Selma Karakaş
@timemalatya

"Malatya Time siz değerli Malatyalı okurlara gerçek bir internet haber sitesi keyfi sunmak amacıyla yeni hali ile yayında"

Hayatımız, Riya Bombardımanı!

Selma Karakaş Tutuş yazdı...

 


İnsanların hayatını değiştiren bir takım olaylar vardır. Bazen çok derinden hüzün verir bu olaylar, bazen de tarifsiz mutlulukları kucak açar bize. Bu olaylar, hayatımızı onlara göre şekillendirdiğimiz ve kendimizi o olaylara hazırlıklı hissettiğimiz durum- olay döngüsünde devam eden; doğum, evlilik ve ölüm gibi yerleşir hayatımıza.

İnsanoğlunun doğumuydu evliliğiydi derken mutluluk verir bu olaylar. Oysa her canlının ölümü, hüzüne boğar insanı. Ne yazık ki hayatın bize sunduğu, içinde bulunduğumuz bu döngüyü sosyo-kültürel hayatta kendilerine bir gösteriş reaksiyonu olarak gören bir kitle ürüyor.

Bu kitle, gösteriş yapmak adına elinden gelini ardına değil de önüne koyup, bir an önce yola koyuluyor. Günümüzde herşeye kolay ulaşılabilir olmanın verdiği güçle, hayatın tabularını gösterişe dönük inşaa ediyorlar. Bu durum bir hastalık gibi yavaş yavaş siniyor hücrelerine ve her geçen gün bütün vücudu ele geçirmek için büyük uğraşlar veriyor ki; bu hastalığın hastası olmuş kişiler giderek fazla bir popülasyona yol açabiliyor.

İlk olarak doğum konusuna değinecek olursak: Anne adayının hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren başlıyor, başka bireylerden gördüğünü kendinde uygulamak adına bu değişikliği bir yerlere bildirmeye. Hamilelik döneminden tutun da çocuğun doğacağı ana kadar her şeyleri gösteriş showları sergilemekten başka bir şey ifade etmeyen bu kitle, çocuğu olacak diye bin bir türlü masrafın eşiğine getirirler kendini. Daha çocuk doğmadan çeşit çeşit eşyalar alınır oldu; oyuncağıydı, kıyafetleriydi, kişisel bakım setleriydi derken bir odayı tıka basa israf yığınına çevirdiler. Bu israf yığınıyla övünmek için ise yok efendim baby showerlar, yok hamilelik albümü, çocuk doğacak hastane odası süsü püsü, çocuğun evdeki odasını süslemek için aldıkları süslü püslü eşyalarla çocuğu görmeye gelen misafirlere gösteriş merasimi düzenler vaziyette; bir de çocuğun isminin yazılı olduğu çikolatalar, lokumlar dağıtırlar. Yahu bu kadar şatafat ne diye? Yeni doğan bir bebek gözlerini bile doğru dürüst açıp bakamazken etrafına, minicik bir yüreği kendi gösterişinizin malzemesi olarak sunmaya utanmıyor musunuz? O ne anlar çikolatan, o ne anlar hastane süsünden, o ne anlar odasını süslediğinizden. Sırf birilerinden gördüğünüzü kendinizde özene bezene "özentilik" hastalığıyla yapmak zorunda mısınız? Hani bütün bunları yapmazsanız o çocuk doğmayacak mı?

Abartılan ve çocuğa gereğinden fazla yüklenildiği bir durum da ihtişamlı doğum günü partileri. Ben bunu kapitalist düzen sonucu; sonradan görmelerin toplum içinde alt tabakada yer alıp, bir anda yükselen bireylerin çılgınlığı olarak nitelendiriyorum. Yoksa normal bir bireyin yapacağı şeyler değil bunlar. Aile arasında sade bir şekilde kutlamanıza lafımız yok ama; bu durumu gözümüze sokarcasına gösterişe kaydırarak, kendinizi mutlu aile tablosuyla bize sunmanıza duyarsız kalamayız. Dolayısıyla sadece "bir" gün için baya cüzzi bir rakamla hazırladıkları doğum günü partisine, eş dost derken bütün sülaleyi çağırırlar. Masaların üstünde envayi çeşit yiyecekler-içecekler ve baş köşesinde de o ihtişamlı pasta. Belki görmeyen birileri kalır düşüncesiyle de fotoğraf çekerler, bunu sosyal medyada yayınlarlar. Hani herkes görsün, biz çocuğumuza böyle doğum günü partisi düzenledik.

Bu sebeple birbirinden göre göre çocuklarını bu göşterişin içine sürükleyen, kendini göstermeye çalışan aileler üredikçe çoğalıyor.

Böyle gelişen olayların ikinci evresindeyse evlilik mertebesini ele alalım. Evliliğin bir aile kurmak olduğunu, bireylerin bunun bilincinde olup evlenme kararı almaları gerekirken, malesef evlililiğide kendi amellerine ortak etmiş kitlecik grupları var.

