhları ibâhe etmek ve bid‘aları îcâd etmek de bütün bütün ayrıdır. Böyle bir insân, Elláh’ın dînini tahrîf ettiği için, Elláh’ın azâbından kendisini kurtaramaz.<br />
<br />
Ma‘lûm ecnebî komite, Üstâd’ın mezkûr cümlelerini bâtıl bir súrette te’vîl edip, sanki Üstâd Bedîuzzamân, şu zamândaki cemâatleri ve onların mesleklerini kasdediyormuş gibi ma‘nâ ederek, “Her cemâat, kendi mesleğine ‘hakdır ve daha güzeldir’ diyebilir, fakat ‘hak ve güzel olan yalnız benim mesleğimdir’ diyemez. Kimse kimseye karışmamalıdır, bu yeni mesleklerin hepsi de güzeldir” diyerek Müslümânları aldatmaya çalışmakta ve Álem-i İslâm arasına ihtilâfât ve fitne atıp Kur’ân ve hadîsi tahrîf etmeye ve muharrif cemâatleri Álem-i İslâm’a sokmaya gayret etmekte ve buna da Üstâd Bedîuzzamân’ıálet etmektedir.<br />
<br />
Hâlbuki, Üstâd’ın zikrettiği bu düstûrun, zamânımızdaki meslek ve meşreblerle hîç bir alâkası yoktur. Üstâd’ın mezkûr cümlelerinde zikrettiği meslekten murâdı, Ehl-i Sünnet’in müctehid ulemâsının meslekleridir. Kur’ân ve hadîsin muhkemâtı bellidir. Nazarî fürûátta da Ehl-i Sünnetin müctehid imâmlarının ictihâdları bellidir. Hak meslek ve meşrebler, sâdece Ehl-i Sünnet’in müctehid imâmlarının Kur’ân ve hadîsden istinbât ettikleri mesleklerdir. Bu zamân, ictihâd zamânı olmadığı ve ictihâda ehliyyetli kimse de bulunmadığı için, herkesin Ehl-i Sünnet’in müctehid imâmlarını taklîd etmesi lâzımdır. O hâlde, hîç bir Müslümânın, müctehid imâmların gösterdikleri mesleklerden başka mesleği olamaz. O hâlde, yeni îcâd edilen bütün bu meslekler bâtıldır ve Üstâd’ın bu sözlerinde bahsi geçen “hak meslek”ten murâd, Ehl-i Sünnet’in müctehid imâmlarının mesleğidir. Demek, bu düstûr, Ehl-i Sünnet’in hak mezhebleri arasındaki ictihâdî ihtilâflarla alâkalıdır, -hâşâ- bugünkü bâtıl mesleklerle hîç bir alâkası yoktur.<br />
<br />
Evet, dikkat edilirse görülecektir ki, Üstâd Hazretleri birinci cümlede, “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit” diyerek ve ikinci cümlede de, “Haklı her meslek sáhibinin” buyurarak kayıd koymuş ve bu kayıd vâsıtasıyla şu düstûrun, hak mezhebler arasında cârî olan ve “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” hadîsiyle ifâde edilen ictihâdlardaki müsbet ihtilâf hakkında geçerli olduğunu, yoksa şu ândaki cemâatler ve onların ayrı ayrı meslekleriyle alâkalı olmadığını sarâhaten ifâde etmiştir. Çünkü, metinde “hak” ta‘bîri geçiyor. Hak ise, Kur’ân, Hadîs, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâdır. Bundan başka hak yoktur. Kur’ân, Hadîs, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâya muhálif olan şey ise bâtıldır. O hâlde, hak mezheblerin müctehidleri arasındaki meslek ihtilâfının ve ayrı ayrı ictihâdların hepsi de haktır ve güzeldir. Şu ânda müctehid olmadığından dolayı, her bir Müslümân, hak olan bir mezhebe ittibâ‘ etmeli, yeni bir meslek çıkarmamalıdır. Bir Müslümân herhangi bir hak mezhebe ittibâ‘ etse, o vakit mesleğini hak olarak bilebilir ve “Mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat, diğer hak mezheb ve mesleklere bâtıldır diyemez ve dememelidir.<br />
<br />
İşte, şu noktadan anlaşılıyor ki, Üstâd Bedîuzzamân’ın zikrettiği bu düstûr, müctehidlerin meslekleri ile alâkalıdır. Yoksa, zamânımızdaki cemâatler ve onların meslekleriyle alâkalı değildir.<br />
<br />
Nitekim, Üstâd Hazretleri “Lemeát”ta da bu düstûru îzáh etmiş ve sonunda mes’eleyi mezheblere ve müctehidlere bağlayarak “hak meslekten murâdın” müctehidlerin meslekleri olduğunu ifâde etmiştir. Bu eserinde Üstâd Hazretleri şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Hakkı bulduktan sonra, ehakk için ihtilâfı çıkarma.<br />
<br />
“Ey tálib-i hakíkat! Mâdem hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır. Ba‘zan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.<br />
<br />
“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhılde nizâ‘ ve husúmet istemez.<br />
<br />
“Ey Álem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı: ‘Hüve’l-hakku’ yerine ‘hüve hakkun’ olmalı; ‘hüve’l-hasen’ yerine ‘hüve’l-ahsen’ olmalı.<br />
<br />
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.’<br />
<br />
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’<br />
<br />
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ‘ ondan çıkıyor.<br />
<br />
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüu hak olur; hak da tenevvü‘ eder.<br />
<br />
“İsti‘dâd, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.<br />
<br />
“İki mîzâca göre mesâil-i fer‘íde hakíkat sâbit değil; izáfî ve mürekkeb. Mükellefîn mîzâclar,<br />
<br />
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sáhibi mühmel mutlak hükmeder.<br />
<br />
“Mezhebinin hudûdu ta‘yînini bırakır temâyül-i mîzâca. Taassub-i mezhebî ta‘mîme sebeb olur.<br />
<br />
“Ta‘mîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakát-ı beşerde derin uçurumlar,<br />
<br />
“Hem tebâud-i acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-ı şerâyi‘, müteaddid mezhebler.<br />
<br />
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekárüb etti, şer‘ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.<br />
<br />
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”[3]<br />
<br />
Üstâd’ın “Lemeát”taki şu ifâdeleri ve bu düstûru nihâyetinde mezheblere bağlaması, hîç bir karanlık nokta bırakmayacak derecede bir açıklıkla, şu düstûrun, hak mezhebler arasındaki ictihâd farklılıkları hakkında cârî olan bir düstûr olduğunu; yoksa şu zamândaki cemâatler ve onların ayrı ayrı meslekleriyle alâkalı olmadığını göstermektedir.<br />
<br />
Hem Üstâd Hazretleri, “Rumûz” adlı eserinde Kur’ân’ın yedi cihette mu‘cize olduğunu îzáh ederken, Kur’ân’ın câmiıyyetini beyân etmiş ve Kur’ân âyetlerinin ayrı ayrı vücûh ve ihtimâller üzere nâzil olduğunu ve bütün zamânlardaki beşerin bütün tabakátına hıtáb ettiğini ifâde ederek, Ehl-i Sünnet ulemâsının mezheb ve meslek ihtilâfının bu vücûh ve ihtimâllerden neş’et ettiğini anlattıktan sonra şöyle demiştir:<br />
<br />
“Eğer desen: ‘Tasvîrden anlaşılır ki, taaddüd-i mesâlik ve ihtilâf-ı turûk matlûbtur.’<br />
<br />
“Cevâb: Evet, matlûbtur. Hem zarûrîdir. Eğer hódgâmlıktan neş’et eden inhisâr zihniyyetiyle başkaların reddine kalkışırsa, elbuğzu fillâhı sû-i isti‘mâl ederse, o vakit ihtilâf zarardır. Yoksa, el-hubbu fillâh düstûrunu esâs tutsa, tekâmülde teávün kánûnunu bilse, şerîatın vüs‘atini, tabîbliğini düşünse; ihtilâf imtizâca sebeb olur.<br />
<br />
“Elhâsıl: Herkes kendi mesleğine ‘Hüve hakkun’ demeli, ‘Hüve’l-hakk’ dememeli. Veyâhúd, ‘Hüve’l-ahsen’ demeli, ‘Hüve’l-hasen’ dememeli.”[4]<br />
<br />
İşte, şu düstûr, Risâle-i Nûr’un mezkûr mufassal yerlerinde böyle îzáh edilmiştir. Bütün bunlara dikkat edildiğinde açıkça görülür ki; şu düstûr, hak mezhebler ve müctehidlerin meslekleri hakkında cârî olan bir düstûrdur. Çünkü, Üstâd’ın bütün bu cümlelerinde “hak” kelimesi geçmektedir. Hak ise, Kur’ân, Hadîs, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâdır. Bundan başka hak yoktur. O hâlde, bir Müslümân herhangi bir hak mezhebe ittibâ‘ etse; o vakit mesleğini hak olarak bilebilir ve “mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat, diğer hak mezheb ve mesleklere bâtıldır diyemez. Çünkü, bir mesleğin ve fikrin hak olup olmadığı edille-i şer‘ıyye denilen Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâ mîzânlarına vurularak anlaşılır. Eğer o meslek ve fikir bunlara uygunsa haktır, eğer uygun değilse bâtıldır. Burada iki mühim nokta vardır:<br />
<br />
<strong>Birincisi: </strong>Dînin yüzde doksanını teşkîl eden muhkemât-ı şerîatta ihtilâf yoktur. Bunlar Kur’ân’ın ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin hális malıdır. Bunlarda ictihâd olamaz ve bunlar aslâ değişmez. Demek, şu muhkemâtta tek bir meslek vardır. Farklı farklı meslekler olamaz.<br />
<br />
<strong>İkincisi:</strong> Yüzde on nisbetinde olan ictihâdî nazariyyâttır ki, bu da iki kısımdır:<br />
<br />
Birisi: Müctehidlerin üzerinde icmâ‘ ve ittifâk ettiği nazariyyâttır ki, bu kısım mesâilde her hangi bir mü’minin ve hattâ müctehidin bu icmâa muhálefet etmesi câiz değildir. Bu kısımda da tek bir meslek vardır.<br />
<br />
Diğeri: Müctehidlerin hakkında ihtilâf ettikleri nazariyyâttır ki, işte mezheb ihtilâfı ve ayrı ayrı meslekler burada vardır. Daha sonra îzáh edeceğimiz üzere, hak mezheblerin ve o mezheblerdeki müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdlarının hepsi de haktır. Bir mü’min, şu ihtilâfî mevzú‘larda müctehidlerden herhangi birisinin mezheb ve mesleğine ittibâ‘ etse, o vakit mesleğini ve fikrini, ya‘nî ittibâ‘ ettiği müctehidin meslek ve fikrini hak olarak i‘tikád etmekle berâber, diğer müctehidlerin ve onlara ittibâ‘ edenlerin mesleklerini de hak ve güzel olarak kabûl etmesi lâzımdır. Fakat, kendi mezhebini veyâ meslek ve fikrini daha güzel görebilir ve öyle görmesi de lâzımdır.<br />
<br />
İşte, Üstâd’ın zikrettiği şu güzel düstûr, müctehidînin ictihâdlarının hepsinin de hak olduğunu ve nazariyyâtta hakkın taaddüd edebileceğini ifâde ederek, her hangi bir hak mezheb ve meslek sáhiblerinin, mezheb ve meslek taassubuyla, “Yalnız benim mezhebim haktır ve yalnız benim mesleğim güzeldir” diyerek, diğer hak mezheblere veyâ mesleklere hatá isnâd etmemesi gerektiğini ifâde etmektedir. Tâ ki, bu súretle Müslümânların uhuvvet ve ittifâkı te’mîn edilmiş olsun.<br />
<br />
Bu noktadan, şu düstûrun gáye-i maksadı, dînin aslı ve esâsı olan ve dînin yüzde doksanını ihtivâ eden muhkemât-ı şerîatta Müslümânların ittifâk ettiklerini ve etmeleri gerektiğini ve yüzde on nisbetinde olan ihtilâfî nazariyyâtta ise müctehidlere ittibâ‘ edilmesi şartıyla hepsinin de hak olduğunu ifâde ederek; Müslümânların hakta, ya‘nî kitâb ve sünnetin muhkemâtının ve kitâb ve sünnete uygun olan hak mezheblerin dâiresi içinde ve bu esâs üzerine ittifâk etmelerini te’mîn etmektir. Fakat, şu kayıdlar ihmâl edilerek, şu düstûr, zamânımızdaki cemâatlere ve onların ayrı ayrı mesleklerine de teşmîl edilse; ya‘nî sanki Üstâd Bedîuzzamân şu anki cemâatleri kasdediyormuş gibi, sen, “Benim cemâatim ve mesleğim haktır ve daha güzeldir” diyebilirsin, fakat kimseye karışamazsın, edille-i şer‘ıyyeye uymasa da her cemâatin mezheb ve mesleği haktır denilse; Kitâb ve Sünnet ve onlara istinâd eden İcmâ‘ ve Kıyâs-ı Fukahâ mihenk yapılmazsa; o vakit, Müslümânların hakta ittifâkları ve hakka olan bağlılıkları izâle edilmiş olur ve Üstâd’ın şu cümlelerde gáye-i maksadı olan “hakta ittifâk”a taban tabana zıd bir netîce ortaya çıkar. Ya‘nî, Kur’ân ve hadîse bakmadan ve hak mezheblere riáyet etmeden herkes kendi re’yine göre hareket eder ve Müslümânlar farklı farklı yollara sülûk edip ümmet tefrîkaya düşer. O vakit kimin etbâı çok ise haklı o zannedilir.<br />
<br />
İşte, şu fâsid te’vîlin netîceleri düşünülse, Üstâd’ın murâdının aslâ böyle bir şey olmadığı anlaşılır. Hem yine anlaşılır ki, hakkın mihengi olan Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâyı ortadan kaldıran ve her bâtıl fikre de hak dedirten böyle fâsid bir ma‘nâyı ve bâtıl bir te’vîli her hangi bir Müslümânın bilerek söylemesi mümkün değildir. Demek, bu bâtıl te’vîlin menşei, o ecnebî komitedir ki; İslâm’ı tahrîf etmek ve muharref meslekleri hak olarak göstermek niyyetiyle ba‘zı sáf-dil Müslümânları aldatarak böyle hîleli sözleri Álem-i İslâm içinde yaymaktadırlar.<br />
<br />
Elhâsıl: Üstâd Hazretlerinin bu sözleri, müctehid ulemânın ictihâdları ve onların meslekleri arasındaki ihtilâfla alâkalıdır. Zîrâ, onların mesleklerinden başka hak meslek yoktur. Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâya muhálif olan meslek ve efkâra hak denilmez. Onlar bid‘at ve dalâlettir. Mü’min, her hâlini ve her fikrini şu edille-i şer‘ıyyenin mîzânlarına vurmalıdır. Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâya dayanmayan başka bir meslek kabûl etmemelidir. O mîzâna uymayan her türlü meslek ve fikirleri de bid‘at ve dalâlet bilmeli ve reddetmelidir. Üstâd Bedîuzzamân’ın “On Üçüncü Lem‘a” olan “Hikmetü’l-İstiáze Risâlesi”ndeki şu sözlerine dikkat edilse ve mezkûr düstûr bu ölçülere göre ma‘nâ edilse, murâd-ı Üstâdâneleri gáyet iyi anlaşılacaktır.<br />
<br />
“İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidâyet! Şeytán-ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çâresi: Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyânın muhkemât kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap selâmeti bul.”[5]<br />
<br />
“İşte, ey Şeytán’ın desîselerine mübtelâ olan bî-çâre insân! Hayât-ı dîniyye, hayât-ı şahsıyye ve hayât-ı ictimâıyyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikámet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyyenin mîzânlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terâzîleriyle a‘mâl ve hátırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi dâimâ rehber yap. Ve ‘Eûzü billâhi mine’ş-şeytáni’r-racîm’ de, Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun.”[6]<br />
<br />
<strong>Şu kısa îzáhtan sonra, şimdi mes’elenin tahkíkıne geçebiliriz.</strong><br />
<br />
Mevzúun iyice anlaşılabilmesi için şu sekiz mes’elenin îzáhı lâzımdır:<br />
<br />
1. Edille-i şer‘ıyye nedir?<br />
<br />
2. İctihâd nedir?<br />
<br />
3. Kimler ictihâd yapabilir?<br />
<br />
4. İctihâd nerelerde yapılır?<br />
<br />
5. İctihâdın câiz olup olmadığı konular?<br />
<br />
6. İctihâdlardaki ihtilâfın hikmeti nedir?<br />
<br />
7. Şu zamânda ictihâd kapısı açık mıdır?<br />
<br />
8. Şu zamânda hangi mezheblerle amel etmek câizdir?<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>1. EDİLLE-İ ŞER‘IYYE NEDİR?</strong></span><br />
<br />
Edille-i şer‘ıyye, “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ” olmak üzere dörttür. Bu eserin “Birinci Kitâb” bölümünde bu edille-i şer‘ıyye şöyle îzáh edilmiştir:<br />
<br />
1. Kitâb, ya‘nî Kur’ân.<br />
<br />
2. Sünnet, ya‘nî Resûl-i Ekrem (sav)’in ef‘ál, akvâl ve ahvâli.<br />
<br />
3. İcmâ-ı Ümmet, ya‘nî Sahâbe ve müctehidîn-i izámın icmâı.<br />
<br />
4. Kıyâs-ı Fukahâ, ya‘nî müctehid ve ulemâ-ı İslâm’ın kıyâsı.<br />
<br />
Şimdi bu dört delîli tafsílâtıyla îzáh edeceğiz:<br />
<br />
Dîn-i mübîn-i İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân’dır. Sonra Kur’ân’ın asıl müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm)’ın sünnet-i seniyyesidir. Evet, Kur’ân’ın iki büyük müfessiri vardır:<br />
<br />
Birincisi: Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın yine kendisidir. Evet, Kur’ân’ın âyetleri biribirini îzáh etmekte ve mücmel bir âyeti başka bir âyet veyâ âyetler tafsíl ve tefsîr etmektedir. Kur’ân’ı Kur’ân’la îzáh ve tefsîr etmek; bir âyetteki icmâli diğer âyetteki tafsílle îzáh etmek; müteşâbih olan âyetleri muhkem olan âyetlere göre ma‘nâ vermek; nâsih ile mensûhu, hás ile ámmı nazar-ı i‘tibâra almak ve âyetlerin sebeb-i nüzûlü ile târîhini bilmek ile olur.<br />
<br />
İkincisi: Resûl-i Ekrem (asm)’ın Sünnet’idir. Evet, zât-ı Risâlet (asm), risâleti haysiyyetiyle insânlara Kur’ân’ı açıklamış, âyetlerin hudûdlarını ta‘yîn etmiş, böylece muhtemel yanlış te’vîllerden Kur’ân’ı muhâfaza etmiştir. Bu sebeble, âyetleri, onu tefsîr eden hadîs-i şerîflere göre ma‘nâ etmek gerekir. Bunun için de, hadîslerin kısımlarını, nâsih ve mensûhunu, mücmel ve mufassalını, sebeb-i vürûdunu ve târîhini bilmek ve ona göre Kur’ân ve ehâdîs-i Nebeviyyeyi tefsîr ve îzáh etmek zarûreti vardır. Yoksa, âyet ve hadîsler maksúd ma‘nâlarından tahrîf edilmiş ve dalâlete sülûk edilmiş olur. Bir kısım mücmel âyetleri, mufassal âyetler ve ehâdîs-i nebeviyye tefsîr ettiği gibi; bir kısım mücmel hadîsleri de mufassal hadîsler îzáh etmiştir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın bir vazífesi de tebyîndir. Ya‘nî, Kur’ân’ın mücmel âyetlerini îzáh ve beyân etmektir. Aşağıdaki âyet-i kerîme bu hakíkati ifâde etmektedir:<br />
<br />
وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الذّكْرَ لِتُبَيّنَ لِلنَّاسِ مَانُزّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ<br />
<br />
“Yâ Ekreme’r-Rusül! İnsânlara inzâl olunan ahkâmı, onlara beyân etmen için Biz sana Kur’ân’ı inzâl ettik. Tâ ki, onlar tefekkür etsinler.”[7]<br />
<br />
Kur’ân’da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resûlulláh (asm)’ın tafsíl üzere beyân ettiğine bu âyet-i kerîme delâlet eder. Kur’ân’ın ilk muhátabı ve en büyük talebesi olan bu zât (asm), dîn nâmına ne söylemiş ise, muhakkak o, Kur’ân’da ya sarâhaten veyâ işâreten mevcûddur. Bu hadîslerin muhâfız ve hâmilleri ise sahâbe-i kirâm hazretleridir. Onlar da bu hadîsleri kendilerinden sonraki asırlara sağlam bir an‘ane ile ulaştırmışlar ve ümmetin muhakkík álimleri de bu emâneti onlardan almış ve yine sağlam bir senedle kitâblara kaydetmişlerdir.<br />
<br />
Bu sebeble, Kur’ân’ı Kur’ân’la ve hadîslerle ve fukahâ ve müfessirlerin sahâbeden alarak bize ulaştırdığı esâsât ile tefsîr ve îzáh etmek lâzımdır. Nitekim, hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
مَنْ فَسَّرَ الْقُرْانَ بِرَأْيِه فَقَدْ كَفَرَ<br />
<br />
“Kim Kur’ân’ı kendi re’yiyle tefsîr ederse, kâfir olur. (Ya‘nî, Kur’ân ve Hadîsin mufassalına ve İcmâ-ı Sahâbe ve Kıyâs-ı Fukahâya dayanmadan, kendi hevâsına göre Kur’ân’a ma‘nâ vermek küfürdür, dalâlettir.)”[8]<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân (ra) da bu mevzú‘da şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Evet, zamân geçtikçe Kur’ân-ı Hakîm’in daha ziyâde hakáikı inkişâf eder demektir. Yoksa, -hâşâ ve kellâ- selef-i sálihînin beyân ettikleri hakáik-ı záhiriyye-i Kur’âniyyeye şübhe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat‘ídir, esâstırlar, temeldirler. وَهذاَ لِسَانٌ عَرَبِىٌّ مُبينٌ fermânıyla, ma‘nâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hıtáb-ı İlâhî o ma‘nâlar üzerine­ döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensús ma‘nâları kabûl etmemekten -hâşâ sümme hâşâ- Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risâletin fehmini tezyîf etmek çıkar.<br />
<br />
“Demek, maánî-i mensúsa, müteselsilen menba-ı risâletten alınmıştır. Hattâ, İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maánî-i Kur’ân’ı, muan‘an senedle müteselsilen menba-ı Risâlete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsîrini yazmış.”[9]<br />
<br />
Hem Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın dediği gibi âyetler ve hadîsler, “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makámda söylemiş ve ne için söylemiş?” suâllerine göre ma‘nâ edilmelidir. Bu zikredilen káideler, Kur’ân ve hadîs için geçerli olduğu gibi, bütün ulemâ-yı İslâm’ın kitâblarının ve Risâle-i Nûr’un mütáleası için de geçerlidir. Ya‘nî, ulemâ-i İslâm’ın kitâblarındaki mücmel bir sözü, başka yerde mufassal olan sözleriyle îzáh etmek ve hangi makámda, ne için ve kime söylendiğini nazar-ı i‘tibâra almak lâzımdır.<br />
<br />
Üçüncü delîl olan İcmâ-ı Ümmet’e gelince:<br />
<br />
“İcmâ‘: Hazret-i Peygamber (asm)’ın vefâtından sonra herhangi bir asırda ümmet-i İslâmiyyenin bütün müctehidlerinin şer‘í bir hüküm üzerinde ittifâkıdır.”[10]<br />
<br />
Demek “İcmâ-ı Ümmet” ta‘bîrinde geçen “ümmet” kelimesinden murâd; başta sahâbe olmak üzere müctehid ve müctehidlik mertebesine nâil olan zevât-ı áliyyedir. Yoksa, umûm ümmet değildir. Beşerî sistemlerde olduğu gibi bir çoğulculuk veyâ icmâ‘, şerîatta yoktur. Zîrâ, Kitâb ve Sünnete dayalı bir ilme sáhib olmayan kişilerin re’yleri geçersizdir. Onlar hevâlarına dayanırlar ve hakíkí ilimleri olmadığı için ancak zanlarına tâbi‘ olurlar. Nitekim, Elláhu Teálâ şöyle buyuruyor:<br />
<br />
وَاِنْ تُطِعْ اَكْثَرَ مَنْ فِى اْلاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبيلِ اللهِ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلاَّ الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلاَّ يَخْرُصُونَ<br />
<br />
“Eğer yeryüzündeki insânların ekserîsine uyarsan; onlar seni Elláh’ın yolundan saptırırlar ve tarîk-ı dalâlete sevk ederler. Zîrâ, onlar, delîle ittibâ‘ etmezler; ancak kendi zan ve tahmînlerine ittibâ‘ ederler ve onlar, ancak yalan söylerler.”[11]<br />
<br />
وَلكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ<br />
<br />
“Fakat, insânların ekserîsi bilmiyorlar.” [12]<br />
<br />
Bir mes’elede icmâ‘ mün‘akid olduktan sonra, artık ondan sonraki asırlarda hîç bir Müslümân, ne kadar álim olursa olsun ona muhálefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahâbe asrında bir mes’elede icmâ‘ olduysa -ki asıl icmâ‘, onların icmâıdır- Tâbiín ona muhálefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ‘ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhálefet edemez ve hâkezâ… Aksi hâlde, icmâ‘ eden eşhása dalâlet ve hatá isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (ya‘nî ulemâ-i ümmetim), dalâlet üzerine icmâ‘ etmez”[13] hadîsine muhálif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatá isnâd etmek, vahye şübhe îrâs edeceğinden, merdûddur. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahâbenin icmâı iledir. Sahâbenin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tâbiínin icmâıdır. Tâbiínin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâıdır. Ve hâkezâ... Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydâna getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.<br />
<br />
Eğer bir mes’elede icmâ‘ mün‘akid olmaz, fakat Álem-i İslâmdaki ulemânın ekserîsi, ya‘nî cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhálefet eden müctehid, kendi áleminde hás ictihâdıyla amel etse de, ümmeti ona da‘vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir. Üstâd Bedîuzzamân (ra) da bu husúsda şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husúsí ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.”[14]<br />
<br />
“Bir fikre da‘vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa, da‘vet bid‘attır, reddedilir.”[15]<br />
<br />
Elláhu Teálâ, İcmâ-ı Ümmete riáyete emir ve ona muhálefet edenleri zecr sadedinde şöyle fermân etmiştir:<br />
<br />
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدى وَيَتَّبِعْ غَيْرَسَبيلِ الْمُؤْمِنينَ نُوَلّه مَا تَوَلّى وَنُصْلِه جَهَنَّمَ وَسَآءَتْ مَصيرًا<br />
<br />
“Kim hidâyet ona açıkça tebeyyün ettikten sonra Resûl’e muhálefet eder ve mü’minlerin ittibâ‘ ettikleri tarîk-ı hakkın ve dîn-i İslâm’ın gayrı bir tarîka ittibâ‘ ederse; Biz onu döndüğü dalâlet yolunda bırakırız ve âhirette de onu Cehennem’e koyarız. O Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir.”[16]<br />
<br />
Bu âyet-i kerîmede geçen سَبيلِ الْمُؤْمِنينَ ta‘bîri, “İcmâ-ı Ümmet”e işâret etmekte ve aynı âyet-i kerîme, “İcmâ-ı Ümmet”e muhálefet edenlerin hidâyeti bulamayacaklarını ve Cehennem’e gireceklerini ifâde etmektedir.<br />
<br />
Ammâ “Kıyâs-ı Fukahâ” ise;<br />
<br />
فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى اْلاَبْصَارِ<br />
<br />
 Ya‘nî, “Ey akıl ve basíret sáhibleri, ibret alınız!”[17] âyetine dayanmaktadır. “Kıyâs-ı Fukahâ”: İlmî dirâyeti bulunan álimlerin, hakkında Kitâb ve Sünnette sarîh bir hüküm bulunan bir şeyin illetini tesbît ederek, Kitâb ve Sünnette sarîh bir hüküm bulunmayan başka bir mes’ele hakkında illet ortaklığına istinâden hükmetmesi, ya‘nî i‘tibâr etmesidir. Fukahânın bu kıyâsları, kitâblarda her ne kadar, “Fi‘lân álimin re’yi budur” gibi ifâdelerle beyân ediliyorsa da, bu, o álimin karîhasından çıkan mücerred re’yi olduğu ma‘nâsında değil; belki “Onun Kitâb ve Sünnetteki bir ilme istinâd eden re’yi ve tarz-ı telâkkísi budur” ma‘nâsındadır. Nitekim, İmâm-ı A‘zam, “Re’ye çok fazla mürâcaât ediyorsun” diye yapılan bir tenkíde<br />
<br />
ما فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ<br />
<br />
 Ya‘nî, “Biz bu Kitâbda hîç bir şeyi noksán bırakmadık”[18] âyetini okuyarak; “Bu, bizim o mes’eleyi Kur’ân’dan nasıl çıkardığımızı bilmeyene göre re’ydir” diyerek cevâb vermiştir.<br />
<br />
Aşağıda îzáh edileceği üzere, umûm insânların maddî ve ma‘nevî cihette tamâmen aynı seviyede olmamaları ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede bulunmamaları sebebiyle, teferruátta aynı terbiye altına girmeleri hikmet ve rahmet-i İlâhiyyeye muvâfık olmadığı için; Elláh ve Resûlü (asm), bu ihtilâfa müsâade etmiştir.[19]<br />
<br />
<strong>2. İCTİHÂD NEDİR?</strong><br />
<br />
“İctihâd”, meşakkat, güç ve tâkat ma‘nâsında olan “cehd” kelimesinden türetilmiştir. İctihâd lügatte, bir işin talebinde, cehd edilen şeye kavuşmak ve onun nihâyetine ulaşmak için güç ve kuvvetini sarf etmektir.[20]<br />
<br />
İctihâdın ıstılâhî ma‘nâsı ise, şerîatın hükmünü delîlinden çıkarıp anlamak için cehd ü gayret sarf etmektir.[21]<br />
<br />
İctihâd, farz-ı kifâyedir ve meşrûıyyeti kitâb, sünnet ve icmâ‘ ile sâbittir. Şu âyet-i kerîmeler, ictihâdın vücûdunu ve lüzûmunu ifâde etmektedir:<br />
<br />
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلَى اُوْلى اْلاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ<br />
<br />
“Eğer onlar o haberi işitince Resûlulláh’a (Kur’ân ve Hadîs’e) ve ashâb-ı re’y ve tedbîre ve işten anlayanlara (müctehid ulemâya) reddetmiş olsalardı; o haber için istinbât ve istihrâca ehil ve erbâb olan ulemâ ve sáhib-i fikir olan kimseler o haberin ifşâya sálih olup olmadığını bilirler ve hâl ü maslahata göre ictihâd ve lâyıkı vech üzere hareket ederlerdi.”[22]<br />
<br />
فَاعْتَبِرُوا يَا اُولى اْلاَبْصَارِ<br />
<br />
“Ey akıl ve basíret sáhibleri, ibret alınız!”[23]<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>3. KİMLER İCTİHÂD YAPABİLİR?</strong></span><br />
<br />
Usûl ulemâsı, müctehidde şu sıfatların bulunmasını şart koşmuşlardır:<br />
<br />
1. Müslümân olması.<br />
<br />
2. Sahîhu’l-fehim olması. Ya‘nî, gáyet doğru ve selâmetli bir anlayış sáhibi olması.<br />
<br />
3. Ahkâmın menba‘ ve masdarları olan Kitâb, Sünnet, İcmâ‘ ve Kıyâsı çok iyi bilmesi.<br />
<br />
4. Nâsih ve mensûhu iyi bilmesi.<br />
<br />
5. Arab lügatını, Sarfı, Nahvi ve Belâgati çok iyi bilmesi.<br />
<br />
6. Usûl-i fıkıhda álim olması.<br />
<br />
Burada kitâbı bilmekten murâd, ahkâm âyetlerini bilmektir. Yoksa, âyetlerin hıfzı değil, belki kolaylıkla onlara ulaşabilecek bir súrette o âyetlerin yerlerini ve âyetlerin ma‘nâlarını iyi bilmektir.<br />
<br />
Sünneti bilmekten murâd, ahkâm husúsunda vârid olan hadîsleri bilmektir. Yoksa, murâd, o hadîslerin hıfzı değildir. Ancak, ihtiyâc olduğunda mürâcaat etmesi için ahkâm hadîslerinin her bir bâbın mevkııni kolaylıkla bulup çıkarabilecek bir derecede, ahkâm hadîslerinin ekserîsini câmi‘ bir temele ve ilme sáhib olması ve bilmesi kâfîdir. Hem o hadîslerin makbûlünü merdûdundan ayırt edip tanıyabilmesi lâzımdır. Ya‘nî, muhaddislerin kabûl ettikleri hadîslerle reddettikleri hadîsleri bilip ayırt etmesi lâzımdır. Hem nâsih ve mensûhunu bilmesi de şarttır ki, mensûh olan bir hadîsle fetvâ vermesin.<br />
<br />
Hem Arab lügatını da çok iyi bilmesi lâzımdır ki, Kur’ân’ı ve Sünneti doğru bir şekilde anlaması mümkün olsun. Çünkü, Kur’ân ve Sünnet, Arab lisânıyla vârid olmuş ve Arabların kelâm üslûbları üzerine cârî olmuşlardır.<br />
<br />
Hem müctehidin usûl-i fıkhı da iyi bilmesi lâzımdır ki, ahkâmı istinbât ederken ve delîller teáruz ettiği vakitte, ya‘nî delîller biribirine záhiren ters düştüğü vakitte tercîh yaparken usûl-i fıkhın sahîh káidelerinden dışarı çıkmasın. Şu şartlar, bütün fıkhî mes’elelerde ictihâd edebilecek olan bir mutlak müctehidde bulunması gereken şartlardır.[24]<br />
<br />
İctihâdın şartlarını hâiz olmayan bir kimse, nazariyyâtta mutlaka Ehl-i Sünnet içindeki bir mezhebe ittibâ‘ etmek ve müctehidleri taklîd etmek mecbûriyyetindedir. Binâenaleyh, ictihâdın şartlarını hâiz olmayan bir kişinin dînî mes’elelerde kendi aklı ve hevâsıyla konuşup “Bu mes’elede ben böyle düşünüyorum” veyâ “Bence doğru olan budur” demesi, ya‘nî kendi re’yince bir meslek îcâd etmesi câiz değildir. O hâlde, ileride anlatılacağı üzere, şu ânda ictihâda ehliyyetli kimse bulunmadığından ve ictihâdın yapılmasına mâni‘ler bulunduğundan, her bir mü’min, meslek ve efkârını, Kur’ân ve hadîsin muhkemâtına ve Ehl-i Sünnet mezheblerinin hükümlerine uydurmak mecbûriyyetindedir.<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>4. İCTİHÂD NERELERDE YAPILIR?</strong></span><br />
<br />
İctihâdın mevzúu, hakkında kat‘í delîl bulunmayan bütün şer‘í hükümlerdir.[25] Müctehid, hakkında Kitâb ve Sünnette kat‘í delîl bulunmayan bir mes’eleyle karşılaştığında onun hakkında ictihâd eder. Fakat, şu ictihâdın, yine Kitâb ve Sünnete dayanması gerekir. Yoksa, mücerred kendi aklına göre hüküm veremez. Bu noktadan müctehidin ictihâdı, yine Kur’ân ve Hadîse râci‘dir. Ya‘nî, müctehid, mes’eleyi Elláh ve Resûlüne, ya‘nî Kur’ân ve Hadîse arz eder, ve ezelî ve ebedî olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l- Beyân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin küllî ma‘nâ tabakátından o mes’elenin hükmünü istinbât eder. Binâenaleyh, ictihâd her ne kadar müctehide isnâd edilse de, hakíkatte Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîflerin ma‘nâ tabakalarıdır. Fakat, ileride îzáh edeceğimiz üzere, ictihâdlar izáfî hakíkatler olduğu için müctehidlere izâfe edilerek zikredilir. Yoksa, o müctehidin kendi re’yine göre verdiği bir hüküm değildir. Belki, Kur’ân ve Hadîsin hazînesinden o müctehid eliyle çıkarılmış cevherlerdir. Şu âyet-i kerîme bu ma‘nâyı ifâde etmektedir:<br />
<br />
يَآ اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا اطيعُوا الله وَاطيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى اْلاَمْرِ مِنْكُمْ فاِنْ تَنَازَعْتُمْ فى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلاخِرِ ذلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْويلاً<br />
<br />
“Ey mü’minler! Elláh’a (ya‘nî Kur’ân’a) ve Resûlüne (ya‘nî Hadîse) ve sizden olan ulü’l-emre (ya‘nî bir te’vîle göre, müctehid ulemâya) itáat edin. Eğer siz bir şeyin hükmü hakkında nizâ‘ ederseniz, onu Elláh’ın kitâbına ve resûlünün sünnetine reddedin. Eğer Elláh’a ve yevm-i âhirete îmân ederseniz, Elláhu Teálâ’nın ahkâmına ve resûlünün sünnetine mürâcaat edin. Şu kitâbulláha ve sünnet-i Resûlulláha mürâcaat, sizin için hayırlı ve ákıbet yönünden gáyet güzeldir.”[26]<br />
<br />
Bu hakíkate binâen Üstâd Hazretleri de ictihâdı ta‘rîf ederken onu Kur’ân’a nisbet ederek ta‘rîf etmiş ve şöyle demiştir:<br />
<br />
“İctihâdda, ya‘nî istinbât-ı ahkâmda, ya‘nî Cenâb-ı Hakk’ın marziyyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez.”[27]<br />
<br />
İşte, şu sırra göre, ictihâdın mevzúunu şöyle îzáh etmek mümkündür:<br />
<br />
Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın menbaı olan Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın âyetleri iki kısımdır.<br />
<br />
Birincisi: Ma‘nâsı açık olan ve hîç bir súrette te’vîli mümkün olmayan âyetlerdir ki, bunlara “Muhkemât” denilir. Bunlarda aslâ ictihâd olmaz. Bunları te’vîl etmek, bid‘at ve dalâlettir. Bu muhkemât ise; dînin yüzde doksanını teşkîl etmektedir. Bunlar, dînin ana esâsları, temeli ve dînin üstünde durduğu ana sütûnlarıdır. Ehl-i Sünnet dâiresindeki hîç bir hak müctehid şu muhkemâta ilişmemiş, olduğu gibi kabûl etmişlerdir. Bedîuzzamân Hazretleri bu konuda şöyle buyuruyor: <br />
<br />
“Mezâhibin ihtilâfı ise: Sáhib-i şerîatın gösterdiği nazarî düstûrların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. ‘Zarûriyyât-ı dîniyye’ denilen ve kábil-i te’vîl olmayan ve ‘Muhkemât’ denilen düstûrları ise, hîç bir cihette kábil-i tebdîl değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdîl eden, başını dînden çıkarıyor; <br />
<br />
يَمْرُقُونَ مِنَ الدّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ káidesine dâhıl oluyor.”[28]<br />
<br />
İkincisi: Muhkem olmayan kısım ki, bunların ma‘nâsı muhkemât gibi açık değildir, te’vîle kábildir. Onların ma‘nâsını anlamak için, ilimde rüsûh sáhibi olmak lâzımdır. Şu kısım âyetlerde olan müşkilât -hâşâ- âyetlerin lafzındaki bir kapalılıktan ve beyânın kusúrundan gelen bir müşkilât değil, belki ma‘nânın ince ve derin veyâ yüksek ve geniş olmasından kaynaklanmaktadır ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân o ma‘nâları mümkün olan en kolay ve açık súrette ifâde etmiştir. Ya‘nî, bu kısım âyetlerdeki müşkilât, muhátabın kusúrundan ve ilminin eksikliğinden gelmektedir. Onların ma‘nâsını anlayabilmek için râsih bir ilme sáhib olmak lâzımdır. İşte ictihâd, şu kısım âyetlerde olmaktadır ki, bu da dînin yüzde onunu teşkîl etmektedir. Kur’ân’ın tefsîri olan hadîs-i şerîfler de bu iki kısma ayrılmaktadır.<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, bu husúsu şöyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Erkân ve ahkâm-ı zarûriyye -ki yüzde doksandır- bi’z-zât Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsîri mâhiyyetinde olan sünnetin malıdır. İctihâdî olan mesâil-i hılâfiyye ise yüzde on nisbetindedir.”[29]<br />
<br />
Bu münâsebetle, delâleti vâzıh ve bedîhî olan lafızlarla, delâleti vâzıh ve bedîhî olmayan lafızları zikredeceğiz. Şöyle ki: <br />
<br />
Bir kelime ve bir lafız, delâlet ettiği ma‘nâ ve bildirdiği mefhûm i‘tibâriyle iki kısma ayrılır. <br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>BİRİNCİ KISIM </strong></span><br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong> DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLAN LAFIZLARDIR </strong></span><br />
<br />
 Lafzın delâlet ettiği ve bildirdiği ma‘nâ vâzıh ve bedîhîdir. O lafzın o ma‘nâyı bildirmesi husúsunda dışardan başka bir delîl ve karîneye ihtiyâc yoktur. Ya‘nî, bi’z-zât o lafız, kendisi o ma‘nâyı bildiriyor. Buna “vâzıhu’d-delâlet” denir. Bu da, “záhir, nass, müfesser ve muhkem” olmak üzere dört kısma ayrılır. Bunlar vuzúh-i delâletin kuvvet ve za‘fına göre şöyle sıralanabilir: Vuzúha en az delâlet edeni záhirdir. Daha sonra nass, ondan sonra müfesser gelir, en kuvvetlisi ise muhkemdir. Şimdi, bu dört kısmı birer birer îzáh etmeye çalışacağız: <br />
<br />
Birincisi: “Záhir”dir ki: Lügatta “açık” ma‘nâsına gelmektedir. Istılâhda ise; bir ma‘nâya açıkça delâlet eden lafızdır. Ya‘nî, lafız ve kelime, záhiren o ma‘nâyı bildirir ve bu ma‘nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i háricîye ihtiyâc yoktur. Bi-zâtihî o kelime ve o cümle, o ma‘nâyı vâzıhan bildiriyor. Lâkin, kelâmın siyâkı o ma‘nâ için değildir. Meselâ: <br />
<br />
وَاَحَلَّ الله الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرّبوا “Elláh alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.”[30] Bu âyet, açıktan açığa bedâheten alışverişi helâl, fâizi ise harâm kılar. Bu ma‘nâ اَحَلَّ ve حَرَّمَ kelimelerinden vâzıhan anlaşılır. Bu ma‘nânın anlaşılması için de háricî bir karîneye ihtiyâc yoktur. Zâten bedîhîdir. Fakat, âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, bu ma‘nâ için değildir. Zîrâ, âyetin sevk ve zikrinden asıl maksad, alış veriş ile fâiz arasındaki benzerliği nefyetmektir. Ya‘nî, “Alış veriş de fâiz gibidir” diyenlerin sözünü reddetmek içindir. <br />
<br />
Záhirin Hükmü: <br />
<br />
1) Te’vîle kábildir. Ya‘nî, záhirî ma‘nâsı değil, başka bir ma‘nâ murâd edilebilir. Meselâ, âyetin záhirî ma‘nâsı umûmî iken, belli ferdlere tahsís edilebilir. Mutlak iken belli kayıtlarla takyîd edilebilir. Hakíkí ma‘nâsı değil, mecâzî ma‘nâsı da kasd edilebilir. <br />
<br />
2) Lafzın bildirdiği záhirî ma‘nânın dışında başka bir ma‘nânın kasd edildiğine dâir bir delîl yoksa, o záhirî ma‘nâ ile amel etmek vâcibdir. Ya‘nî, lafzın záhirî ma‘nâsı umûmiyyeti bildiriyorsa, bütün ferdlere teşmîl edilir. Eğer o lafzın mecâz ma‘nâsında kullanıldığına dâir bir karîne ve mecbûriyyet yoksa, sâdece hakíkí ma‘nâsında kullanılır. Fakat, ba‘zı karîneler varsa, tahsís ve mecâz da kullanılabilir. Meselâ; “Elláh alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı”[31] âyet-i kerîmesinin ifâde ettiği ma‘nâ, záhiren bütün alış verişin nev‘lerini ihtivâ etmektedir ve bütün alış veriş nev‘lerinin helâl olduğunu bildiriyor. Fakat, hadîslerle, şarabın satışı ve dînde harâm olan ba‘zı bey‘ler (satışlar) ile bu umûmî ma‘nâ tahsís edilmiştir. <br />
<br />
3) Peygamber (asm) zamânında neshi kabûl eder, ondan sonraki asırlarda ise neshi kabûl etmez. <br />
<br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan İkincisi: “Nass”dır. Istılâhda; sevk edildiği ma‘nâya delâlet eden lafızdır. Ya‘nî, lafız ve kelime záhiren o ma‘nâyı bildirir ve bu ma‘nâyı bildirmekte dışardan bir emr-i háricîye ihtiyâc yoktur. Bi-zâtihî o kelime ve o cümle, o ma‘nâyı vâzıhan bildirir ve o kelâmın sevk ve zikri, o ma‘nâ içindir. <br />
<br />
Meselâ; záhir ma‘nâ için örnek olarak zikrettiğimiz gelecek âyet-i kerîme, aynı ânda nassa da örnektir. Şöyle ki:<br />
<br />
وَاَحَلَّ الله الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرّبوا “Elláh alış verişi helâl kıldı ve fâizi de harâm kıldı.” <br />
<br />
Bu âyet-i kerîme, záhirî ma‘nâ ile, Cenâb-ı Hakk’ın alış verişi helâl, fâizi ise harâm kıldığını bildiriyor. Bu ma‘nâyı bildirmesi cihetiyle bu kelâm záhirdir. <br />
<br />
Âyet-i kerîme, aynı ânda alış veriş ile fâizin bir olmadığını açık ifâde ile bildiriyor ve kelâmın sevk ve zikri de bu maksad içindir. Zîrâ, bu âyet-i kerîmenin sevk ve zikri, “Alış veriş de ribâ gibidir” diyenlere bir cevâb ve red içindir. Bu ma‘nâyı bildirmesi cihetiyle ise bu kelâm nassdır.  <br />
<br />
Nassın Hükmü: <br />
<br />
1. Te’vîli kabûl eder. <br />
<br />
2. Sâdece Resûl-i Ekrem (asm) zamânında neshi kabûl eder. <br />
<br />
3. Lafzın bildirdiği záhirî ma‘nânın dışında başka bir ma‘nânın kasdedildiğine dâir bir delîl yoksa, o nass ile amel etmek vâcibdir. <br />
<br />
Záhir ile nass arasındaki fark: <br />
<br />
1. Nassın ma‘nâya delâleti záhirden daha vâzıh ve nettir. <br />
<br />
2. Kelâmın sevkınden murâd, nassın ma‘nâsıdır. Záhir ise; tebeí olarak kabûl edilir. <br />
<br />
3. Nassın te’vîle olan ihtimâli, záhirin te’vîle olan ihtimâlinden daha uzaktır. <br />
<br />
4. Nass ile záhir arasında bir teáruz ve tenâkuz görüldüğünde, nass tercîh edilir. <br />
<br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Üçüncüsü: “Müfesser”dir. Müfesser kelimesi; lügatta fesr (keşf) kökünden alınmıştır. Ma‘nâsı: Keşfedilen (anlaşılan) demektir. Istılâhda ise; háricî bir emir ve karîne olmaksızın bi’z-zât mufassal bir ma‘nâya delâlet eden, herhangi bir te’vîle ihtimâli olmayan ve nassdan daha vâzıh olan lafza denir. Meselâ: <br />
<br />
وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً<br />
<br />
 “Ey Müslümânlar! Kâfirler birleşerek ve biribirlerine yardım ederek sizinle toplu bir hâlde savaştıkları gibi; siz de birleşerek ve biribirinize yardım ederek toplu bir hâlde onlarla savaşınız”[32] âyetinde olduğu gibi. Zîrâ, âyet-i kerîmede geçen الْمُشْرِكينَ kelimesi, bütün müşrikleri içine aldığı hâlde, tahsíse ihtimâli vardır. Ya‘nî, ba‘zı müşriklerin, bu hükümden tahsís ihtimâli olabilir. Daha sonra zikredilen كَآفَّةً kelimesi ile o tahsís ihtimâli kaldırılmış ve kelimenin kendi umûmî ma‘nâsında kullanıldığını vâzıhan bildirdiği için الْمُشْرِكينَ kelimesi müfesser bir lafız olmuştur. <br />
<br />
Hem meselâ,<br />
<br />
وَالَّذينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَاْتُوا بِاَرْبَعَةِ شُهَدَآءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانينَ جَلْدَةً<br />
<br />
“Hür, bâliğ, akıllı, Müslümân ve zinâ etmemiş kadınlara zinâ isnâdında bulunup, sonra bunu isbât için dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurun.”[33]Bu âyet-i kerîmede geçen ثَمَانينَ lafzı muayyen bir sayı olduğundan, ziyâde ve noksánlık ihtimâlini kabûl etmediği için, müfesser bir lafız kabûl edilir. <br />
<br />
Kezâ, Kur’ân’da namâz, zekât, hac gibi mücmel (kapalı) olarak zikredilip Peygamberimizin sünneti ile kat‘í ve net bir tafsílâtla icmâlliği izâle edilen lafız ve kelimeler de müfesserdir ve bunlar te’vîle kábil değildir. <br />
<br />
Müfesserin Hükmü: <br />
<br />
1. Tefsîr edildiği şekilde onunla amel etmek vâcibdir. <br />
<br />
2. Nesh olunabilir ahkâmdan ise; Resûl-i Ekrem (asm) zamânında nesh ihtimâli olabilir. Fakat, Peygamberimizin vefâtından sonra nesh olmaz. <br />
<br />
3. Müfesserin, záhir ve nassa nisbetle vuzúh-i delâleti daha kuvvetlidir. <br />
<br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olan Lafızlardan Dördüncüsü: “Muhkem”dir. Lügatta; “sağlamlaştırılmış” demektir. Şer‘í ıstılâhda ise; te’vîl ve neshe kábil olmayıp müfesserin ma‘nâya delâletinden daha kuvvetli bir tarzda kendi nefsiyle ma‘nâya delâlet eden lafızdır. <br />
<br />
Muhkem; ya tabîatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl etmez. Elláh’a, âhiret gününe, peygamberlere îmân etmeyi, zulmün harâm, adâletin ise vâcib olduğunu bildiren âyetler gibi. <br />
<br />
Veyâ tabîatıyla tebdîl ve tağyîri kabûl ettiği hâlde; onun nesh ihtimâlini nefyeden háricî bir karîne ile desteklenmiştir. Meselâ:<br />
<br />
وَلاَ اَنْ تَنْكِحُوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه اَبَدًا اِنَّ ذلِكُمْ كَانَ عِنْدَ اللهِ عَظيمًا<br />
<br />
“Kendisinden sonra Peygamberin hanımlarını nikâhlamanız ebedî olarak size helâl olmaz. Çünkü, bu, Elláh katında büyük bir günâhtır”[34] âyeti gibi. Bu âyet-i kerîmede geçen Hazret-i Peygamber (asm)’ın hanımlarıyla evlenmemenin hükmü, tabîatıyla tağyîr ve tebdîli, ya‘nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak اَبَدًا kelimesi ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış. Hazret-i Peygamberin hanımlarıyla ebedî olarak evlenmenin harâm oluşu tesbît edilmiştir. <br />
<br />
Hem meselâ;<br />
<br />
الجهاد ماض الى يوم القيامة<br />
<br />
“Şer‘í cihâd, kıyâmete kadar devâm edecektir”[35] hadîs-i şerifinde, cihâdın farz olarak devâm edeceği ifâde ediliyor. Bu ifâde, tabîatıyla tağyîr ve tebdili, ya‘nî Cenâb-ı Hak tarafından neshi kabûl edebilir. Ancak, الى يوم القيمة lafzı ile bu nesh ihtimâli kaldırılmış, kıyâmete kadar cihâdın devâm edeceği tesbît edilmiştir. <br />
<br />
Muhkemin Hükmü: <br />
<br />
1. Kat‘í olarak neye delâlet ediyorsa, onunla amel etmek vâcibdir. <br />
<br />
2. Başka bir ma‘nânın ondan irâde edilme ihtimâli yoktur. <br />
<br />
3. Nesh, te’vîl ve ibtáli kabûl etmez. <br />
<br />
İKİNCİ KISIM <br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>DELÂLETİ VÂZIH VE BEDÎHÎ OLMAYAN LAFIZLAR</strong></span><br />
<br />
Bir kelime ve bir lafzın delâlet ettiği ve gösterdiği ma‘nâ hafî ve gizlidir. Ya‘nî, o ma‘nâ o lafızdan záhiren anlaşılmıyor. Ancak, o ma‘nânın o lafızdan anlaşılması için, o lafzın dışında háricî bir emir ve karîne olması lâzımdır. Bunun da mertebeleri vardır. En yükseği “müteşâbih”, ondan azı “mücmel”, sonra “müşkil”, sonra da “hafî” gelmektedir. Şimdi bunları birer birer îzáh edeceğiz.<br />
<br />
 <br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Birincisi: “Hafî”dir. Ma‘nâya delâleti záhir olan, bununla berâber ba‘zı efrâdının ma‘nâya mutâbakatında gizlilik olup teemmüle ihtiyâc duyulan lafızdır. Ya‘nî, o lafzın o ma‘nâya delâleti záhirdir. Ancak, o ma‘nânın bütün ferdlere şâmil olup olmadığı husúsunda bir kapalılık vardır. O kapalılığın anlaşılması için düşünmeye ihtiyâc vardır. <br />
<br />
Meselâ: Peygamberimiz (sav) buyurmuşlar ki:<br />
<br />
لا يرث القاتل<br />
<br />
  “Kátil (maktûlünden) irs götürmez.” <br />
<br />
Hadîs-i şerîfte geçen القاتل lafzı, záhiren hem amden (bilerek), hem de hatáen (bilmeyerek) katli işleyene şâmildir. Bu sözün “Bilerek katli işleyeni” bildirmesi ve ona delâlet etmesi bedîhî ve záhirîdir. Ammâ, “hatáen o işi işleyene” şâmil gelmesinde bir kapalılık vardır. Bu kapalılığa göre, fakíhler değişik re’yler beyân etmişlerdir. Ba‘zı fakíhlere göre, hatáen öldüren de bu hadîsin hükmüne girer. Ba‘zı fakíhlere göre ise, hatáen adam öldüren bu hadîsin hükmüne dâhıl olmaz. (Demek, hafîde ictihâd kábildir.)<br />
<br />
Hafînin hükmü: Gizlilik ve kapalılığa sebeb olan nesneye nazar ve teemmül lâzımdır. Bu nazar ve teemmül netîcesinde o nesnenin bütün o efrâda şâmil geldiğine kanâat hâsıl olursa, onun hükmüyle amel edilir. Ba‘zı efrâda şâmil gelmediğine kanâat getirilirse, ona göre hükmedilir. (Bunu da yapacak müctehidlerdir.)<br />
<br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan İkincisi: “Müşkil”dir. Bu, bi’z-zât lafzında bulunan bir sebebden veyâ başka bir nassla karşılaşmasından dolayı ma‘nâsı kapalı olan bir ifâdedir.<br />
<br />
Hafî ile müşkil arasındaki fark şudur: Hafîdeki kapalılık bi’z-zât lafızdan değil, lafzın tatbîk sâhasının şümûlünden gelmektedir. Buna göre, hafîden kasd edilen şey, önce bilinmektedir. Müşkildeki kapalılık ise, nassla­rın bi’z-zât lafzından doğmaktadır. Bununla ne kasd olunduğu önceden bilinemez; ancak háricî bir delîl ile anlaşılır.<br />
<br />
Müşkil için müşterek (çok ma‘nâlı) kelimeleri misâl olarak verebiliriz. Bu kelimeler, iki üç ma‘nâyı ifâde eder. Meselâ; “ayn” kelimesi, görme uzvumuz olan “göz” ma‘nâsına geldiği gibi, “pınar” ma‘nâsına da gelir; “mâhiyyet” ve “câsûs” ma‘nâlarında da kullanılır. Bu biribirine zıt ma‘nâları bir kullanış­ta birleştiremeyiz. Ancak ayrı ayrı kullanışlarla bu ma‘nâlar kasd olu­nabilir. “Ayn” sözünün bu ma‘nâlardan hangisine delâlet ettiğini, ya cümlenin gelişinden (siyâk’tan) veyâ háricî bir delîlden anlayabiliriz. Siyâk’a misâl olarak: “Ordunun durumunu anlamak için uyûn’u her tarafa yaydım” cümlesini zikredebiliriz. Buradaki uyûn, câsuslar ma‘nâsında kullanılmıştır ve bunu cümlenin gelişi göstermektedir. Yine Kur’ân’daki:<br />
<br />
وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا “Onların gözleri vardır; fakat onunla görmezler”[36] âyetinde geçen, اَعْيُنٌ kelimesi de siyâk’tan anlaşıldığına göre, duyu or­ganı olan gözlerdir. <br />
<br />
Ba‘zan müşterek lafzı anlamak için başvurulan siyâk değil, háricî bir delîl olabilir. Eğer bu háricî delîl nass ise, onun ma‘nâsı üzerinde pek ihtilâf çıkmaz; nass değilse onun ma‘nâsı üzerinde geniş ihtilâflar (ictihâdlar) doğar. <br />
<br />
Fakíhlerin, tefsîrinde ihtilâfa düştükleri müşterek lafızlardan biri­si de şu âyet’tir:<br />
<br />
وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلثَةَ قُرُوءٍ “Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç kurû’ beklerler.”[37] Bu âyet-i kerîmede geçen قُرُوءٍ kelimesi hem “hayz” (ay hâli), hem de “tuhr” (iki ay hâli arasındaki te­mizlik) ma‘nâlarına gelmektedir. Bu sebeble, Hanefîler, bu âyette geçen قُرُوءٍ kelimesini ay hâli (hayz) diye, Şâfiíler de iki ay hâli arasındaki te­mizlik müddeti diye tefsîr etmişlerdir. (Demek, müşkil de ictihâd mahallidir.) <br />
<br />
Müşkilin Hükmü: Karîne ve delîlleri araştırıp o müşkilden murâdın ne olduğu anlaşıldıktan sonra onunla amel edilir, yoksa ictihâd edilir. <br />
<br />
    Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Üçüncüsü: “Mücmel”dir. Bu, ma‘nâsında bir kaç hâl ve hükmü ihtivâ eden, ancak bir müfessir (açıklayıcı) ile anlaşılabilen nass’dır. Pezdevî, “Usûl”ünde mücmeli şöyle ta‘rîf eder: “Mücmel, kendisinde ma‘nâlar izdihâm eden, ne kasd edildiği ibâresinden anlaşılamayacak derecede muğlâk olan, tefsîr ve araş­tırmaya ihtiyâc gösteren şeydir.”<br />
<br />
Bu ta‘rîften, “mücmel, müşkil ve hafî” arasındaki fark anlaşılmış olu­yor. Demek ki, mücmelin tafsílâtı kendi lafzından ve mücerred fıkhî ictihâdla anlaşılamaz. Mücmeli anlamak, onun çeşitli şekillerini ve cüz’î mes’elelerini kavramak için bir müfessire (açıklayıcıya) ihtiyâc vardır.<br />
<br />
Kur’ân’ın teklîfî hükümlerle ilgili ibârelerinin çoğu mücmeldir. Bunları bize sünnet açıklamıştır. Meselâ; namâz, mücmel olarak emredil­miş; “Sünnet” onu hem fiilî, hem de kavlî bir şekilde açıklamıştır. Hazret-i Peygamber (sav), “Namâzı, ben nasıl kılıyorsam siz de öylece kılın”[38] bu­yurmuştur. Hac da böyledir. Peygamber (sav), “Hac ile ilgili ibâdetle­rinizi benden alınız”[39] buyurarak onu açıklamıştır. Zekât ve alım-satım da mücmel olarak bildirilmiş, sonra sünnet tarafından tam olarak açık­lanmıştır.<br />
<br />
Kezâ, suçlarla ilgili bir kısım hükümler de icmâlî bir şekilde zikre­dilmiştir. Meselâ; Kur’ân, diyet gerektiğini bildirmiş; “Sünnet” de bu­nun mikdâr ve şekillerini genişçe anlatmıştır. Yine Kur’ân, yaralar için kısás icab ettiğini haber vermiş; “Sünnet” ise bu yaraların hükümlerini, ne zamân tam kısás ve ne zamân nâkıs kısás, ya‘nî diyet gerektiğini beyân etmiştir.<br />
<br />
Böylece, Kur’ân’ın mücmel olan her ifâdesini Sünnet açıklamış ve onun kapalı bir tarafını bırakmamıştır.<br />
<br />
Evet, Kur’ân nass’larının tefsîre muhtâc olan kısımları vardır. Bunları Peygamber (sav), âhirete irtihâlinden önce açıklamıştır. Hazret-i Peygam­ber’in açıklamadığı teklîf bildiren hîç bir Kur’ân nassı yoktur. O, bunları ya fiiliyle veyâ sözüyle açıklamıştır. <br />
<br />
Mücmelin Hükmü: Mücmel, Şâri‘ tarafından vâfî bir tarzda beyân ve îzáh edilmişse, o zamân müfesser hükmüne geçer ki; bu durumda onunla amel etmek vâcib olur. <br />
<br />
Delâleti Vâzıh Ve Bedîhî Olmayan Lafızlardan Dördüncüsü: “Müteşâbih”tir. Müteşâbih: Ma‘nâsı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunma­yan, Kitâb ve Sünnette tefsîrine rastlanılmayan ve ma‘nâsı Elláh’a havâle edilen nass’dır. Burada şu iki husúsu beyân etmek gerekir: <br />
<br />
1) Kur’ân’da müteşâbih vardır. Çünkü, Elláh Teálâ şöyle buyur­muştur:<br />
<br />
هُوَالَّذى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ايَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَآءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَآءَ تَأْويلِه وَمَا يَعْلَمُ تَأْويلَهُ اِلاَّ الله وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ امَنَّا بِه كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبّنَا وَمَا يَذَّكَّرُاِلاَّ اُولُوا اْلاَلْبَابِ<br />
<br />
“O Elláhu Teálâ ki, ey Resûl-i Ekrem! Senin üzerine Kur’ân’ı inzâl etti. O Kur’ân’dan ba‘zıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açıktır, helâl ve harâmı beyân husúsunda kendileriyle amel olunur. Onlar (muhkem âyetler) Kitâbın (Kur’ân’ın) aslı ve anasıdırlar. O Kur’ân’dan diğer âyetlerin ise elfâzı biribirine benzer ve ma‘nâsı açık değildir.<br />
<br />
“Kur’ân’ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri müteşâbih olunca, şu kimseler ki, kalblerinde bâtıla meyil vardır, onlar insânlar arasına fitne koymak ve i‘tikádlarını ifsâd eylemek ve arzûlarına muvâfık bir súrette te’vîlini taleb etmek için Kur’ân’dan müteşâbih olan âyetlere ittibâ‘ eder ve kalblerinde olan fesâda binâen muhkemâtı terk ederler. Hâlbuki, insâna lâzım olan; muhkem olan âyetlerle amel eylemek ve müteşâbihâta îmân etmektir. O müteşâbihâtın te’vîlini ancak Elláhu Teálâ bilir ve ilminde sebâtı ve rüsûhu olan álimler de, ‘Biz bu Kur’ân’a îmân ettik. Zîrâ, cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır’ derler. Bu Kur’ân’ın ma‘nâsını ancak akıl sáhibleri düşünür.”[40] <br />
<br />
Bu nass karşısında álimler, Kur’ân’da müteşâbih bulunduğunda ittifâk etmişlerdir. Ancak, müteşâbihin nerelerde olduğunda ihtilâfa düşmüşlerdir. İbn-i Hazm; sâdece Kur’ân’ın sûre başlarındaki hu­rûf-i mukattaa ile “Kıyâmet gününe yemîn ederim”[41] ve “Kasem olsun Güneş’e ve onun aydınlığına, ona tâbi‘ olduğu zamân Ay’a”[42] âyetleri gi­bi kasem bildiren lafızların müteşâbih olduğunu söyler. <br />
<br />
Bir kısım ulemâ da, İbn-i Hazm’ın ileri sürdüğü bu müteşâbihlerin yanında, Elláh’ı sonradan yaratılmışlara (havâdîse) benzeten âyetleri (Elláh’ın elinden ve yüzünden bahseden âyetler[43] gibi) de müteşâbih sayarlar. <br />
<br />
2) Teklîf ihtivâ eden ve İslâm şerîatinin esâs hükümlerini bildi­ren âyetler aslâ müteşâbih değildir; bunların hepsi, ya kendiliğinden veyâ Peygamber (sav)’in beyânı sâyesinde ap açıktır. Nitekim, Hazret-i Pey­gamber (sav), “Sizi, gecesi gündüzü gibi aydınlık olan bir yol üzerinde bıraktım”[44] buyurmuştur. Zâten teklîf ifâde eden nassların açık olmaması veyâ açıklanmamış olması imkânsızdır.[45] <br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>5. İCTİHÂDIN CÂİZ OLUP OLMADIĞI KONULAR </strong></span><br />
<br />
“Her hükm-i şer‘í, ictihâda mahal olamaz. Onun için, ba‘zı usûl-i fıkıh ulemâsı bu husústa şöyle derler: <br />
<br />
“İctihâdın câiz olduğu mes’ele, hakkında kat‘í delîl bulunmayan ahkâm-ı şer‘ıyyedir. Hakkında kat‘í delîl bulunan ahkâm-ı şer‘ıyyede ise ictihâd ve ihtilâf olamaz. Namâz ve orucun farzıyyeti, zinânın harâmiyyeti gibi. Bunlar, hakkında kat‘í nass bulunan ve câhil ve álim herkesin bildiği şer‘í mes’elelerdir. Hakkında delâleti veyâ sübûtu kat‘í nass bulunmayıp, delâleti veyâ sübûtu zannî olan nasslarda ise ictihâd yapılabilir.”[46] <br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>6. İCTİHÂDLARDAKİ İHTİLÂFIN HİKMETİ NEDİR?</strong></span><br />
<br />
Müctehidlerin ictihâdlardaki farklılıkları, -hâşâ- Kur’ân ve Hadîs açıkça anlaşılmadığından, müctehidlerin farklı görüşler ileri sürmelerinden değildir. Bilakis, bu ihtilâf, Kur’ân’ın yedi vech-i i‘câzından biri olan câmiıyyetinden kaynaklanmaktadır. Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân bütün asırlarda, meşreb ve meslekleri muhtelif olan beşerin bütün tabakátına hıtáb eden ve her husústa onlara hidâyet ve yol gösteren bir hutbe-i ezeliyye olduğundan; lafzında, ma‘nâsında, ilminde, mebhasinde ve üslûbunda háriku’l-áde bir câmiıyyet göstermiş ve pek çok ayrı ayrı ma‘nâları ihtivâ eden vücûh ve ihtimâlleri ihtivâ etmiştir. İşte, müctehidlerin ictihâdları, ahkâm âyetlerinin gösterdikleri ayrı ayrı vücûh ve ihtimâllere dayanmaktadır. Âyetlerdeki bütün o ihtimâller, Kur’ân’ın murâdı ve maksúdu olduğundan, elbette bütün o ictihâdlar dahi haktır ve doğrudur. Kur’ân’ın şu vech-i i‘câzını, ya‘nî câmiıyyetini, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri “Yirmi Beşinci Söz”de isbât etmiş ve o eserde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Eğer desen: ‘Geçmiş misâllerdeki bütün ma‘nâları, nasıl bileceğiz ki, Kur’ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?’<br />
<br />
“Elcevâb: Mâdem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün Benî Âdem’e hıtáb ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif ifhâma göre müteaddid ma‘nâları derc edip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz‘ edecektir.<br />
<br />
“Evet, ‘İşârâtü’l-İ‘câz’da, şuradaki ma‘nâlar misillü kelimât-ı Kur’âniyyenin müteaddid ma‘nâlarını ilm-i Sarf ve Nahv’in káideleriyle ve ilm-i Beyân ve fenn-i Maánî’nin düstûrlarıyla, fenn-i Belâgat’in kánûnlarıyla isbât edilmiştir. Bununla berâber, ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak şartıyla ve fenn-i Maánî’ce makbûl ve ilm-i Beyân’ca münâsib ve Belâgat’çe müstahsen olan bütün vücûh ve maánî, ehl-i ictihâd ve ehl-i tefsîr ve ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle, Kur’ân’ın ma‘nâlarındandırlar. O ma‘nâlara, derecelerine göre birer emâre vaz‘ etmiştir; ya lâfziyyedir, ya ma‘neviyyedir. O ma‘neviyye ise, ya siyâk veyâ sibâk-ı kelâmdan veyâ başka âyetten birer emâre, o ma‘nâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkíkler tarafından yazılan yüz binler tefsîrler, Kur’ân’ın câmiıyyet ve hárikıyyet-i lâfziyyesine kat‘í bir bûrhân-ı bâhirdir.”[47]<br />
<br />
Üstâd Hazretlerinin burada beyân ettiği gibi, şu ayrı ayrı ma‘nâların doğru olması için, onların ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olması ve fenn-i Maánî’ce makbûl ve ilm-i Beyân’ca münâsib ve Belâgat’çe müstahsen olması şarttır. Yoksa, kişinin kendi hevâsına ve fikrine göre verdiği ma‘nâlar merdûddur ve dalâlettir. Hadîs-i şerifte, “Kim, Kur’ân hakkında kendi re’yiyle konuşursa, ateşte oturacağı yeri hâzırlasın”[48] buyrulmuştur.<br />
<br />
Hem yine Üstâd’ın yukarıda beyân ettiği gibi, o ayrı ayrı ihtimâllerin her birine Kur’ân’ın ya lafzen veyâ ma‘nen birer emâre ve karîne vaz‘ etmesi isbât ediyor ki; bütün o muhtelif ma‘nâlar Kur’ân’ın murâdıdır. O hâlde, o vücûh ve ihtimâllere istinâd eden bütün ictihâdlar da haktır ki, ehl-i ictihâd, ehl-i tefsîr, ehl-i usûlü’d-dîn ve ehl-i usûlü’l-fıkıh bütün bu ma‘nâların Kur’ân’ın murâdı olduğunda icmâ‘ ve ittifâk etmişler ve bi’l-fiil aralarında vâkı‘ olan ihtilâfla şu husústaki ittifâklarını göstermişlerdir.<br />
<br />
Hak ictihâdlardaki ihtilâfın sırr-ı hikmeti ve vech-i rahmetini anlamak ve fürûátta hakkın nasıl taaddüd ettiğini, ya‘nî birden fazla hakkın olduğunu fehmetmek için şu esâsa dikkat etmek lâzımdır:<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân’ın pek çok yerde, husúsan “Yirmi Dokuzuncu Söz”de îzáh ettiği üzere, kâinâtta hakíkatler iki kısımdır. Biri: Hakíkí hakíkatler. Diğeri: Nisbî ve izáfî hakíkatlerdir. Şu kánûn, Fâtır-ı Zü’l-Celâl’in fıtrî bir kánûnudur. Álemde hîç bir şey, diğer eşyâdan ayrı ve müstakil değildir. Her şeyin pek çok eşyâ ile bir nev‘í münâsebeti vardır ki, şu ayrı ayrı münâsebetlerden nisbî ve i‘tibârî hakíkatler tevellüd etmektedir. O hâlde, her bir şeye mahzá güzel veyâ mahzá çirkin demek yanlıştır. Çünkü, güzellik tenâsübden çıkar. Üstâd’ın “Muhâkemât”ta dediği gibi, bir zirâ‘ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur! Fakat, bir insânın yüzüne takılsa ve yüzüyle münâsebetine bakılsa, izáfî olarak çirkin görülecektir.<br />
<br />
İşte, fıtratın şu káidesine uygun olarak, şerîat-ı İslâmiyye de iki kısım üzerine nâzil olmuştur:<br />
<br />
Birisi: Muhkemât-ı şerîattır ki; bunlar hakíkí hakíkatlerdir. Hîç bir zamân ve zemînde değişmezler ve kábil-i ictihâd değildirler.<br />
<br />
Diğeri: Muhkem olmayan nazariyyâttaki ahkâmdır ki; bunlar nisbî ve izáfî hakíkatlerdir. Kişilerin maddî ve ma‘nevî durumları, hayât tarzları gibi pek çok şartlarla mukayyed olan i‘tibârî hakíkatlerdir. İşte, müctehidlerin ayrı ayrı ictihâdları, şu şartlarla mukayyed olan nisbî ve izáfî hakíkatlere bakmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl: Muhkemât-ı şerîat mutlak hakíkatlerdir. İctihâdlar ise mukayyed ve meşrût hakíkatlerdir. Ta‘bîr-i diğerle, muhkemât-ı şeriat, küllî kánûn ve káidelerdir. İctihâdlar ise, şu küllî káidelerin cüz’í ve müşahhas hâdiseler üzerine tatbîkıdir ki, bu noktadan ictihâdlarda izáfiyyet ve nisbîlik vardır. O hâlde, muhkemât-ı şerîatın dâiresi içinde olmak ve ulûm-i Arabiyyece sahîh ve usûl-i dîniyyece hak olmak ve fenn-i Maánî’ce makbûl ve ilm-i Beyân’ca münâsib ve Belâgat’çe müstahsen olmak şartıyla, bütün o ayrı ayrı ictihâdların hepsi de haktır ve güzeldir. Nefsü’l-emirde birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Yalnız, o ictihâdın şartları mîzâcına uyan kimse, başkalarını hatáya isnâd etmeden, nisbî olarak kendi mezhebini diğerlerinden daha güzel bulabilir ve öyle görmesi de şarttır. Çünkü, o ictihâd, o şartlar altında en güzelidir. İşte, daha güzel olmak ve daha hak olmak, izáfî ve şartlarla mukayyed bir hakíkat olduğundan, burada ihtilâf elbette olacaktır ve hepsi de haktır. İşte, Üstâd’ın, “Hakta ittifâk, ehakta ihtilâftır”[49] sözünün ma‘nâsı budur.<br />
<br />
Mâdem ictihâdlar, nisbî ve izáfî hakíkatlerdir. O hâlde, Ehl-i Sünnet dâiresi içinde bir mezheb sáhibi kendi mezhebine, “Haktır ve daha güzeldir” diyebilir. Fakat, “Hak yalnız benim mesleğimdir ve güzel olan yalnız benim mezhebimdir” diyemez.<br />
<br />
Şu anlattığımız hakíkatleri, İmâm-ı Şa‘rânî “Mîzânü’l-Kübrâ” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî de “Mustasfâ” isimli eserinde gáyet geniş bir súrette îzáh ve isbât etmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri de “Risâle-i Nûr”da muhtelif yerlerde bu konuyu beyân etmiştir. Ezcümle, mevzú‘muzu teşkîl eden ve daha önce “Lemaát”tan iktibâs ettiğimiz şu cümlelerdir.<br />
<br />
“İslâmiyyet, selm ve müsâlemettir; dâhılde nizâ‘ ve husúmet istemez.<br />
<br />
“Ey Álem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda. Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı: ‘Hüve’l-hakku’ yerine ‘hüve hakkun’ olmalı; ‘hüve’l-hasen’ yerine ‘hüve’l-ahsen’ olmalı.<br />
<br />
“Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: ‘İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.’<br />
<br />
“Dememeli: ‘Budur hak; başkaları battâldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.’<br />
<br />
“Zihniyyet-i inhisâr, hubb-i nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ‘ ondan çıkıyor.<br />
<br />
“Dert ile dermânlar taaddüdü hak olur; hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvüu hak olur; hak da tenevvü‘ eder.<br />
<br />
“İsti‘dâd, terbiyeler tekessürü hak olur; hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.<br />
<br />
“İki mîzâca göre mesâil-i fer‘íde hakíkat sâbit değil; izáfî ve mürekkeb. Mükellefîn mîzâclar,<br />
<br />
“Ona bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sáhibi mühmel mutlak hükmeder.<br />
<br />
“Mezhebinin hudûdu ta‘yînini bırakır temâyül-i mîzâca. Taassub-i mezhebî ta‘mîme sebeb olur.<br />
<br />
“Ta‘mîmin iltizâmı sebeb olur nizâa. İslâmiyyetten evvel tabakát-ı beşerde derin uçurumlar,<br />
<br />
“Hem tebâud-i acîbi istedi bir vakitte taaddüd-i enbiyâ, tenevvü-ı şerâyi‘, müteaddid mezhebler.<br />
<br />
“Beşerde bir inkılâb İslâmiyyet yaptırdı, beşer tekárüb etti, şer‘ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber.<br />
<br />
“Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zamân, ittihâd eder mezhebler.”[50]<br />
<br />
“Münâzarât”ta ise bu mevzúu şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
“Bence taklîdin temelini atıp ihtilâfâtı çıkarmakla; ‘Mu‘tezile, Cebriyye, Mürcie, Mücessime’ gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyyetten intâc eden, mesâil-i dîniyyedeki istibdâd-ı ilmîdir ve nefsü’l-emirde ‘mukayyed’ olan şeyde ‘ıtlâk’tır.”[51]<br />
<br />
“S - Álem-i İslâm’ın ulemâsının ortalarındaki müdhiş ihtilâfâta ne dersin? Re’yin nedir?<br />
<br />
“C - Ben Álem-i İslâmiyyete gayr-ı muntazam veyâ intizámı bozulmuş bir meclis-i meb‘úsân ve encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şerîattan işitiyoruz ki, re’y-i cumhûr budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu; bu meclisteki re’y-i ekseriyyetin nazíresidir. Re’y-i cumhûrdan maadâ olan akvâl, eğer hakíkat ve mağzdan hálî ve boş olmazsa, isti‘dâdâtının re’ylerine bırakılır. Tâ, her bir isti‘dâd, terbiyesine münâsib gördüğünü intiháb etsin. Lâkin, burada iki nokta-i mühimme vardır.[52]<br />
<br />
“Birincisi: Şu isti‘dâdın meyelânı ile intiháb olunan ve bir derece hakíkati tazammun eden ve ekalliyyette kalan ‘kavl’, nefsü’l-emirde mukayyed ve o isti‘dâd ile mahsús olduğu hâlde; sáhibi ihmâl edip mutlak bıraktı. Etbâı iltizâm edip ta‘mîm etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muháliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsádeme, müşâğabe, cerh ve red o derece meydân aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feverân eden duman ve lisânlarından püsküren berkler, şimşekli ve ba‘zan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyyetin tecellîsine bir hicâb teşkîl etmiştir. Lâkin, ziyâ-yı şemsten tefeyyüz etmesine isti‘dâd bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyâyı dahi men‘ etmektedir.<br />
<br />
“İkinci nokta: Ekalliyyette kalan ‘kavl’, eğer içindeki hakíkat ve mağz, onu intiháb eden isti‘dâdlardaki heves ve hevâ veyâ mevrûs taassub ve mîzâcına galebe çalmazsa; o ‘kavl’ bir hatar-ı azímde kalır. Zîrâ, isti‘dâd onunla insibâğ edip onun muktezásına inkılâb etmek lâzım iken; o onu kendine çevirir ve telkíh eder, kendi emrine musahhar eder. İşte, şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül, ve mezheb mîzâcdan teşerrüb eder.”[53]<br />
<br />
Hem “Yirmi Yedinci Söz”de mezheb ihtilâfının hikmetlerini şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
“Asırlara göre şerîatler değişir. Belki, bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şerîatler, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hátemü’l-Enbiyâ’dan sonra, şerîat-i kübrâsı her asırda her kavme kâfî geldiğinden, muhtelif şerîatlere ihtiyâc kalmamıştır. Fakat, teferruátta, bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyâc kalmıştır.<br />
<br />
“Evet, nasıl ki, mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mîzâclara göre ilâclar tebeddül eder. Öyle de, asırlara göre şerîatler değişir; milletlerin isti‘dâdına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer‘ıyyenin teferruát kısmı, ahvâl-i beşeriyyeye bakar, ona göre gelir, ilâc olur.<br />
<br />
“Enbiyâ-yı sâlife zamânında tabakát-ı beşeriyye biribirinden çok uzak ve seciyyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyyete yakın olduğundan; o zamândaki şerîatler, onların hâline muvâfık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ, bir kıt‘ada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şerîatler bulunurmuş. Sonra, Âhirzamân Peygamberinin gelmesiyle, insânlar gûyâ ibtidâî derecesinden i‘dâdiyye derecesine terakkí ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtâtla akvâm-ı beşeriyye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şerîatle amel edecek vaz‘ıyyete geldiğinden; ayrı ayrı şerîate ihtiyâc kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzûm görülmemiştir. Fakat, tamâmen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyede gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer, beşerin ekseriyyet-i mutlakası, bir mekteb-i álînin talebesi gibi bir tarz-ı hayât-ı ictimâıyyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhîd edilebilir. Fakat, bu hâl-i álem o hâle müsâade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.<br />
<br />
“Eğer desen: ‘Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?’<br />
<br />
“Elcevâb: Bir su, beş muhtelif mîzâclı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mîzâcına göre su ilâcdır; tıbben vâcibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona harâmdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte, hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, ‘Su yalnız ilâcdır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur?’<br />
<br />
“İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiyye, mezheblere hikmet-i İlâhiyyenin sevkıyle ittibâ‘ edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyyenin tensîbiyle İmâm-ı Şâfií’ye ittibâ‘ eden, ekseriyyet i‘tibârıyla Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayât-ı ictimâıyyede nâkıs olduğundan, her biri bi’z-zât dergâh-ı Kádıu’l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve husúsí matlûbunu istemek için, imâm arkasında Fâtihâ’yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı A‘zám’a ittibâ‘ edenler, ekseriyyet-i mutlaka i‘tibârıyla, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi o mezhebi iltizâm etmesiyle, medeniyyete, şehirliliğe daha yakın ve hayât-ı ictimâıyyeye müstaid olduğundan, bir cemâat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam umûm nâmına söyler; umûm, kalben onu tasdîk ve rabt-ı kalb edip, onun sözü umûmun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imâm arkasında Fâtihâ okunmaz. Okunmaması, ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.<br />
<br />
“Hem meselâ, mâdem şerîat, tabîatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta‘dîl edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette, ekser etbâı köylü ve nim-bedevî ve amelelikle meşgúl olan Şâfií mezhebine göre, kadına temâsla abdest bozulur, az bir necâset zarar verir. Ekseriyyet i‘tibârıyla hayât-ı ictimâıyyeye giren, nim-medenî şeklini alan insânlar ittibâ‘ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, mess-i nisvân abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.<br />
<br />
“İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maíşet i‘tibârıyla, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan, san‘at ve maíşet i‘tibârıyla tabîat ve nefs-i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için, şerîat onların hakkında o tecâvüzâta sed çekmek için, ‘Abdest bozulur, temâs etme. Namâzını ibtál eder, bulaşma’ ma‘nevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ammâ, o efendi, nâmûslu olmak şartıyla, ádât-ı ictimâıyyesi i‘tibârıyla, ahlâk-ı umûmiyye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa mübtelâ değil; mülevves şeylerle, nezáfet-i medeniyye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için, şerîat, mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş, ruhsat tarafını gösterip hafîfleştirmiştir. ‘Elin dokunmuşsa abdestin bozulmaz; hicâb edip kalabalık içinde suyla istincâ etmemenin zararı yoktur; bir dirhem kadar fetvâ vardır’ der, onu vesveseden kurtarır.<br />
<br />
“İşte, denizden iki katre, sana misâl... Onlara kıyâs et. ‘Mîzân-ı Şa‘rânî’ mîzânıyla, şerîat mîzânlarını bu súretle muvâzene edebilirsen et.”[54]<br />
<br />
Suâl: Eğer Ehl-i Sünnet dâiresindeki müctehidlerin hepsi de ictihâdlarında hakka isábet ettilerse, “Âlim ictihâd eder ve ictihâdında hatá ederse ona bir sevâb var, eğer isábet ederse ona iki sevâb vardır” hadîsinin ma‘nâsı nedir?<br />
<br />
Elcevâb: Bu suâle İmâm-ı Şa‘rânî şöyle cevâb vermektedir:<br />
<br />
“Bu hadîsdeki hatá sözünden murâd, müctehidin o mes’eledeki delîle tesádüf edememe hatásıdır. Onunla şerîattan çıkılan hatá değildir. Çünkü, şerîattan çıkınca ona sevâb verilmez. Nitekim, Resûl-i Ekrem (asm), ‘Bizim emrimize, işimize uygun olmayan her amel merdûddur’ buyuruyor. Şerîatın sáhibi ona sevâb vardır buyurduğuna göre, hadîs-i şerîfin ma‘nâsının şöyle olduğu anlaşılır; ‘Âlim ictihâd edip Şâri‘ tarafından bu husústa vârid olan delîl kendisine isábet ettiyse, ona iki ecir, ya‘nî sevâb vardır. Biri araştırma ve inceleme sevâbı, diğeri delîle tesádüf etme sevâbıdır. Delîlin kendisine rastlamayıp sâdece hükmüne tesádüf ederse, ona bir sevâb vardır. O da, inceleme ve araştırma sevâbıdır.’ Buradaki hatá izáfî olup, mutlak hatá değildir.”[55]<br />
<br />
İmâm-ı Gazâlî de bu hadîsi şöyle îzáh etmiştir:<br />
<br />
“Bu suâle iki cihetten cevâb verilebilir.<br />
<br />
“Birincisi: Bu hadîs, her müctehidin isábet ettiği konusunda kesin bir delîldir. Zîrâ, ictihâd eden her müctehid sevâb almaktadır. Eğer müctehid isábet etmemiş olsaydı, Elláhu Teálâ’nın hükmüne aykırı hüküm veren o hatálı müctehid nasıl sevâba hak kazanacaktı?<br />
<br />
“İkincisi: Biz hatánın, müctehidin yapması gerekli olan şeye izáfetle değil; matlûbuna izáfetle olabileceğini inkâr etmiyoruz. Hâkim, malı hak sáhibine iáde etmeyi taleb etmektedir. Fakat, bunda hatá etmesi mümkündür. Bu durumda hâkim, taleb ettiği husús açısından hatá etmiştir. Fakat, Elláh’ın kendisi hakkındaki hükmü açısından isábet etmiştir. Aynı şekilde, kıble konusunda ictihâd eden kişinin de hatá ettiği söylenebilir. Bu, kıble konusunda ictihâd eden kişinin taleb ettiği şeyde, ya‘nî kıbleye isábet etme husúsunda hatá ettiği ma‘nâsına gelir. Bu kişinin taleb ettiği şeye ulaşması vâcib değildir. Aksine, ona vâcib olan, taleb ettiği şeyin bulunduğunu zannettiği tarafa yönelmesidir.”[56]<br />
<br />
İHTÁR: Müctehidlerin farklı farklı ictihâdları hakkında ulemâ-yı İslâm iki kısma ayrılmışlardır:<br />
<br />
Birinci Táife: Ehl-i tasvîb olan “Musavvibe”dir. Bunlar, “Bütün müctehidler, hakka isábet etmişlerdir. Fürûátta hak taaddüd edebilir” diyen álimlerdir. Üstâd Bedîuzzamân da bu görüşü tercîh etmiştir.<br />
<br />
İkinci Táife: Ehl-i tahtie olan “Muhattie”dir. Bunlar, “Elláh ındinde hak olan bir tânedir. Bir mes’elede farklı ictihâd yapan müctehidlerin yalnız birisi hakka isábet etmiştir. Diğerleri hatádır. Fakat, bu hatásı affolmuştur” diyen álimlerdir. Bu görüşteki álimler, diğer müctehidlerin ictihâdlarına aslâ bid‘at ve dalâlet dememektedir. Bunlar, “Sâdece benim mesleğim haktır” demiyorlar. “Benim mesleğim haktır, hatáya kábiliyyeti var. Diğerinin de sevâba kábiliyyeti var” diyorlar.<br />
<br />
Dolayısıyla, Üstâd’ın, “ ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur” sözü her iki táifeye de şâmildir.<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>7. ŞU ZAMÂNDA İCTİHÂD KAPISI AÇIK MIDIR?</strong></span><br />
<br />
İctihâd kapısı, Elláh ve Resûlünün açtığı bir kapı olduğundan, hîç bir kimsenin o kapıyı kapamaya hakkı ve kudreti yoktur. İctihâd, şerîat-ı İslâmiyyenin canlı ve hayâtdâr olmasının ve ebediyyetinin bir gereğidir. Fakat, o kapının açık olması, oradan girmenin mümkün olması ma‘nâsına gelmez. Çünkü, ictihâd yapılabilmesi için, hem ictihâd yapacak kişide, hem de ictihâdın yapılacağı zamân ve zemînde bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar şu ânda mevcûd olmadığından, o kapıdan girmeye mâni‘ler mevcûddur. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri bu mevzúu “Yirmi Yedinci Söz”de gáyet güzel bir şekilde îzáh etmiştir. Oraya havâle edip, burada bir hulâsasını zikrederek deriz ki;<br />
<br />
Bu zamânda hîç bir kimsenin, -bir mevhibe-i İlâhiyye olmazsa- ictihâd yapabilecek derecede ilmen ve ma‘nen terakkí etmesi mümkün değildir. Çünkü, bulunduğumuz asır bir cehâlet asrıdır ve ictihâd derecesinde bir ilme sáhib kişiler bu asırda yoktur. Farazá öyle bir ilim sáhibi olsa dahi, bid‘atların istîlâ edip şeáir-i İslâmiyye’nin kaldırıldığı şu zamânda fikirler Kur’ân’ın rûhundan uzaklaştığı, siyâset ve dünyâ muhabbetiyle zihinler dünyâya müteveccih olduğundan; böyle bir zamânda ictihâd kapısından girilse, bu, doğrudan doğruya âhirete bakan ve dünyâyı âhirete bir vesîle yapan ve dünyâya dolayısıyla ve tebeí olarak nazar eden şerîatın ahkâmını bozup, onu dünyâ hayâtının tahsíline bir vâsıta yapmaya ve şerîatın mükellefiyyetlerinden kaçmaya ve ahkâm-ı dîniyyede lâubâliyâne harekâta bir vâsıta olur. Hâlbuki, ictihâd, zühd ve takvâ ile ve Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediğinin ve marziyyâtının ne olduğunu anlamak niyyetiyle yapılabilecek bir şeydir. Farz-ı muhâl, bu takvâda ve ihlâsta olan ve ictihâd derecesinde bir ilme sáhib ve şerîatın rûhuna nüfûz edebilen birisi bulunsa da, bid‘aların istîlâ ettiği ve zarûriyyât-ı dîniyyenin terk edildiği ve şer‘í devletin olmadığı böyle bir asırda, yeni ictihâdlarla nazariyyât-ı şer‘ıyye ile meşgúl olmak, dîn-i İslâm’ın muhâfazasına değil, tahrîbine bir kapı açmak demektir.<br />
<br />
Elhâsıl, Üstâd Bedîuzzamân’ın “Yirmi Yedinci Söz”de anlattığı mes’elenin hulâsası şudur ki: İctihâd şer‘í bir devlette, şeáir-i İslâmiyyenin ve zarûriyyât-ı dîniyyenin kemâliyle tatbîk edildiği bir zamânda işleyen bir müessesedir. Devlet-i şer‘ıyyesi bulunmayan Müslümânların bütün himmetlerini zarûriyyât-ı dîniyyenin ve şeáir-i İslâmiyyenin ikáme ve ihyâsına sarf etmesi, nazariyyâtta ise mevcûd Ehl-i Sünnet mezheblerinin ictihâdlarına kanâat edip onların muhâfazasına sarf etmesi lâzımdır. İnşâelláh ileride şer‘í devlet kurulduğunda, ictihâd müessesesi o zamân işletilebilir. Zâten bir devletin tam ma‘nâsıyla şer‘í olabilmesi için baştaki halîfenin ve her şehirdeki vâlî, kádí ve müftîlerin müctehid olması lâzımdır.<br />
<br />
İşte, bu gibi sebeblerden dolayı, Üstâd Hazretleri “Yirmi Yedinci Söz”de “İctihâd kapısı açıktır. Fakat, şu zamânda oraya girmeye altı mâni‘ vardır” demiştir. Ba‘zı álimlerin “İctihâd kapısı kapalıdır” demeleri, ya o kapıdan girmeye mâni‘ler vardır veyâ o kapıdan girebilecek ehliyyetli kimseler yoktur ma‘nâsındadır.<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>8. ŞU ZAMÂNDA HANGİ MEZHEBLERLE AMEL ETMEK CÂİZDİR?</strong></span><br />
<br />
Şu zamânda kendisiyle amel edilmesi câiz olan dört hak mezheb vardır ki, bunlar İmâm-ı A‘zám Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm Şâfií ve İmâm Ahmed ibn-i Hanbel’in mezhebleridir. Gerçi selef-i sálihinde pek çok müctehid imâm vardı ve Ehl-i Sünnet içindeki hak mezhebler daha fazla idi. Fakat, bu dört mezheb içindeki müctehid ulemâ, ictihâdları kitâba kaydedildiği için mezhebleri günümüze kadar geldi. Diğer mezhebler ise ictihâdları kitâblara kaydedilmediği için zamân içinde ba‘zılarının etbâ‘ları kalmadı ve kayboldu. Ba‘zıları ise mezhebin içine giren nâ-ehiller tarafından tahrîf edildiklerinden sıhhatleri kalmadı. Mezhebin imâmına isnâd ile nakledilen ictihâdlar, hakíkaten o imâma mı áiddir, yoksa sonradan mı mezheb içine sokulmuştur kesin olarak ayırt edilemediğinden, ulemâ-i İslâm o mezheblerle ameli münâsib görmemişlerdir.<br />
<br />
<span style="color:#c0392b;"><strong>NETîCE-i KELÂM</strong></span><br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri’nin eserlerinde beyân ettiği, “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veyâ daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat, ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur”[57] ifâdelerinde yer alan “hak”tan murâd; edille-i şer‘ıyye denilen Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet (sahâbe-i kirâm ve müctehidîn-i izámın icmâı) ve Kıyâs-ı Fukahâdır. “Meslek” ta‘bîrinden murâd ise, müctehid ulemânın mesleğidir. Ya‘nî, edille-i şer‘ıyyeden olan Kıyâs-ı Fukahâdır. Yoksa, günümüzdeki cemâatler ve onların muhtelif meslekleri değildir.<br />
<br />
Ma‘lûm olduğu üzere, “edille-i şer‘ıyye”, Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâdan ibârettir. Bunlardan Kitâb, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmet’te ihtilâf yoktur. Onun için, bu husústa tek bir meslek vardır. Bu mesleğe muhálefet edenler, ya‘nî başka mesleklerde gidenler, bid‘at ve dalâlettedirler. Kıyâs-ı Fukahâda ise, her bir müctehidin Kur’ân ve hadîsden aldığı ayrı bir mesleği vardır. Bu mesleklerin her biri haktır ve güzeldir. Müctehid olmayan her mü’min, bir müctehide ittibâ‘ etmek mecbûriyyetindedir. Ya‘nî, müctehid olmayanın meslek ve fikri olamaz. Bir müctehidin mesleğine ittibâ‘ etmek mecbûriyyetindedir. Binâenaleyh, Üstâd’ın bu sözünde “meslekten murâd”, müctehidlerin meslekleridir. Günümüzdeki cemâatleri ve onların mesleklerini kasd etmemektedir. Zîrâ, “Kur’ân, Hadîs, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”dan başka meslek yoktur. Bugünkü cemâatlerin meslekleri edille-i şer‘ıyyeye muvâfık ise haktır, muhálif ise bâtıldır.<br />
<br />
(Kaynak: Reddü’l-Evhâm, s. 633-668)<br />
<br />
[1] Mektûbât, 22. Mektûb, 1. Mebhas, 4. Vecih, Birincisi, s. 265.<br />
<br />
[2] Yirminci Lem‘a, İkinci Sebeb, s. 151.<br />
<br />
[3] Sözler, Lemeát, s. 719.<br />
<br />
[4] Rumûz, Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, s. 475; Hutbe-i Şâmiyye, s. 124.<br />
<br />
[5] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 7. İşâret, s. 78.<br />
<br />
[6] Lem‘alar, 13. Lem‘a, 13. İşâret, s. 89.<br />
<br />
[7] Nahl Sûresi, 16:44.<br />
<br />
[8] Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî.<br />
<br />
[9] Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, s. 289.<br />
<br />
[10] El-Vecîz, s. 179.<br />
<br />
[11] En‘ám Sûresi, 6:116.<br />
<br />
[12] Yûsûf Sûresi, 12:21.<br />
<br />
[13] İbn-i Mâce, Sünen, c. 2, s. 241 (Fiten : 8).<br />
<br />
[14] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, s. 424.<br />
<br />
[15] Mektûbât, Hakíkat Çekirdekleri, s. 470.<br />
<br />
[16] Nisâ Sûresi, 4:115.<br />
<br />
[17] Haşr Sûresi, 59:2.<br />
<br />
[18] En‘ám Sûresi, 6:38.<br />
<br />
[19] Reddü’l-Evhâm-1.<br />
<br />
[20] El Mevsûâtu’l-Fıkhiyye, c. 1, s. 316.<br />
<br />
[21] El Mevsûâtu’l-Fıkhiyye, c. 1, s. 19.<br />
<br />
[22] Nisâ Sûresi, 4:83.<br />
<br />
[23] Haşr Sûresi, 59:2.<br />
<br />
[24] El Mevsûâtu’l-Fıkhiyye, c. 1, s. 317.<br />
<br />
[25] El-Mustasfâ, İmâm-ı Gazâlî, c. 2, s. 320.<br />
<br />
[26] Nisâ Sûresi, 4:59.<br />
<br />
[27] Sözler, 27. Söz’ün Zeyli, 3. Sebeb, 1. Vecih, s. 491.<br />
<br />
[28] Mektûbât, 29. Mektûb, 7. Kısım, s. 467.<br />
<br />
[29] Sünûhât, s. 30.<br />
<br />
[30] Bakara Sûresi, 2:275.<br />
<br />
[31] Bakara Sûresi, 2:275.<br />
<br />
[32] Tevbe Sûresi, 9:36.<br />
<br />
[33] Nûr Sûresi, 24:4.<br />
<br />
[34] Ahzâb Sûresi, 33:53.<br />
<br />
[35] Mecmau’z-Zevâid, c. 1, s. 106; Nasbu’l-Gáye, c. 3, s. 377; el-Mevsûâtü’l-Etrâfi’l-Hadîsi’n-Nebevî.<br />
<br />
[36] A‘râf Sûresi, 7:179<br />
<br />
[37] Bakara Sûresi, 2:228.<br />
<br />
[38] Buhárî, Ezân: 18, Edeb: 27, Ahâd- 1.<br />
<br />
[39]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 318, 366.<br />
<br />
[40] Âl-i Imrân Sûresi, 3:7.<br />
<br />
[41] Kıyâme Sûresi, 75:1.<br />
<br />
[42] Şems Sûresi, 91:1, 2.<br />
<br />
[43] Feth Sûresi, 48:10; Rahmân Sûresi, 55:27.<br />
<br />
[44] Ebû Dâvûd, Mukaddime, c. 1, s. 6.<br />
<br />
[45] El-Veciz Fî usûli’l-Fıkh, s. 338-352 ve Prof. Muhammed Ebû Zehra, Fıkıh Usûlü, s. 104-118 adlı eserlerden iktibâs olunmuştur.<br />
<br />
[46] El-Veciz Fî usûli’l-Fıkh, s. 406-407.<br />
<br />
[47] Sözler, 25. Söz, 1. Şu‘le, 2. Şuá‘, 1. Lem‘a, s. 395.<br />
<br />
[48] Buhárî, Müslim.<br />
<br />
[49] Sözler, Lemeát, s. 718.<br />
<br />
[50] Sözler, Lemeát, s. 719.<br />
<br />
[51] Münâzarât.<br />
<br />
[52] Şu iki noktaya dikkat ile kıymet versen, fenâ olmaz.<br />
<br />
[53] Münâzarât.<br />
<br />
[54] Sözler, 27. Söz, Hátime, s. 487.<br />
<br />
[55] Mîzânü’l-Kübrâ, 19. Fasıl.<br />
<br />
[56] El-Mustasfâ, Müctehid Bahsi.<br />
<br />
[57] Mektûbât, 22. Mektûb, 4. Vecih, Birincisi, s. 265.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Aug 2021 20:38:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/08/hak-meslek-ten-murad-nedir-649.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlim nedir? Álim kime denir? Risâle-i Nûr&#039;u okuyan álim olur mu?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/ilim-nedir-alim-kime-denir-risale-i-nur-u-okuyan-alim-olur-mu-77447</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/ilim-nedir-alim-kime-denir-risale-i-nur-u-okuyan-alim-olur-mu-77447</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
Kökü ecnebî diyârında olan ma‘lûm zındıka komitesi tarafından sû-i isti‘mâl edilen mes’elelerden birisi de, Üstâd Bedîuzzamân’ın “Yirmi Birinci Lem‘a”daki, “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir álimi olabilir” sözü hakkındadır. Ma‘lûm zındıka komitesi, Üstâd Hazretlerinin bu sözünü fâsid te’vîllerle te’vîl edip, “Risâle-i Nûr’u her okuyan kişi, bir sene içinde álim olur. Onun için Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserleri, husúsan Kur’ân ve hadîsi okumaya ihtiyâc yoktur” diyerek bu fâsid te’vîli, Álem-i İslâm içinde yaymışlardır. O gizli örgüt, Bedîuzzamân Hazretlerinin mezkûr cümlesini sû-i isti‘mâl etmekle Müslümânları, bâ-husús Risâle-i Nûr şâkirdlerini Kur’ân ve hadîsden uzaklaştırmak istiyorlar. Bu sebeble, bu mes’eleyi kaleme almak mecbûriyyetinde kaldık. Bu mes’eleyi kaleme alırken hedefimiz o gizli zındıka komitesidir; -hâşâ- Müslümânlar, bâ-husús Risâle-i Nûr talebeleri değildir.<br />
<br />
Bu cümlenin ma‘nâsını anlamak için evvelâ bu cümlenin zikredildiği mektûbun icmâlî ma‘nâsını beyân edip, daha sonra “álim” kime denir ve Üstâd’ın bu cümlesinde geçen “álim” ta‘bîrinden murâdının ne olduğunu anlatmaya çalışacağız.<br />
<br />
Cümlenin geçtiği mektûb, “İhlâs Lem‘ası” denilen meşhûr “Yirmi Birinci Lem‘a”nın âhirine bir zeyl olarak ilâve edilmiştir. Bu Lem‘a’da, ihlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin düstûrları ve en müessir sebebleri gáyet hárika bir súrette anlatıldıktan sonra, tarîk-ı hakta çalışan Kur’ân hádimlerini bu hizmetten alıkoyan ve ihlâsı kıran mâni‘ler zikredilip îkáz edildikten sonra, mezkûr mektûb eserin âhirine derc edilmiştir. Bu mektûbda, mübârek Üç Aylar’ın girmesinden dolayı zikir ve evrâd ile meşgûliyyet sebebiyle Risâle-i Nûr’u yazmakta fütûr gösteren talebelere şevk ve gayret vermek için Üstâd Bedîuzzamân, Risâle-i Nûr’u yazmakta beş nev‘í ibâdet bulunduğunu beyân edip, sonra iki hadîs-i şerîfin ma‘nâsını cem‘ ederek, kalemleriyle Risâle-i Nûr’u yazan talebelere her bir dirhem mürekkebinin haşirde yüz dirhem şehîd kanıyla muvâzene edileceği müjdesini vermiş ve bu súretle meşrû‘ hırs-ı sevâb arzûsuyla dahi Kur’ân hizmetinde fütûr gösterilmemesi ve Kur’ân’a hizmetin nâfile zikir ve evrâddan çok daha fazla sevâblı olduğunu latíf bir üslûbla beyân etmiştir.<br />
<br />
Üstâd’ın zikrettiği hadîslerden,<br />
<br />
Birincisi:<br />
<br />
يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ (ev kemâ kál). Ya‘nî, “Mahşerde ulemâ-i hakíkatin sarf ettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.”[1]<br />
<br />
İkincisi:<br />
<br />
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهيدٍ (ev kemâ kál). Ya‘nî: “Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamânında Sünnet-i Seniyyeye ve hakíkat-i Kur’âniyyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.”[2]<br />
<br />
İşte, şu iki hadîs cem‘ edildiğinde şu müjde-i Nebeviyye zuhûr ediyor ki, bid‘aların istîlâ ettiği böyle bir zamânda hakáik-ı îmâniyyeye ve esrâr-ı şerîat ve sünnet-i seniyyeye hizmet eden mübârek, hális kalemlerden akan siyâh nûr veyâ âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde, Risâle-i Nûr şâkirdlerine fayda verebilir.<br />
<br />
Buna mukábil şöyle bir mukadder suâl vârid oluyor ki:<br />
<br />
Eğer deseniz: “Hadîsde ‘álim’ ta‘bîri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz.”<br />
<br />
Buna cevâben Üstâd Hazretleri şöyle diyor:<br />
<br />
“Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir álimi olabilir.”<br />
<br />
İşte, mezkûr cümle, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şu müjde-i Nebeviyyeye mazhariyyetleri için söylenmiştir.<br />
<br />
Şu cümlenin iyi anlaşılabilmesi için, evvelâ kime álim dendiğini ve álimin şer‘í ta‘rîfinin ne olduğunu îzáh etmek lâzımdır.<br />
<br />
“Álim”, lügat ma‘nâsı i‘tibâriyle, ilmin ism-i fâilidir ve “bilen”, “ilim sáhibi olan” ma‘nâsınadır. İstılâhî ma‘nâda ise álim; ulûm-i şer‘ıyye olan “tefsîr, hadîs, akíde ve fıkhı bilen” kişilere denir. Bu ilimleri bilmeyen kişilere, başka mevzú‘larda ne kadar ma‘lûmât sáhibi olursa olsunlar, álim denilmez. Kur’ân ve ehâdîs-i Nebeviyyede álimlerin fazíletleri hakkında vârid olan bütün haberler, bu şer‘í ilimlere, ya‘nî Kur’ân, hadîs, akíde ve fıkha vâkıf olan kimseler hakkındadır. Bu mes’eleyi İmâm-ı Nevevî “Minhâc”da, vasıyyet mevzúunda şöyle îzáh etmiştir:<br />
<br />
و العلماء اصحاب علوم الشرع من تفسير وحديث وفقه، لا مقرئ واديب و معبِّر و طبيب، و كذا متكلم عند الاكثرين<br />
<br />
“Álimler, şer‘í ilimler olan tefsîr, hadîs ve fıkıh ilmini bilen kişilerdir. Mukri’, edîb, muabbir ve tabîb, álim sayılmazlar. Ekser ulemâya göre, mütekellim de álim sayılmaz.”[3]<br />
<br />
Görüldüğü üzere, İmâm-ı Nevevî sâdece “tefsîr, hadîs ve fıkıh” ilmini bilen kişilere “álim” denileceğini, bunun háricindeki ilimleri bilenlerin álim sayılamayacağını ifâde etmiştir. “Minhâc”ın şerhi olan “Muğni’l-Muhtâc”da İmâm-ı Nevevî’nin bu sözü îzáh edilirken şöyle denilmiştir:<br />
<br />
“Tefsîr, lügatte, garîb lafzın ma‘nâsını beyân etmek demektir. Şer‘an ma‘nâsı ise; Kitâb-ı Azîz olan Kur’ân’ın ma‘nâsını ve onun murâdını anlamaktır. Bu ise, sâhili olmayan bir denizdir ki; her álim bu denizden kendi mikdârınca almaktadır. Bu ise iki kısımdır.<br />
<br />
“Biri: Ancak tevkíf ile anlaşılabilen kısımdır. (Ya‘nî, Elláh ve Resûlü (asm) o âyetlerin ma‘nâsını beyân etmiştir ki, onun háricinde bir ma‘nâ verilmesi mümkün değildir. Kur’ân’ın diğer âyetleri ve Resûl-i Ekrem (asm) o âyetleri nasıl tefsîr etmişse, öylece anlaşılması lâzımdır.)<br />
<br />
“Diğeri: Lügat, Maánî ve Beyân gibi başka ilimler vâsıtasıyla lafzın delâletinden idrâk edilen kısımdır.<br />
<br />
“Bu ikinci kısım ise, şerîattan istifâde edilen lafza, ya‘nî Kur’ân’ın lafzına tevakkuf ettiği için, o dahi şer‘í sayılır. Ve bu iki kısmın arkasında, Elláhu Teálâ’nın kuluna ihsân ettiği bir fehim, bir anlayış vardır ki, o dahi şer‘í sayılır. Irakî şöyle demiştir: Bir kişi ahkâmını bilmeden sâdece tefsîri bilse, ona hîç bir şey sarf edilmez. (Ya‘nî, álim sayılmadığı için vasıyyet edilen maldan ona bir şey verilmez.) Çünkü, o sâdece hadîsi veyâhúd duyduğu bir sözü nakleden kişi gibidir.<br />
<br />
“Hadîs ilminden murâd; hadîslerin râvîlerini, tarîklerini, sahîhini, sakímini, alîlini ve bu husústa ihtiyâc duyulan diğer şeyleri bilmektir. Bu ilim, Kur’ân’dan sonra en şerefli ilimdir. Onun için, bu ilimde álim olan, ulemânın en şereflilerindendir. Hadîsleri sâdece dinleyen kişi ise hadîs álimi sayılmaz.<br />
<br />
“Fıkıh ilminden murâd ise; ahkâm-ı şer‘ıyyeyi nass ve istinbât cihetiyle bilmek demektir. Ya‘nî, şerîatın her bir nev‘ıne áid bir kısım ahkâma ma‘rifet sáhibi olmaktır. Bunu İbn-i Rif‘a söylemiştir. Bu sözden murâdı ise; şerîatın bütün bâblarından her bir bâba áid bir kısım ahkâma muttAli’ olmaktır. Yoksa, ahkâm-ı şerîatın bâblarından sâdece bir bâbı bilmek değildir. Meselâ kişi, sâdece hayız ahkâmını veyâ ferâiz ahkâmını bilmekle fıkıh álimi sayılmaz. Şâri‘ her ne kadar bunları ilmin yarısı olarak tesmiye ettiyse de, sâdece bu kısımları bilmekle álim sayılmazlar.”[4]<br />
<br />
İmâm-ı Nevevî’nin yukarıda álim-i şer‘í olarak saymadığı kimselerden “Mukri’”den murâd, “Muğni’l-Muhtâc”ın beyânına göre, ya Kur’ân’ı yüzünden okuyan kimsedir veyâhúd rivâyât ve ricâl álimleridir. Ya‘nî, hadîslerin ma‘nâsını anlamadan sâdece râvîlerini tanıyan kişilerdir ki; bunlar, sâdece hadîslerin rivâyet yollarını bilen kişiler gibi álim sayılmazlar. Veyâhúd mukri’den murâd, ma‘nâya değil de sâdece lafızlara taalluk eden kırâet ilmini bilen kimselerdir ki, bunlar da álim sınıfına girmezler.<br />
<br />
Edîbden murâd ise, nahivciler ve lügatçilerdir. Muabbir’den murâd, rü’yâ ta‘bîrcileridir. Tabîb’den murâd ise, tıb fennini iyi bilenlerdir. “Muğni’l-Muhtâc”, Nevevî’nin bu saydıklarına, “müneccim, matematikçi ve mühendisleri” de dâhıl etmiştir ki, bunlar da şer‘í álim sayılmazlar. Ayrıca lügat, sarf, maánî, beyân, bedî‘, arûz, káfiye, mûsîkí ve bunlar gibi ilimleri bilenlerin de álim sayılamayacağını beyân etmiştir.<br />
<br />
Hem İmâm-ı Nevevî yukarıdaki cümlesinde, ekser ulemâya göre, mütekellimlerin, ya‘nî kelâmcıların da álim sayılmayacağını ifâde etmiştir. İmâm Sibkí bunu şöyle îzáh etmiştir:<br />
<br />
“Eğer kelâm ilminden murâd; Elláhu Teálâ’yı ve onun sıfatlarını bilmek ve bid‘atçıları reddedip sahîh i‘tikádı, fâsid i‘tikáddan ayırt etmek için lâzım olan ilimleri tahsíl etmek ise; bu şer‘í ilimlerin en yükseğidir ve bu ilmin álimi, álimlerin en fazíletlisidir. Eğer kelâm ilminden murâd, bu ilimdeki şübhelerle meşgúl olmak ve felsefenin mesleğinde gidip onların tartışmaları içinde boğulmak ve zamânını záyi‘ etmek ise ve hattâ bundan ziyâde olarak bid‘atçi olup dalâlete da‘vetçi olmak ise; bu, ilimden ziyâde cehâlet ismine lâyıktır. Ammâ, hukemâ ve felsefecilerin mesleğinde giden İlâhiyyât ile alâkalı kelâm ise, o da Usûli’d-dîn ilminden sayılmaz. Belki, o ilmin ekserîsi dalâlet ve felsefedir. Elláhu Teálâ menn u keremiyle bizi muhâfaza etsin. İşte, İmâm Şâfií’nin red ve inkâr ettiği kelâm, şu kısım kelâmdır. Ya‘nî, felsefe mesleğinde giden kelâmdır. İmâm-ı Şâfií şu kısım kelâm için şöyle demiştir:<br />
<br />
“‘Elláhu Teálâ’nın kulunu şirkin háricindeki cümle günâhların içine atması, onu (felsefe mesleğinde giden) kelâm ilmine atmasından daha hayırlıdır.’ ”[5]<br />
<br />
Sibkî ayrıca şöyle demiştir:<br />
<br />
“Kezâ, súfîler de kelâm ulemâsı gibi şu iki kısma ayrılırlar.”[6]<br />
<br />
Şu îzáhtan anlaşılıyor ki, şer‘í ilimler münhasıran Kur’ân ve Hadîs’ten ibârettir. Eğer bir ilim, Kur’ân ve hadîse dayanıyor, ya‘nî onların ma‘nâsını îzáh ediyorsa; Kur’ân ve hadîsin bir nev‘í tefsîri olduğu cihetle, o ilim de şer‘í bir ilim sayılır. Kur’ân ve hadîsin ise iki ciheti vardır.<br />
<br />
Birincisi: Amelî cihetidir ki, Ehl-i Sünnet içindeki mezheb imâmlarının re’yleri, Kur’ân ve Hadîsin bu cihetini tefsîr ve îzáh etmektedir.<br />
<br />
İkincisi: Îmânî ve i‘tikádî cihetidir ki, ilm-i Usûli’d-dîn ve müsbet olan kelâm ve tasavvuf bu ciheti tefsîr ve îzáh etmektedir.<br />
<br />
Bu nokta-i nazardan, Kur’ân ve hadîsin amelî cihetini tefsîr ve îzáh eden fıkıh ilmi ile, Kur’ân ve hadîsin îmânî ve i‘tikádî cihetini tefsîr ve îzáh eden ilm-i Usûli’d-dîn, müsbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvuf da şer‘í birer ilim sayılırlar. Fakat, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi ilimlerin şer‘í ilim sayılmaları mutlak değil, ancak Kur’ân ve hadîse uygun olmaları ve Kur’ân ve hadîse birer tefsîr, birer âyine ve birer dellâl hükmünde olmaları şartıyla mukayyeddir. Fıkıh, kelâm ve tasavvuf içinde, Kur’ân ve hadîse muhálif olan ve onlara gölge ve perde olan, ya‘nî cam gibi arkasında Kur’ân ve hadîsi göstermeyen, ya‘nî Ehl-i Sünnet ve Cemâat’e muhálif olan fıkıhçıların, kelâmcıların ve tasavvufçuların ilimleri şer‘í birer ilim sayılmazlar. Belki onlar cehâlet, hattâ bid‘at ve dalâlettir. Binâenaleyh, mes’eleyi şöyle hulâsa edebiliriz:<br />
<br />
Şer‘í olan fıkıh ilmi, Ehl-i Sünnet ve cemâatin on iki hak mezhebinin ve şu ânda revâcda olan Hanefî, Mâlikî, Şâfií ve Hanbelî mezheblerinin fıkhıdır. Bu mezheblerin dâiresi içinde olmak şartıyla, bir kimse fıkhın her bir bâbına áid kâfî mikdârda ilme sáhib olursa, o kişi álim-i şer‘í sayılır. Bu Ehl-i Sünnet mezheblerinin háricinde olan diğer bâtıl mezheblerin fıkıhları ise ilm-i şer‘í sayılmaz ve o ilmin sáhibleri de álim-i şer‘í olamazlar. Ancak, bid‘at ve dalâlet içinde birer fâsık olurlar.<br />
<br />
Şer‘í olan kelâm ilmi, ya‘nî müsbet kelâm ilmi ise, Kur’ân ve hadîse uygun olan ve Kur’ân ve hadîsin îmânî hakíkatlerini tefsîr ve îzáh eden ve felsefeyi kendisine meslek edinmemiş olan kelâm ilmidir. Ya‘nî, Ehl-i Sünnet ve cemâatin i‘tikádî mezhebleri olan Mâtürîdî ve Eş‘arî mezheblerinin Kur’ân ve hadîsden istihrâc ederek tesbît ettikleri îmânî hakíkatleri, yine Kur’ân ve hadîse istinâd ederek aklî delîllerle isbât eden müsbet kelâm ilmi de bir ilm-i şer‘í sayılır. Bu ilmin álimi de álim-i şer‘í sayılır. Belki, bu ilmin sáhibi, álimlerin en fazíletlisidir. Fakat, kelâm ilmi adı altında felsefeyi kendisine meslek edinmiş ve felsefenin düstûrlarını kabûl ederek hareket eden, ve Kur’ân ve hadîse istinâd etmek yerine, aklına ve felsefeye istinâd eden, ve Kur’ân ve hadîsin ma‘nâsına kendi aklını ve felsefenin düstûrlarını mihenk yapan táifelerin kelâm ilimleri ilm-i şer‘í değildir.<br />
<br />
Şer‘í olan tasavvuf ilmi ise, Ehl-i Sünnet ve Cemâat içinde olan ve Kur’ân ve hadîsin beyân ettiği îmânî hakíkatlerin inkişâfını kendisine gáye-i maksad edinen ve tarîkatı, şerîata hâdim olarak gören tasavvuf ilmi de bir ilm-i şer‘í sayılır. Fakat, keşfiyyâtını mutlak doğru olarak gören ve Kur’ân ve hadîsin mîzânına vurmayan, Ehl-i Sünnetin muhakkík ulemâsının düstûrlarına riáyet etmeyen ve şerîatı, tarîkata hádim zanneden táifelerin tasavvufları bir ilm-i şer‘í değildir.<br />
<br />
İşte, şu káidelere binâen, Risâle-i Nûr’un mevkııni şöyle tesbît edebiliriz:<br />
<br />
Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden gelen bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Kur’ân’ı kendisine üstâd telakkí etmiş, bütün himmetini Kur’ân’a tevcîh etmiş ve Kur’ân ve hadîsin îmânî hakíkatlerini tefsîr, îzáh ve isbât etmiştir. Bu cihette, müsbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvuf içinde bir tecdîd yapmıştır. Şu noktada aslâ felsefeyi kendisine meslek ittiház etmemiş, belki menfî felsefeyi Kur’ân’ın karşısında bir düşmân olarak telakkí etmiş; ve Kur’ân’ın hazînesinden aldığı ma‘nevî bürhân silâhlarıyla, fen ve felsefeden gelen evhâm ve şübheleri def‘ etmeyi kendisine gáye-i maksad yapmıştır. Bedîuzzamân Hazretleri, eserlerinin hîç bir yerinde Ehl-i Sünnetin muhakkík álimlerinin tesbît ettikleri düstûrlara muhálefet etmemiştir. Bu hakíkati, Üstâd Bedîuzzamân, kendi mesleğini anlatırken şöyle ifâde ediyor:<br />
<br />
“Bütün bildiği ulûm-i mütenevviayı Kur’ân’ın fehmine ve hakíkatlarının isbâtına basamaklar yaparak hedefini ve gáye-i ilmiyyesini ve netîce-i hayâtını, yalnız Kur’ân bildi. Ve Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsi, ona rehber ve mürşîd ve üstâd oldu.”[7]<br />
<br />
Hem yine şöyle demiştir:<br />
<br />
“Risâletü’n-Nûr sâir te’lîfât gibi ulûm ve fünûndan ve başka kitâblardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstâdı yok, Kur’ân’dan başka merciı yoktur. Te’lîf olduğu vakit hîç bir kitâb müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’ânîden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzûl ediyor.”[8]<br />
<br />
Üstâd Hazretlerinin burada ve sâir eserlerdeki, “Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan başka merciı yoktur” ve, “Ne şarkın ulûmundan ve ne de garbın fünûnundan alınmamıştır” gibi ifâdelerinin ma‘nâsı şudur:<br />
<br />
Risâle-i Nûr, şarkın ulûmundan, ya‘nî “kelâm” ve “tasavvuf”tan alınmadığı gibi; garbın fünûnundan, ya‘nî “felsefe”den de alınmamıştır. Doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîm’in i‘câz-ı ma‘nevîsinden gelen ve ilhâm ve istihrâcla yazılmış bir tefsîr-i Kur’ânîdir.<br />
<br />
Risâle-i Nûr, kelâm ve tasavvufta tecdîdât yaparak, felsefeyi de çürüterek, doğrudan doğruya Kur’ânî bir tarz ve metod ta‘kíb etmek súretiyle “ilim içinde hakíkate yol açan” yüksek ve ma‘nevî bir tefsîr-i Kur’ânîdir.<br />
<br />
Risâle-i Nûr, bu asrın ihtiyâcına cevâb verecek şekilde yazılan, yeni ve müstakil bir üslûbla kaleme alınan, záhir ve bâtının memzûcu bir tefsîr-i Kur’ânîdir.<br />
<br />
Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde, kelâm ve tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husúsunda kelâm ilminin serd ettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serd eder. Tasavvuftaki İmkân Álemi’nin keşfinden sonra Vücûb Álemi’ni keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, Álem-i İmkân’la Álem-i Vücûb’u berâber ders verir. Ya‘nî, her bir eserde bütün âsârı, her bir fiilde bütün ef‘áli, her bir isimde bütün esmâyı gösterir. Böylece, tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyyâtı, Risâle-i Nûr ilk derste verir ve akıl ile kalbi birleştirir.<br />
<br />
Risâle-i Nûr, tasavvuf ve kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmış, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrın anlayışına göre îzáh etmiş ve Kur’ân’a bağlamıştır. Ya‘nî, tasavvuf ve kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka bir şekle dönüştüğünden; Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması hasebiyle tasavvuf ve kelâmda tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır.<br />
<br />
Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât etmek noktasında kelâm ilmine; keşfiyyât noktasında da tasavvufa ihtiyâc bırakmamıştır.<br />
<br />
Hem Risâle-i Nûr, bâtıl efkârını nazara vermeden, felsefeyi de çürütmüştür. Bu hakíkat, “Üçüncü Kitâb” bölümünde îzáh edildiğinden oraya mürâcaat edilsin.<br />
<br />
Mâdem hakíkat budur. O hâlde, Risâle-i Nûr’daki ilm-i hakíkat dahi, Kur’ân’a istinâd ettiği ve Kur’ân’ın ma‘nevî bir tefsîri olduğu cihetle bir ilm-i şer‘ídir. Belki, îmâna taalluk ettiği için, ilimlerin şâhı ve pâdişâhıdır. Binâenaleyh, Risâle-i Nûr’u, Kur’ân-ı Hakîm’in îmânî hakíkatlerinin tefsîri olduğu cihetle okuyan ve anlayan bir kişi, ya‘nî Risâle-i Nûr’un vâsıtasıyla Kur’ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyyesine giren ve Kur’ân ve hadîsi anlamaya muvaffak olan bir kişi, elbette bir álim-i şer‘í sayılır.<br />
<br />
Ancak, burada gáyet ehemmiyyetli ve dikkatten kaçırılmaması gereken bir mes’ele vardır. O da şudur ki:<br />
<br />
Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin, okuduğu ilmin bir ilm-i şer‘í sayılması ve kudsiyyet kazanması için; Risâle-i Nûr’u, Kur’ân’ın bir tefsîri niyyetiyle okuması ve okurken, “Üstâd ne diyor?” diye değil, “Kur’ân ne diyor?” diye bakması ve Risâle-i Nûr’da anlatılan hakíkatleri Kur’ân’ın içinde görmesi lâzımdır. Yoksa, Risâle-i Nûr onun gözünde Kur’ân’dan ayrı müstakil bir tasnîfât hükmüne geçer ve o ma‘lûmât kudsiyyetini yitirir. Binâenaleyh, Risâle-i Nûr şâkirdinin okuduğu ilmin bir ilm-i şer‘í olması iki noktaya mütevakkıftır:<br />
<br />
Birincisi: Risâle-i Nûr’u okurken, onun Kur’ân ve hadîsin bir tefsîri olduğunu bilip, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla Kur’ân ve hadîsi anlamak niyyetiyle ve bu tarz-ı nazar ile okuması lâzımdır.<br />
<br />
İkincisi: Risâle-i Nûr’da anlatılan hakíkatleri Kur’ân’da görebilmesi için, Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîfleri kâfî mikdârda bilmesi lâzımdır.<br />
<br />
Bu hakíkati İmâm-ı Şa‘rânî, üstâdı olan Aliyyü’l-Havâs’tan naklediyor ki; Aliyyü’l-Havâs şöyle demiş:<br />
<br />
“Álim, diğer zamânlardaki müctehidlerin ve mukallidlerin kavillerini Kitâb ve Sünnetle karşılaştırıp her bir kavlin menşeini bilmeyince, bize göre onun ilimdeki makámı kâmil olmaz. Bilince de, işte burada avâm mertebesinden çıkar ve álim ismine hak kazanır. İlm-i billâh sáhibi álimler için ilk makám burasıdır. Sonra buradan derece derece yükselir, hattâ Kur’ân-ı Kerîm’in bütün hükümlerini ve edeblerini Fâtihâ Sûresi’nden çıkarır. Meselâ, namâzda Fâtihâ’yı okumakla Kur’ân’ın bütün ma‘nâsını bu sûre ile anladığından, kendisi Kur’ân’ı hatmeden kişi gibi sevâb alır. Sonra buradan da yükselir ve Kur’ân’ın ve şerîatın bütün hükümlerini, müctehidlerin ve kıyâmete kadar onların mezheblerindeki álimlerin bütün sözlerini, dilediği her hangi bir harften çıkarır. Sonra buradan daha ileri ve kâmil bir dereceye yükselir. Bize göre, kâmil álim işte budur.”[9]<br />
<br />
Üstâd Bedîuzzamân da, şerîat kitâblarını okuyanların, o kitâbları Kur’ân’ın ne dediğini anlamak için okuması gerektiğini, yoksa o álimin ne dediğini anlamak niyyetiyle okunmaması gerektiğini şöyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Şerîat kitâbları, birer şeffâf cam mâhiyyetinde olmak lâzım gelirken, mürûr-i zamânla, mukallidlerin hatásı yüzünden paslanıp hicâb olmuşlardır. Evet, bu kitâblar, Kur’ân’a tefsîr olmak lâzımken, başlı başına tasnîfât hükmüne geçmişlerdir.”[10]<br />
<br />
Hem yine şöyle demektedir:<br />
<br />
“Meselâ, bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil.”[11]<br />
<br />
Üstâd’ın beyân buyurduğu bu káide, elbette Risâle-i Nûr için de geçerlidir. Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, Bedîuzzamân’ın ne dediğini anlamak için değil, Kur’ân’ın ne dediğini anlamak için okumalıdır. Fakat, sâdece böyle bir niyyeti taşıması da kâfî değildir. Elbette, Risâle-i Nûr’da anlatılan hakíkatlerin Kur’ân’ın hakíkatleri olduğunu bilmek ve onları Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîslerde görebilmek için Kur’ân ve hadîsi okumak, ve onları kâfî derecede bilmek, ve bunlar için lâzım olan ba‘zı ilimlere de muttAli’ olmak lâzımdır. Yoksa, mücerred niyyet, bu maksúda ulaşmak için kâfî değildir.<br />
<br />
İşte, eğer Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, yukarıda zikrettiğimiz iki düstûra riáyet ederse, ya‘nî Kur’ân ve hadîsi okur ve onlarda kâfî mikdârda bir ilme sáhib olursa ve Risâle-i Nûr’u Kur’ân ve hadîsi anlamak niyyetiyle okursa; Cenâb-ı Hakk’ın tevfîk ve inâyetiyle Kur’ân ve hadîsin sırları ona açılır, müsbet kelâm ve tasavvuf ilimlerinin pek fevkınde hakíkat ilmine giden bir yolu, belki onlardan çok daha kısa ve selâmetli ve çok daha yüksek bir caddeyi Kur’ân’ın içinde bulur ve o cadde-yi Kur’âniyyede giderek hakíkate, ya‘nî ma‘rifetulláha ve ilm-i billâh’a ve bütün îmân hakíkatlerinin inkişâfı mertebesine ulaşır. Risâle-i Nûr’un erkânından Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi Efendi gibi zevât-ı áliyye, şu mertebe-i ulyâya ulaşan Risâle-i Nûr talebelerindendir.<br />
<br />
İşte, şu mertebeye ulaşan bir kişi, elbette bir álim-i şer‘í sayılır. Hattâ, îmân ilminde álim olan bir kişi, álimlerin en fazíletlisidir. Hattâ, şöyle de denilebilir ki, şu ilm-i hakíkatte álim olmayan kişi, hakíkí álim de sayılmaz. Ya‘nî, ilm-i hakíkat -ki Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın kudsî dersleriyle, başta Elláh’ı bütün esmâ ve sıfâtıyla bilmek ve sonra bütün îmânî hakíkatlerinde inkişâf edip yakín mertebesine ulaşma ilmi- ilimlerin en fazíletlisi olmakla berâber, hakíkí ilim de budur. Bu ilme sáhib olmayan kişi, başka husúslarda ne kadar ma‘lûmât sáhibi olursa olsun, álim sayılmaz. Bu hakíkati, İmâm-ı Gazâlî gáyet tafsílâtlı bir súrette îzáh etmiştir. Ezcümle: Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî, ba‘zı kelimelerin zamân içinde ma‘nâlarının tahrîf edildiğinden bahsederken “fıkıh” ve “ilim” kelimelerinin Asr-ı Saádet’te nasıl telakkí edildiğini ve sonraki zamânlarda bu kelimelerin ma‘nâlarının nasıl değiştirildiğini anlatırken şöyle demiştir:<br />
<br />
“Birinci lafız: Fıkıhtır. Bu lafızda tahsís ile tasarruf etmişler. Yoksa, nakil ve tahvîl ile, ya‘nî başka ma‘nâlara kaydırarak tasarruf etmemişler. Bu kelimeyi, fetvâlardaki garîb fürûátın bilinmesi, dakík illetlere vukúfiyyet ve bu husústaki kelâmı çoğaltmak ve bunlarla alâkalı mes’eleleri ezberlemek ma‘nâsına tahsís etmişlerdir. Kim bu mes’elelerin derinliğine dalmışsa ve bunlarla daha çok meşgúl ise, ‘İşte en fakíh budur’ denilmiştir.<br />
<br />
“Birinci asırda ise fıkıh kelimesi mutlak olarak, âhiret yolunun ilmi, nefsin âfetleri ve amellerin müfsidâtını bilmek ve dünyânın hakáretini ihâtadaki kuvvet ve âhiret ni‘metlerini bilmekteki şiddet ve kalbe Elláh korkusunun istîlâsı ma‘nâsında kullanılırdı. Elláh Teálâ’nın şu kelâmı buna delâlet etmektedir:<br />
<br />
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةًفَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ<br />
<br />
“Mü’minlerin hepsinin topyekûn savaşa çıkmaları uygun değildir. O hâlde, onların büyük cemâat ve kabîlelerinden bir táife savaşa gitmeli, bir táife de dîn ve şerîat ilimlerini iyice öğrenip fıkıh sáhibi olmaları ve kavimleri savaştan dönüp kendilerine (memleketlerine) döndükleri zamân, onları Elláh’ın azâbıyla korkutmaları için gitmeyip kalmalıdırlar. Olur ki, bu súretle mü’minler şerîata muhálif hareketlerden kaçınırlar.”[12]<br />
<br />
“İşte, bu âyet delâlet ediyor ki, kendisiyle insânların inzâr edilip korkutulmasını netîce veren ilme fıkıh denilir.”[13]<br />
<br />
“İkinci lafız: İlimdir. Bu lafız, asr-ı saádette Elláh’ı ve O’nun âyetlerini bilmek ve Elláh’ın kullarında ve mahlûkátında tecellî eden fiillerini bilmek ma‘nâsına ıtlâk edilirdi. Hattâ, Hazret-i Ömer (ra) vefât ettiği zamân, İbn-i Mes‘úd (ra), ‘İlmin onda dokuzu öldü’ demişti. Hem bunu derken, ilim kelimesini harf-i ta‘rîf ile ma‘rifeli söyleyip, sonra bu kelimeyi ilm-i billâh, ya‘nî Elláhu Teálâ’yı bilmek ma‘nâsında tefsîr etmişti.”[14]<br />
<br />
Hem İmâm-ı Gazâlî şöyle demiş:<br />
<br />
“İlmin fazíletleri hakkında vârid olan haberlerin ekserîsi, Elláhu Teálâ’yı ve O’nun ahkâmını, fiillerini ve sıfatlarını bilmek hakkındadır. Fakat, bu ilim kelimesi şu ânda, hılâfî mes’elelerdeki cedeller háricinde şer‘í ilimlerden hîç bir şey bilmeyen kimselere de ıtlâk edilmektedir. O kimseler, tefsîr, hadîs ve ilm-i mezheb gibi ilimlerde câhil oldukları hâlde, fuhûl-i ulemâdan addedilmektedirler. Bu hâl ise; ilmi taleb eden pek çok kimsenin helâkine sebeb olmuştur.”[15]<br />
<br />
İmâm-ı Gazâlî yine aynı eserinde şunları beyân etmektedir:<br />
<br />
“Ebûbekir Sıddîk (ra)’ın bütün insânlardan üstün olması, çok oruç tutmak, çok namâz kılmak, çok hadîs rivâyet etmek, çok fetvâ vermek veyâ kelâm ilminin çok olmasından değil; belki Seyyidü’l-Mürselîn (asm)’ın şehâdet ettiği gibi onun sadrında yerleşen bir sırdan dolayıdır. İşte, senin talebde hırsın bu sırra olsun. Bu sırrı tahsíl etmekte hırs göster. Cevher-i nefis ve dürr-i meknûn bu sırdır.”[16]<br />
<br />
“Hazret-i Ömer vefât ettiği zamân İbn-i Mes‘úd şöyle buyurdu: ‘İlmin onda dokuzu öldü.’ Bunun üzerine İbn-i Mes‘úd’a şöyle soruldu: ‘Sahâbe-i Kirâmın büyükleri hayâtta iken, sen bu sözü nasıl söylersin?’ O şöyle cevâb verdi: ‘Ben fetvâ ve ahkâm ilmini kasd etmedim. Benim murâdım, ilm-i billâh’tır, ya‘nî Elláh’ı bilmektir.’ ”[17]<br />
<br />
İşte, Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin söylediği gibi, bütün ulemâ-yı İslâm ittifâk etmişlerdir ki; ilimlerin en fazíletlisi, Risâle-i Nûr’un mesleği olan ve “fıkh-ı ekber” diye tesmiye edilen îmân ilmidir. Bu husúsu Kur’ân-ı Hakîm pek çok âyetlerde beyân etmiştir. Ezcümle, şu âyet-i kerîme de bu husústa en açık bir delîldir:<br />
<br />
اَلَمْ تَرَ اَنَّ الله اَنْزَلَ مِنَ السَّمَآءِ مَآءً فَاَخْرَجْنَا بِه ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًااَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَاوَغَرَابيبُ سُودٌ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَآبّ وَاْلاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذلِكَ اِنَّمَا يَخْشَى الله مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَآؤُا اِنَّ الله عَزيزٌ غَفُورٌ<br />
<br />
“Habîbim! Sen görmedin mi? Elláhu Teálâ, semâdan yağmur sularını inzâl etti. Binâenaleyh; biz o su sebebiyle renkleri muhtelif meyveler çıkardık. Dağlarda da beyâz, kırmızı ve siyâh, muhtelif renklerde yollar vardır. İnsânlardan ve mutlaka yerde yürüyen hayvânâttan, hayvânât içinde insânlarla ülfet eden deve, koyun, sığır gibi hayvânât-ı ehliyyeden de meyveler ve dağlar gibi renkleri başka başka nev‘ler, cinsler, sınıflar ve efrâd halk ettik ki, hîç birisi diğerine benzemediği gibi; ahlâk, meşreb ve yaşayış tarzları dahi başka başkadır. Bunların cümlesi, kudretimize ve fâil-i muhtár olduğumuza delâlet eder.<br />
<br />
“Elláh’ın kulları içinde Elláh’dan korkanlar ancak, bu zikredilen delîllere nazar edip, bu delîller vâsıtasıyla, her şeyde tasarruf eden Elláhu Teálâ’nın vahdâniyyetini ve O’nun esmâ ve sıfâtını bilen ve O’nun azamet ve kibriyâsını ve kahr u gazabını lâyıkıyla derk eden álimlerdir. Zîrâ; Elláhu Teálâ mülkünde gálib ve istediği kimsenin kusúrunu mağfiret eder, isterse kusúr sáhibine azâb eder.”[18]<br />
<br />
İşte, şu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, san‘atının bir kısım eserlerini nazara gösterip, onlarla vahdâniyyetini, irâde ve kudretini, hikmet ve rahmetini isbât ettikten sonra, “Elláh’dan ancak álim olan kulları korkar” buyurmakla gösteriyor ki, “ilim”, Kur’ân’ın nazarında “Elláh’ı ve O’nun esmâ ve sıfatını hakkıyla bilmek”tir. Elláhu Teálâ’yı Kur’ân’ın tavsíf ettiği gibi bütün esmâ ve sıfâtıyla bilmeyen kişi, ne kadar ma‘lûmât sáhibi olsa da álim sayılmaz. Belki, cehâlet unvânı ona daha lâyıktır.<br />
<br />
Hem yine bu âyet gösteriyor ki, ilim, insânın Elláh’dan korkmasını artıran şeydir. Hangi ilim ki insânın haşyetini artırmıyorsa ve Elláh’ın azametini bilmeyi ziyâdeleştirmiyor ve O’nun emir ve yasaklarına riáyeti artırmıyorsa; o bilgi ilim değil, cehâlettir. İnsânı Elláh’a yaklaştırmayan her bilgi, onu Elláh’dan uzaklaştırır. Elláh Resûlü’nün, fâidesiz ilimden Elláh’a sığınması, bunu isbât etmektedir. Fâide veren ilim, bu âyetin delâletiyle, insâna Elláh’ın azamet ve kibriyâsını bildirip Elláh’dan korkmayı artıran ve O’nun emir ve yasaklarına itáati ziyâde eden ilimdir. Eğer bir ilim bu fâideyi vermiyorsa, o hâlde mutlaka zararlıdır. Evet, ba‘zı şeyler vardır ki, fâidesi yoksa da zararı da yoktur. Fakat, ilim öyle değildir. Fâidesi yoksa, illâ ki zararı vardır. İlmin fâidesi ise, zikrettiğimiz gibi, insânın Elláh’dan korkmasını ve O’nun emir ve yasaklarına itáatini artırmasıdır. Eğer ilim bu fâideyi vermiyorsa, mutlaka zararlıdır. İşte, Resûl-i Ekrem (asm)’ın fâidesiz ilimden Elláh’a sığınması, buna işâret etmektedir.<br />
<br />
Hem insân, Elláh’dan gayrı eşyâda, bilmediği şeyden korkar. Fakat, bu âyet gösteriyor ki; insân, Elláh’ı bildiği derecede O’ndan korkar. Elláh’ı tanımayan insân, O’ndan korkmaz ve O’na itáat etmez. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bi-zâtihî ve bi-hakkın azamet ve kibriyâ sáhibidir. Fakat, mahlûkát, hakíkat noktasında azamet ve kibriyâ sáhibi değildirler. Belki, sun’í ve yalancı tavırlarla kendilerinde bir azamet ve kemâlât varmış gibi gösterirler. Onları tanımayan ve hakíkí mâhiyyetini bilmeyen gáfil insânlar da, záhire bakarak, onlarda bir azamet var olduğunu tevehhüm ederler. Ne zamân onları tanısa ve hakíkí mâhiyyetlerini derk etse, onların da kendisi gibi áciz ve muhtâc birer mahlûk olduklarını anlar ve onlardan korkusu zâil olur. Fakat, Cenâb-ı Hak, bi-hakkın azamet ve kibriyâ sáhibi olduğu için, O’nu tanıdıkça haşyeti artmaya başlar.<br />
<br />
İşte, şu âyet-i kerîme, daha bunlar gibi pek çok hakíkati ders vermekte ve insânları kâinâttaki eserlere bakıp, arkasında tecellî eden ef‘ál, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi görmeyi, ve vahdâniyyet dâiresinde Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kibriyâsını bilip, O’ndan korkup, emir ve yasaklarına itáat etmeyi emretmektedir. Risâle-i Nûr da bu meslekte gidip mahlûkáttaki tefekkür netîcesinde Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfatlarını isbât etmiş ve şu ilm-i hakíkatte müsbet kelâm ve tasavvufun pek fevkınde Kur’ânî bir yolu göstermiştir. Şu yol, aslâ Üstâd Bedîuzzamân’ın fikrinden ve karîhasından çıkmış felsefî bir yol değil, belki Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinin gösterdiği bir cadde-i kübrâdır. Üstâd Hazretleri bu hakíkati, Muhyiddîn-i Arabî’nin Fahreddin Râzî’ye yazdığı bir mektûbda dediği, “Elláh’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır” sözünün ma‘nâsını anlatırken ifâde etmiş ve Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan alarak gösterdiği meslekte elde edilen ma‘rifetin, müsbet ilm-i kelâm ve tasavvuf vâsıtasıyla elde edilen ma‘rifetten çok daha yüksek olduğunu ve daha kısa bir zamânda tahsíl edildiğini şu sözleriyle beyân etmiştir:<br />
<br />
“Hem, Muhyiddîn-i Arabî’nin nazarına Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vâsıtasıyla aldığı ma‘rifetulláh ne kadar noksán görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan ma‘rifet dahi, Kur’ân-ı Hakîm’den doğrudan doğruya, verâset-i nübüvvet sırrıyla alınan ma‘rifete nisbeten o kadar noksándır. Çünkü, Muhyiddîn-i Arabî mesleği, huzúr-i dâimîyi kazanmak için ‘Lâ mevcûde illâ Hû’ deyip, kâinâtın vücûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzúr-i dâimîyi kazanmak için, ‘Lâ meşhûde illâ Hû’ deyip kâinâtı nisyân-ı mutlak altına almak gibi acîb bir tarza girmişler.<br />
<br />
“Kur’ân-ı Hakîm’den alınan ma‘rifet ise, huzúr-i dâimîyi vermekle berâber, ne kâinâtı mahkûm-i adem eder, ne de nisyân-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak nâmına istihdâm eder; herşey mir’ât-ı ma‘rifet olur. Sa‘dî-i Şîrâzî’nin dediği gibi,<br />
<br />
دَرْ نَظَرِ هُو شِيَارْهَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْت اَزْ مَعْرِفَتِ كِرْدِ َكارْ her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın ma‘rifetine bir pencere açar.<br />
<br />
“Ba‘zı ‘Sözler’de ulemâ-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakíkínin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki:<br />
<br />
“Meselâ, bir su getirmek için, ba‘zıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat, her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:<br />
<br />
“Ulemâ-i ilm-i kelâm, esbâbı, nihâyet-i álemde teselsül ve devrin muháliyyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücûd’un vücûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Ammâ, Kur’ân-ı Hakîm’in minhâc-ı hakíkísi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer asá-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayât fışkırtıyor.<br />
<br />
وَ فى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ ايَةٌ تَدُلُّ عَلى اَنَّهُ وَاحِدٌ düstûrunu herşeye okutturuyor.<br />
<br />
“Hem îmân yalnız ilim ile değil; îmânda çok letáifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mi‘deye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir súrette inkısâm edip tevzî‘ olunuyor. İlimle gelen mesâil-i îmâniyye dahi, akıl mi‘desine girdikten sonra, derecâta göre rûh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letáif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksándır. İşte, Muhyiddîn-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtár ediyor.”[19]<br />
<br />
Evet, Risâle-i Nûr’un gösterdiği cadde-i Kur’âniyye, müsbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufun pek fevkınde bir ma‘rifet ve huzúr verdiği gibi, şu cadde-i Kur’âniyye onlardan çok daha kısadır. Üstâd Hazretleri bunu şu sözleriyle ifâde etmiştir:<br />
<br />
“Eski Saíd’in, on beş yaşında iken medrese usûlünce on beş senede okunan ilmi on beş haftada okumaya inâyet-i İlâhiyye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbâniyye ile, Risâle-i Nûr dahi, ilm-i hakíkatte ve îmâniyyede on beş seneye mukábil, bu medresesiz zamânda on beş hafta kâfî geldiğini, bu on beş senede belki on beş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdîk ediyorlar.”[20]<br />
<br />
“Kat‘í ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkíkí yapmanın en kısa ve en kolay yolu, Risâletü’n-Nûr’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-ı hakíkíye îsâl eder.”[21]<br />
<br />
“Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr u sülûk ile ba‘zı hakáik-ı îmâniyyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakíkada o hakáika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâ-kayd kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç âdet ‘Sözler’, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.”[22]<br />
<br />
Üstâd Hazretlerinin ifâde ettiği gibi, medreselerde on beş senede okunan álet ilimlerinin netîcesinde ulaşılan álî ilimlere, ya‘nî îmânî ilimlere, Risâle-i Nûr’un gösterdiği Kur’ânî yol ile on beş haftada ulaşmak mümkündür. Hem tasavvufta kırk günden tâ kırk seneye kadar bir seyr u sülûk ile çıkılabilen hakáik-ı îmâniyyeye kırk dakíkada Risâle-i Nûr’daki cadde-i Kur’âniyye ile çıkmak mümkündür. Fakat, burada dikkatten çıkarılmaması gereken iki husús vardır:<br />
<br />
Birincisi: Daha evvel de beyân ettiğimiz gibi, Risâle-i Nûr’un verdiği ilim, âlet ilimlerinin netîcesi olan ve müsbet kelâm ve tasavvuf ilimlerinin gáyesi olan ilm-i hakíkattır. Ya‘nî, îmânî hakíkatleri vuzúh ve yakín ile bilmek demektir. Yoksa, Risâle-i Nûr, bütün şer‘í ilimleri ve álet ilimlerini de ders veriyor demek değildir. Veyâhúd -hâşâ- “Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin diğer ilimleri tahsíl etmesine gerek yoktur” ma‘nâsında da değildir. Belki, Risâle-i Nûr, müsbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufun mevzúu ve álet ilimlerinin de gáye-i maksadı olan hakáik-ı îmâniyyenin isbâtı ve böylelikle yakín mertebesine ve huzúr makámına ulaşmak husúsunda çok daha kısa ve yüksek bir yol gösteriyor, demektir. Şu hakíkat, “Üçüncü Kitâb” bölümünde, Üstâd Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr, hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir” sözünün şerhinde geniş bir súrette delîlleriyle îzáh edilmiştir. Oraya mürâcaat edilsin.<br />
<br />
İkincisi: Risâle-i Nûr’da gösterilen şu yol, Kur’ânî bir yoldur ve Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın bir ma‘nevî tefsîridir. Binâenaleyh, Kur’ân’ı ve hadîsi bilmeyen ve okumayan kişilerin şu ilm-i hakíkate ulaşması mümkün olmadığı gibi, tahsíl ettiği ilmin de ilm-i şer‘í olması mümkün değildir.<br />
<br />
İşte, buraya kadar yaptığımız tahkíkátın netîcesi şudur ki; şer‘í ilimler, Kur’ân ve hadîsden ibârettir. Kur’ân ve hadîsin ma‘nâ ve esrârını gösteren fıkıh, müsbet kelâm ve tasavvuf da bu cihetten birer şer‘í ilim sayılırlar. Risâle-i Nûr dahi Kur’ân-ı Azímü’ş-şân’ın bir tefsîr-i ma‘nevîsi olmak cihetiyle, ondaki ilm-i hakíkat ve îmân ilmi de şer‘í bir ilimdir. Buna binâen, Kur’ân ve hadîsi bilen ve Risâle-i Nûr’u da Kur’ân ve hadîsin ma‘nâsını anlamak için okuyan ve okuduğunu da anlayan ve kabûl eden bir kişi, onun vâsıtasıyla ilm-i hakíkat denilen ilimlerin en şereflisine ulaşabilir ve hakíkatli bir álim olabilir ve âyât ve ehâdîs-i Nebeviyyede vârid olan ilmin fazíletlerine sáhib olabilir. Evet, İmâm-ı Gazâlî’nin yukarıdaki ifâdesinde de dediği gibi: “İlmin fazíletleri hakkında vârid olan haberlerin ekserîsi Elláhu Teálâ’yı ve O’nun ahkâmını, fiillerini ve sıfatlarını bilmek hakkındadır.”[23] İşte, Üstâd Hazretleri bu sırra binâen “Yirmi Birinci Lem‘a”da, “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir álimi olabilir” demiştir.<br />
<br />
Şu tahkíkáttan sonra, Üstâd Hazretlerinin, “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir álimi olabilir” sözünü tahlîl edebiliriz.<br />
<br />
Evet, Üstâd Hazretlerinin dediği, ayn-ı hak ve mahz-ı hakíkattır. Fakat, dikkat edilirse, bu cümlede dokuz tâne kaydın var olduğu görülecektir. Bu kayıdlardan aslâ sarf-ı nazar edilmemelidir.<br />
<br />
Birincisi: Burada en ehemmiyyetli kayıd, yukarıdaki tahkíkátta da îzáh ettiğimiz üzere, Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin tahsíl ettiği ilmin kudsiyyet kazanması ve bir ilm-i şer‘í olabilmesi için, Kur’ân ve hadîsi kâfî mikdârda bilmesi lâzımdır. Tâ ki, Risâle-i Nûr’da anlatılan hakíkatlerin Kur’ân ve hadîsin hakíkatleri olduğunu anlayıp, o hakíkatleri Kur’ân ve hadîsin içinde görebilsin. Hem Risâle-i Nûr’u okurken bu niyyetle, ya‘nî Kur’ân ve hadîsin ma‘nâlarını anlamak niyyetiyle okuması lâzımdır.<br />
<br />
İkincisi: “Bir sene” kaydıdır. Demek, Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakíkate ulaşıp álim-i şer‘í olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmlı súrette okuması lâzımdır. Ya‘nî, bir sene hayâtını bu ilmi tahsíle vakfetmesi ve gáye-i hayât edinmesi lâzımdır. Yoksa, günde bir veyâ iki saat okumakla Risâle-i Nûr’daki ilm-i hakíkate ulaşamaz.<br />
<br />
Hem bu bir sene müddeti de okuyucunun kábiliyyeti şartıyla mukayyeddir. Bu müddet kimine daha az, kimine ise daha fazla olabilir. Üstâd Hazretleri burada vasat kısmını tercîh etmiştir.<br />
<br />
Üçüncüsü: “Anlayarak” kaydıdır. Ya‘nî, ulûm-i záhiriyye ve bâtıniyyeyi elde edip, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat inancı dâhılinde murâd-ı Üstâdâneye muvâfık olarak Risâle-i Nûr’u anlamaktır. <br />
<br />
Demek, Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakíkate ulaşıp álim-i şer‘í olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmlı súrette okumakla berâber, anlayarak okuması lâzımdır. Risâle-i Nûr’u gazete gibi okuyan, hakíkatli bir álim olamaz. Bu sırra binâen, Bedîuzzamân Hazretleri, “Gazete gibi okumayınız”[24]emir buyurmuştur.<br />
<br />
<br />
Hem Risâle-i Nûr’u anlamak için, aklen ve kalben tekemmül etmekle berâber, başta Kur’ân ve Hadîs olmak üzere Tefsîr, Usûl-i Fıkıh, Usûl-i Kelâm, Tasavvuf, Arabca, Bedî‘, Beyân, Meánî, Belâğat, Mantık ve Münâzara gibi pek çok ulûm-i dîniyyeyi kâfî mikdârda bilmek lâzımdır. Eğer bu ilimleri kâfî mikdârda bilmez ise, Risâle-i Nûr’u da hakkıyla anlayamaz. Zîrâ, Risâle-i Nûr’daki cümleler, Kur’ân, Hadîs, Tefsîr, Usûl-i Fıkıh, Usûl-i Kelâm, Tasavvuf, Arabca, Bedî‘, Beyân, Meánî, Belâğat, Mantık ve Münâzara gibi ilimlere göre tanzím edilmiştir. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdığı sırada doksan cild kitâbı ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfızasında bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla, o ilimler kâfî mikdârda bilinmeden, Üstâd Hazretlerinin o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.<br />
<br />
Bu mes’ele “Üçüncü Kitâb” bölümünde tafsílâtıyla îzáh edilmiştir. Oraya mürâcaat edilsin.<br />
<br />
Dördüncüsü: “Kabûl ederek” kaydıdır. Ya‘nî, Risâle-i Nûr’u, Kur’ân’ın tefsîri niyyetiyle istifâde etmek için okumak; hakíkatlerine teslîm olmak ve tenkíd nazarıyla bakmamaktır.<br />
<br />
Demek, Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakíkate ulaşıp álim-i şer‘í olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmlı súrette anlayarak okumakla berâber, kabûl etmesi de lâzımdır. Ya‘nî, bî-tarafâne değil, teslîmiyyetle okuyacak ve Risâle-i Nûr’da anlatılan o Kur’ânî hakíkatleri aynen kabûl edip, öylece îmân edecektir. Yoksa, o bilgiler, sâdece birer ma‘lûmât olarak zihinde kalır ve ilim olmazlar. Ya‘nî, o îmânî hakíkatleri, “Üstâd böyle diyor” diye tekrâr etmeyecek, belki Üstâd’ın gördüğü ve hissettiği o esrâr ve hakáikı, aynen kendisi de görüp hissedecek ve, “Evet, bu böyledir, ben dahi tasdîk ediyorum” diyerek kabûl edecek. Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri ve Mehmed Feyzi gibi; ya‘nî Üstâd Hazretleri, o derslerde hangi makámâta çıkmışsa o da aynı makámâta çıkıp, o hakíkatleri görüp zevk edecek ve Üstâd’ın talebeliğin şartları içinde zikrettiği gibi, Risâle-i Nûr’u kendi te’lîfi gibi hissedecek. Aksi hâlde, talebe değil, dost veyâ kardeş olur.<br />
<br />
Ma‘lûmdur ki, ayağın bastığı yer ile gözün gördüğü yer farklıdır. İnsân yerde olduğu hâlde semâyı görebilir. Fakat, ba‘zan semâyı seyreden adam, ayağı yerde olduğu hâlde, makámını unutup kendisinin de semâda olduğunu zanneder. Aynen öyle de, Üstâd gibi  evliyâ-i izámın bulundukları makámda zevk ettikleri hakíkatleri aşağıdan seyreden ve ifâde ettikleri cümlelerin edebiyâtını anlayan ma‘lûmât sáhibleri, kendilerini de o makámda zannedebilirler. Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ!<br />
<br />
Beşincisi: “Bu zamânın” kaydıdır. Ya‘nî, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle hakáik-ı îmâniyyeye taarruz edildiği böyle bir zamânda en ziyâde lâzım olan şey, hakáik-ı îmâniyyeye dâir ilimleri, ya‘nî ilm-i hakíkati tahsíl edip, fen ve felsefeden gelen dalâletlere karşı kendi îmânını ve mü’minlerin îmânını muhâfaza etmektir. Risâle-i Nûr ise, müsbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufta bir tecdîd yaparak, onlardan çok daha kısa bir zamânda şu ilm-i hakíkate ulaştırdığı için, Risâle-i Nûr’u şartlarına riáyetle kabûl ederek ve anlayarak okuyan bir kişi, şu ilm-i hakíkate ulaşmakla bu zamânın mühim ve hakíkatli bir álimi olabilir.<br />
<br />
Altıncısı: “Mühim” kaydıdır. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike, felsefeden geldiği için, onu çürütmek en mühim bir mes’eledir.<br />
<br />
Yedincisi: “Hakíkatli” kaydıdır. Demek, Risâle-i Nûr’u kabûl ederek ve anlayarak bir sene devâmlı okuyan kişi her ilimde değil; belki Risâle-i Nûr’un mevzúu olan ve hakíkí ilim sayılan ilm-i hakíkatte, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmek noktasında bir álim olabilir. Çünkü, Kur’ân ve hadîse göre asıl gáye-i maksad olan álî ilim, hakíkat ilmi, ya‘nî îmânî ilimdir. Onun için Üstâd Hazretleri “hakíkatli bir álimi olabilir” demiştir. Yoksa, bütün şer‘í ilimlerde ve álet ilimlerinde bir álim olabilir demek istemiyor. Elbette, Risâle-i Nûr’un mevzúu olmayan diğer pek çok şer‘í ilimlerin tahsíli için, o mevzú‘lara dâir eserlerin okunup ulemâdan ders alınması gerekir. Bu husúsun îzáhı “Üçüncü Kitâb” bölümünde, Üstâd’ın, “Risâle-i Nûr hakáik-ı İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir” sözünün şerhinde tafsílâtıyla mevcûddur. Bu mes’elenin îzáhı için oraya mürâcaat edilsin.<br />
<br />
Sekizincisi: “Olabilir” kaydıdır. Bu kayıd ifâde ediyor ki, Risâle-i Nûr’u bu şartlar muvâcehesinde okuyan bir talebenin álim olması, bir kaziye-i mümkinedir. Ya‘nî, Risâle-i Nûr’da böyle bir hâsiyyet ve meziyyet vardır. Kabûl ederek ve anlayarak bir sene onu okuyan her bir okuyucunun, tevfîk-i İlâhî ile ilm-i hakíkate ulaşabilmesi mümkün olmakla berâber, ancak bu, her bir okuyucu için vâkı‘ değildir. Ba‘zı ferdler bu netîceye ulaşsalar, kaziye doğrudur. Elhâk, bu netîceyi elde eden ve Risâle-i Nûr ile ilm-i hakíkate ulaşan Hacı Hulûsí Bey, Hoca Sabri ve Mehmed Feyzi gibi pek çok şâkirdler mevcûddur. O hâlde, her ferd, o ilm-i hakíkate ulaşan ferd olmak ümîdiyle çalışmalı ve bunu inâyet-i İlâhiyye’den taleb etmelidir.<br />
<br />
Dokuzuncusu: Bir sonraki cümlede geçen, “Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var; şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî bu zamânın bir álimidir” kaydıdır. Bedîuzzamân Hazretleri, bu cümlesiyle kendisini kasdetmektedir. Ya‘nî, “Ben, bu zamânın büyük bir álimi iken, siz de bana talebe olmanız hasebiyle o şahs-ı ma‘nevînin birer a‘záları hükmündesiniz” demek istiyor.<br />
<br />
Bu dokuz kayda binâen, Üstâd’ın, “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir álimi olabilir” sözünün ma‘nâsını şöylece hulâsa edebiliriz:<br />
<br />
Kur’ân ve Hadîsi kâfî mikdârda bilen ve Risâle-i Nûr’u Kur’ân ve Hadîsi anlamak niyyetiyle okuyan ve Risâle-i Nûr’u anlamak için lâzım olan diğer ilimleri de kâfî mikdârda bilen müdakkik ve kábiliyyetli bir okuyucu, Risâle-i Nûr’u anlayarak ve kabûl ederek ve ondaki ma‘nâ ve esrârı aynen zevk edip hissederek, bir sene devâmlı bir súrette kendisini bu ilme vakfederse; hakáik-ı îmâniyyeye ve esâsât-ı İslâmiyyeye hücûm edildiği ve felsefe-i tabiıyyenin bütün dünyâya hâkim olduğu şu zamânda en ziyâde tahsíli lâzım olan ilm-i hakíkate, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmeye, eğer tevfîk-ı İlâhî refîk olursa ulaşabilir.<br />
<br />
Kaynak: Reddü'l-Evhâm (1-5), s. 597-616<br />
<br />
<br />
[1] Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn, c. 1, s. 6; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, c. 6, s. 466; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 561; Süyûtí, Câmiu’s-Sağír, no: 10026.<br />
<br />
[2] İbn-i Adiyy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, c. 2, s. 739; El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 1, s. 41; Taberânî, el-Mecmau’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddîn, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, c. 1, s. 100; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 7, s. 282.<br />
<br />
[3] Minhâc, Kitâbü’l-Vesáyâ.<br />
<br />
[4] Muğni’l-Muhtâc, Kitâbü’l-Vesáyâ, c. 4, s. 99.<br />
<br />
[5] Muğni’l Muhtâc, Kitâbü’l-Vesáyâ, c. 4, s. 101.<br />
<br />
[6] Muğni’l Muhtâc, Kitâbü’l-Vesáyâ, c. 4, s. 101.<br />
<br />
[7] Şuá‘lar, 1. Şuá‘, 2. Suâl, 24. âyet-i kerîme, s. 710.<br />
<br />
[8] Şuá‘lar, 1. Şuá‘, 2. Suâl, 24. âyet-i kerîme, s. 710.<br />
<br />
[9] Mîzânü’l-Kübrâ, Yirmi Beşinci Fasıl.<br />
<br />
[10] Sünûhât, Kur’ân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası, s. 31.<br />
<br />
[11] Sünûhât, Kur’ân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası, s. 32.<br />
<br />
[12] Tevbe Sûresi, 9:122.<br />
<br />
[13] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 54.<br />
<br />
[14] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 55.<br />
<br />
[15] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 55.<br />
<br />
[16] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 45.<br />
<br />
[17] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 45.<br />
<br />
[18] Fâtır Sûresi, 35:27-28.<br />
<br />
[19] Mektûbât, 26. Mektûb, 4. Mebhas, 2. Mes’ele, s. 331.<br />
<br />
[20] Şuá‘lar, 14. Şuá‘, s. 538.<br />
<br />
[21] Kastamonu Lâhikası, s. 77.<br />
<br />
[22] Mektûbât, 5. Mektûb, s. 23.<br />
<br />
[23] İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-İlim, s. 55.<br />
<br />
[24] Mektûbât, 12. Mektûb, s. 42.]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Aug 2021 22:03:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/08/ilim-nedir-alim-kime-denir-risale-i-nur-u-okuyan-alim-olur-mu-8781.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bediüzzaman Hazretlerinin vârisleri kimlerdir?</title>
                <category>ENSTİTÜ</category>
                <link>https://www.malatyatime.com/haber/bediuzzaman-hazretlerinin-varisleri-kimlerdir-77432</link>
                <guid>https://www.malatyatime.com/haber/bediuzzaman-hazretlerinin-varisleri-kimlerdir-77432</guid>
                <description><![CDATA[O gizli zındıka komitesinin te’vîlât-ı fâside ile te’vîl ettikleri mes’elelerden biri de, Bedîuzzamân Hazretlerinin vârisler hakkında yazdığı gelecek mektûbudur. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
“Azîz, Sıddîk Kardeşlerim ve Vârislerim! <br />
<br />
“Ecel gizli olmasından, vasıyyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrûkâtım ve Risâle-i Nûr’dan olan benim husúsí kitâblarım ve güzel cildlenmiş mecmûalarım vesâir şeylerimin bütününü, Gül ve Nûr fabrikalarının hey’etine, başta Hüsrev ve Táhirî olarak o hey’etten on iki (**) kahramân kardeşlerime vasıyyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i hak olan ecelim geldiği zamân, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sádık ve mübârek ellerde hizmet-i nûriyye ve îmâniyyede çalışsın ve isti‘mâl edilsin. <br />
<br />
“Kardeşlerim! Bu vasıyyetten telâş etmeyiniz. Ben, teessürâttan ve dokuz def‘a zehirlenmekten, pek çok zaíf olmakla berâber; gizli münâfıkların desîselerle müteaddid sû-i kasdları için bu vasıyyeti yazdım. Merâk etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniyye ve hıfz-ı İlâhî devâm ediyor. <br />
<br />
“ (**) Kardeşim Abdülmecid, Zübeyr, Mustafa Sungur, Ceylân, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüşdü, Abdulláh, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillo'lu Saíd, Mustafa, Mustafa, Seyyid Sálih.”[1]<br />
<br />
O gizli komite, Bedîuzzamân Hazretlerinin bu mektûbunda ta‘yîn ettiği maddî metrûkâtından sorumlu olan talebeleri öne sürmek súretiyle, saff-ı evveli teşkîl eden erkân ve ma‘nevî vârisleri saf dışı bırakıp, bir kısmını tarîkat-meşreb, bir kısmını milliyyetçi vb. nâmlar altında ittihâm ederek bu saff-ı evveldeki ehass-ı havâs ve erkân olan zevât-ı áliyyeyi “hizmeti bilmiyorlar” gibi gösterip, onlar hayâtta iken hem o maddî metrûkâttan sorumlu olan eşhás onlardan istifâde etmediler, hem de başka insânların istifâdesine mâni‘ oldular ve böylece onların hizmet metodlarından insânları uzaklaştırdılar. Tâ ki, Risâle-i Nûr’un hakíkí mesleği kaybolsun. Ba‘de’l-memât mezâr taşından da istifâde olunmaz! Hâlbuki, o zevât-ı áliyyenin hizmet metodları, 1400 seneden beri gelen İslâm âlimlerinin ve mürşidlerin bâ-husús Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin hizmet metodunun aynısı idi. O gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin vefâtını müteákıb o devrede henüz yaşları küçük, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan ve Risâle-i Nûr hizmetinin maddî işleriyle meşgúl olan Bedîuzzamân Hazretlerinin maddî hizmetkârlarını ön plâna çıkararak Bedîuzzamân Hazretlerinin hakíkí vârislerinin bunlar olduklarını nazara verip saff-ı evveli teşkîl eden ve hakíkí vâris olan talebelerden insânları uzaklaştırmak yoluna gittiler ve o gizli komite bunda muvaffak da oldular. İnâyet-i İlâhiyye, Risâle-i Nûr’a nezáret ettiği için inşâelláh onların bu zararlarını telâfî edecektir Elláhu a’lem. Hâlbuki, o maddî hizmetkârların böyle bir tefevvuk niyyetleri yoktu ve saff-ı evveldeki talebeleri takdîr ediyorlardı. O hâlde bu fikir, olsa olsa o gizli zındıka komitesinin sinsi bir plânıdır. Bununla da, Risâle-i Nûr’un hakíkí mesleğini kaybettirmek istiyorlar. Bedîuzzamân Hazretleri, ulûm-i záhir ve bâtında mütehassıs olan Mehmed Fevzi Efendi için, “Isparta kahramânlarına yetişemezsin” dediği hâlde, Üstâd Hazretleri vefât ederken daha genç yaşta bulunan, tecrübeleri az, Risâle-i Nûr ve başka ilimlerde tam mütehassıs olmayan o maddî metrûkât vârislerin saff-ı evvel talebelerine yetişmeleri mümkün müydü? Yine Bedîuzzamân Hazretleri, Hulûsí Bey (rh) hakkında şu beyânâtta bulunmuştur:<br />
<br />
“Benim vârisim olan sen.”[2]               <br />
<br />
“Azîz âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân’da gayretli arkadaşım ve ders-i esrâr-ı îmânîde zekâvetli ve ferâsetli talebem. VE VEFÂTIMDAN SONRA SADÂKATLİ VÂRİSİM, BİRÂDERZÂDEM...”[3] <br />
<br />
“Cemâate ‘Sözler’i okumak zamânında, sendeki hissiyyât-ı áliyye ve fazla inkişâf ve fedâkârâne hamiyyet-i dîniyye galeyânının sırrı şudur ki: ‘Velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvetteki makám-ı teblîğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’ân Saíd’in vekîli, belki ma‘nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.’ ”[4]  <br />
<br />
“İkinci ru’yân ise: Sana ve Müslümânlara büyük bir beşârettir. Ve sarıklılara ehemmiyyetli bir itâbdır. Onuncu safta iken imâmetin çok ma‘nidârdır. İnşâelláh Cenâb-ı Hak seni, álî bir mertebe olan İmâmlık Mertebesi’ne mazhar eder. Sizi yanımda hâzır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.”[5] <br />
<br />
“Sizin gibi hakíkata yetişmiş ve hakíkattaki hakíkí tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara, envâr-ı îmâniyyenin ve esrâr-ı Kur’âniyyenin nâşirlerine karşı ehl-i dalâletin ve şeytánların desâisle tehâcümünden neş’et eden müşkilât ve gam ve kedere karşı sabır ve metânet et ve hüzün ve merâk etme demeye ihtiyâc hissetmem.”[6] <br />
<br />
“Azîz kardeşim, çendân Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat, ne o, ve ne hîç birisi BENİM HULÛSÍ’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyyet-i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor.”[7] <br />
<br />
“Bütün mektûblarımda ‘Azîz sıddîk kardaşlarım’ dediğim zamân muhlis HULÛSÍ saff-ı evvel muhátabların içindedir.”[8]<br />
<br />
Nasıl ki, Kur’ân’ın maddî ve ma‘nevî vârisleri inhisâr altına alınmıyor, tağyîr etmemek şartıyla herkes Kur’ân’ı matbaaya verebilir ve çalışmak şartıyla herkes ilmî olarak ve ma‘nen Kur’ân’ın vârisi olabilir. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr dahi Kur’ân’ın tefsîri olması hasebiyle ne bir cemâatın, ne bir cem‘ıyyetin malı değildir; belki umûm mü’minlerin malıdır. Risâle-i Nûr’u tebdîl ve tağyîr etmemek ve sadâkat şartıyla, o eserler hem ma‘nevî hem de maddî olarak bütün ümmetin malıdır. O hâlde, Risâle-i Nûr’un da ne maddî ve ne de ma‘nevî vârisleri inhisâr altına alınamaz. Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyyesi olan bu eserler “Lâ ilâhe illelláh Muhammedü’r-Resûlulláh” diyen bütün ümmetin malıdır. Temennîmiz odur ki, diyânetten teşekkül eden bir ilmî hey’etin Risâle-i Nûr’a maddeten ve ma‘nen sáhib çıkmasıdır. Şimdi, vârislerle alâkalı yukarıda zikredilen mektûbun şerhine geçiyoruz:<br />
<br />
Evvelâ: Yukarıda geçen vârislerle alâkalı mektûb, maddî vârisler hakkında olup ma‘nevî vârisler hakkında değildir.<br />
<br />
Sâniyen: Maddî vârisler ayrıdır, ma‘nevî vârisler bütün bütün ayrıdır. Şimdi bu iki kısım vârisleri îzáh edeceğiz. Şöyle ki:<br />
<br />
1) Maddî vârisler: Üstâdın elbiseleri, kitâbları, matbaadan elde edilen gelirlerin dağıtımı gibi metrûkâtla alâkadâr olan eşhásdır. Bunlara muhâsebe vazífesi verilmiş, ma‘nevî kumândânlık vazífesi verilmemiştir. Bunlar maddî metrûkâtı ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir. Bedîuzzamân Hazretlerinin matbaa işini hakíkí vârislere değil, gençlere, belki maddî vârislere bırakmasının sebebi; ilmî ve ma‘nevî vâris olanların vazífelerinin ağırlığından dolayı böyle maddî şeylerle onları meşgúl ettirmemek içindir.<br />
<br />
Hacı Hulûsí Bey (ra) merhûma “vârisler” konusunda Vahdettin Hızıroğlu tarafından mektûbla sorulan bir suâle, o zât-ı muhterem yine mektûbla cevâben şöyle diyor: “Vârisler, hastalığı zamânında hayâtta bulunup sünnet olan vasıyyeti yerine getirecek zâtlardır.”<br />
<br />
2) Ma‘nevî vârisler: Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerine ma‘nevî ve ilmî cihette vâris olan ve hakáik-ı îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyyeyi insânlara teblîğ etmekle vazífedâr olan eşhásdır. Bu eşhás, záhirî ilimleri elde ettikten sonra bâtınî ilimleri de elde etmek súretiyle Risâle-i Nûr vâsıtasıyla hakíkate geçmek isteyen kimselerdir. Bu zevât-ı áliyye, Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr’un irşâdâtıyla tekâmül edip -Âyetü’l Kübrâ risâlesinde beyân edildiği tarzda- hakíkatü’l-hakáika geçen ve o hakáikın hakíkí zevkını tadan başta Hacı Hulûsí Bey olmak üzere Hoca Sabri, Hüsrev, Mehmed Feyzi, Hâfız Ali, Hasan Feyzi, Hâfız Tevfîk gibi erkân ve esâslardır. Bunlar Üstâd Bedîuzzamân (ra)’ın irşâdıyla tasfiye-i zihin eden ve ilm-i záhir ile ilm-i bâtını mezc eden kimselerdir. Bunların içinde daha yüksek bir makám olan “asrın imâmı”vazífesiyle tavzîf edilmiş biri vardır ki, o da el-Hâc İbrâhîm Hulûsí (ra) Bey‘dir.<br />
<br />
Hacı Hulûsí Bey (ra), mezkûr maddî vârisleri ta‘rîf ettiği aynı mektûbda ma‘nevî vârisler için de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Üstâd Hazretleri, bir tarîkatın pîri değildir ki, postnişinlik vazífesini birine veyâ bir zümre ve aralarında birini seçmek üzere bıraktığı, vâris yaptığı düşünülebilir. Bu bâbda bir şûrâ da düşünülemez. Hem bir hadîs-i şerîf ile sâbit olan, her yüz başında bu ümmete Cenâb-ı Hak îmânlarını tecdîd için bir müceddid göndermesi husúsunun onun bir ferdi bu asırda Risâle-i Nûr’ dur diyen Üstâdımızdır.”<br />
<br />
O hâlde, bu maddî ve ma‘nevî şeklinde ikiye ayrılan vârislik mes’elesi, biribirinden çok farklı iki mes’eledir.<br />
<br />
Biri; maddî metrûkât ve Risâle-i Nûr eserlerinin basım ve dağıtımıyla alâkalı işlerle ilgilenen vârislerdir.<br />
<br />
Diğeri ise; Dellâl-ı Kur’ân olan Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerine ma‘nevî ve ilmî cihette hakáik-ı îmâniyye ve esâsât-ı İslâmiyyeyi insânlara teblîğ eden vârislerdir. Unutulmamalıdır ki, her şey kendi ehil ve erbâbına bırakılmazsa o şeyde muvaffakıyyet elde edilmez ve netîce alınmaz. Bin dört yüz seneden beri gelen İslâm álimlerinin ve mürşidlerin hizmet anlayışı ve metodu ne ise, Üstâd Bedîuzzamân Saíd Nursî Hazretlerinin ve ma‘nevî vârislerinin de hizmet anlayışı ve metodu odur. İşte o gizli zındıka komitesi, bu müstekím olan hizmet anlayışını ortadan kaldırmak için maddî vârisleri nazara verdiler. Bu müstekím hizmetten kasdımız şudur ki: Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâyı esâs alan ve tedrîsâtta Kur’ân, Hadîs, Risâle-i Nûr ve Fıkhı okuyan ve okutan bir hizmet anlayışıdır.<br />
<br />
Sâlisen: Hacı Hulûsí Bey (ra)’ın yukarıda zikrettiğimiz mektûbunda ta‘rîf ettiği gibi; Bedîuzzamân Hazretlerinin “Emirdağ Lâhikası”nda geçen mektûbundaki vârisler, Şerîat-ı Garrâdaki vârisler, ya‘nî nesebî vârisler ma‘nâsında değildir. Belki bu mektûbda geçen vâristen murâd, “vasí” ma‘nâsındadır; ya‘nî kendisine vasıyyet yapılan kişidir. Yoksa, “vâris-i şer‘í” ve “vâris-i nesebî” ma‘nâsında değildir. Çünkü, şerîata göre vâris: Kur’ân’ın tesbît ettiği vefât eden şahsın akrabâlarıdır. Üstâd Bedîuzzamân Hazretleri gibi bir álim, kimin vâris-i şer‘í olduğunu bildiği için; “vâris” kelimesini bu ma‘nâda, ya‘nî“vasí” ma‘nâsında kullanmıştır. Hacı Hulûsí Bey‘in de ifâde ettiği gibi buradaki vâristen murâd, şer‘-ı şerîfde geçen irsin vârisi değildir. Belki “vasí” ma‘nâsındadır.<br />
<br />
Râbian: Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin vârisleri hakkındaki ba‘zı açıklamaları ve ba‘zı eşhásın isimlerinin zikredilmesi, inhisâr ma‘nâsında değildir. Çünkü, Risâle-i Nûr mîrî malıdır. Risâle-i Nûr’un ne maddî, ne ma‘nevî vârisleri inhisâr altına alınabilir. Risâle-i Nûr bütün ümmetin malıdır. Sadâkat şartıyla, Risâle-i Nûr dâiresinde bulunan herkes maddî vâris olabileceği gibi; terakkí netîcesinde záhirden hakíkate geçen herkes de Risâle-i Nûr’un ma‘nevî vârisi olabilir. Risâle-i Nûr’un maddî ve ma‘nevî vârisleri herhangi bir sayıyla da mukayyed değildir. Çünkü, şahıslar fânî, hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye ise bâkídir. Demek, da‘vâlar fânî şahıslara binâ edilemez. O hâlde, ne ma‘nevî vârisler ne de maddî vârisler belli eşhásla sınırlanabilir. Kur’ân’ın da‘vâsı kıyâmete kadar devâm edeceğinden, Kur’ân’a hizmet edecek eşhás da derecesine göre bu verâsette dâhıldir.<br />
<br />
Hámisen: Bu mes’ele gizli bir zındıka komitesi tarafından Risâle-i Nûr talebeleri arasına sinsice atılmıştır. Gáyeleri ise, Üstâd Bedîuzzamân Hazretlerinin hális, müstekím ve ma‘nevî vârisleri olan háslar ve erkânlardan Müslümânları soğutmak ve onların müstekím olan hizmet usûlünden uzaklaştırmak súretiyle Risâle-i Nûr hakíkatlerini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl etmek, böylece Kur’ân, Hadîs ve Tasavvufta olduğu gibi, Risâle-i Nûr’da da tahrîf, tağyîr ve tebdîl etmek için çalışmalarıdır.<br />
<br />
Kanâatımız ise şudur ki; şu ânda hayâtta olan hîç bir Risâle-i Nûr talebesi, saff-ı evveldeki ma‘nevî vârisler olan háslar ve erkânlara karşı bir tefevvuk düşüncesi içerisinde değildirler; belki onları, ya‘nî o hásları ve erkânları her zamân hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyyede “birinci” addetmişlerdir. Bu îzáhâttan gáyemiz, Risâle-i Nûr’un matbaa işiyle uğraşan kimseleri tenkíd değildir. Belki bu noktada onlar da ehl-i insáftırlar. O saff-ı evvel talebeleri büyük olarak bilirler ve onlara kavuşulamayacağını da kabûl ederler. Onlar hakkında inancımız budur.<br />
<br />
جَزَاهُمُ الله خَيْرًا كَثيِرًا<br />
<br />
Cenâb-ı Hak, her iki kısım vârislere, sadâkat ve samîmiyyeti muhâfaza etmek şartıyla ve Risâle-i Nûr’u tağyîr ve tebdîl etmemek şartıyla hayr-ı kesîr ihsân eylesin.<br />
<br />
Elhâsıl: Kur’ân’ın ve Risâle-i Nûr’un hakíkí ma‘nâdaki ilmî ve ma‘nevî vârislerini Elláh seçer, beşer seçimiyle değildir.<br />
<br />
Kaynak: Reddü'l-Evhâm (1-5), s. 373-378<br />
[1] Emirdağ Lâhikası, s. 119-120.<br />
<br />
[2] Mektûbât, 4. Mektûb, s.20.<br />
<br />
[3] Barla Lâhikası, s. 271.<br />
<br />
[4] Barla Lâhikası, s. 255<br />
<br />
[5] Barla Lâhikası, s. 378.<br />
<br />
[6] Barla Lâhikası, s. 263.<br />
<br />
[7] Barla Lâhikası, s. 321.<br />
<br />
[8] Barla Lâhikası, s. 26.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Aug 2021 21:46:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyatime.com/images/haberler/2021/08/bediuzzaman-hazretlerinin-varisleri-kimlerdir-5797.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