İki kişinin birbirini severek ya da görücü usulü sonucu kız istemeye giden döngüde, malumunuz "Bir kahvenin kırk yıl hatırı olur." sözünden hareketle gelen misafirlere kahve ikramı yapılır ve tabii ki toplumsal yapı içinde gelenek hâlini alan damadın tuzlu kahvesini gelin tepsinin içindeki diğer kahvelerle birlikte getirirdi. Tuzlu kahveyi ayırt etmek için her gelinin kendine göre bir stratejisi vardı. Fakat her şeyin riyaya kaydığı şu günlerde damadın kahvesi ayrı getirilir oldu. Aile büyüklerine ne saygı ne de sadakat kaldı diye düşünürken, ayrı bir tepsi içinde sunulan damat kahvesi günümüzde öyle bir hâl aldı ki bazı aile büyükleri bunu hoş karşılar oldu. Neden mi derseniz? Tabii ki başkaları yaptı, biz de yapalımdan kaynaklanan gösteriş stratejisi.

Bu gösteriş neticesinde ayrı sunulan bir tepsi içinde, özel yapım bir kahve fincanı ve kahve bardağı yer alıyor. Son zamanlarda her şeye isim yazdırmak ikon halini aldığından, damadın ismine özel olarak tasarlanan bir sunumla getiriliyor. Meselâ; Ali'nin damat kahvesi diye.

Önceleri tuzlu yapılan kahveye bakıyorumda bazı gelin adayları ne bulduysa dayıyor içine; yeni bahar, pul biber, karabiber, nane, kekik, kimyon, yumurta sarısı, bal, tuz vs. hepsi karıştırılınca insan midesini alt üst eden ne varsa koyuyorlar ve bunuda damat içtikten sonra arkadaş çevresine ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Gelin adayları yaptığından gurur duyarken, olan damat adaylarına oluyor.Tuzlu kahve olayını abartan bir gelin adayının, damadı gıda zehirlenmesinden ölüme sürüklediğini anlatan bir haber yazısı paylaşmak isterim:
Konya'nın Selçuklu ilçesinde kız istemeye giden T.M ve ailesi Allah'ın emri ile kızlarını istemeden önce kahvelerini içtiler.  

Konya'nın meşhur adeti olan damatların kahvesine tuz atma olayını abartan gelin H.G damadın kahvesinin içerisine peynir, reçel, domates, tuz, yağ, şeker, yumurtanın sarısı ve bal koydu. 
 
Damat kahveyi içmek istemedi fakat bu bir adet olduğundan gencin ailesi tarafından zorla içirildi. Gece 02,05 sıralarında damat büyük ağrı ile hastaneye kaldırıldı. Ve gıda zehirlemesinden dolayı hayatını kaybettiği bildirildi. Siz söyleyin,
seven sevdiğine bunu yapar mı?

Tuzlu kahve olayından sonra gelen sözdü, nişandı, kınaydı, düğündü derken gösteriş tavan yapıyor. Söz ve nişan da çok ihtişamlı bir masa hazırlığı karşılıyor bizi. Üzerinde pasta, çikolata, magnetlerin, çiçeklerin, şamdanların, aynaların, balonların yer aldığı bu masada gelin ve damattan ziyade masa başında bekleyen eşik bekçileri güne damgasını vuruyor. Çocuktur canı çeker, elini uzatıp almak ister demeden; kızan, beş karış suratla etrafı kolaçan eden, aman masanın düzeni bozulmasın diye bekleyen, o güne gelinden damattan öte o masanın ve onların ön planda olduğu bir rezillik karşılıyor bizi. Dolayısıyla "ne masaymış be" dedirten, insandan çok eşyaya önem veren birileri oluşuyor etrafımızda.

Kına gecesi ve düğüne geçtiğimizde de yine aynı manzaralardan muzdaribiz. Davullu zurnalı meşhur düğünlerimiz vardır bizim. Davul çalar, gelin ve damat pistte hayâ edep demeden karşılıklı döktürürler "bu gün bizim günümüzdür"diye. Ne mahremiyet kalır ne de utanma, bu güne her şey mübah. Sonra gelin göbek atarda, birileride bunların üstüne para saçar. Paralar saçılır, yere dökülür gören çocuklarda bir sevinçle paraları toplayama heveslenir. Tam bir kaç kuruş para topladım diye sevinirken; davulcu yandaşı gelir, çekiştire çekiştire alır elinden, hevesini kursağında bırakır çocukların. Yapmayın böyle! O gelinin üstüne para saçıyorsunuz ya o bir oryantal değil. Sizde o çocukların elinden o kağıt parçalarını alıyorsunuz ya insan değilsiniz!

Evlenecek çiftlerin günü diye tabir ettiğimiz, düğündü dernekti derken gelin adaylarına göre her şey mükemmel olmak zorunda diye bir şartları varmışcasına yükleniyorlar damada. Her şeyin en kalitesi alınmak zorunda, pahalı olsunda nasıl olursa olsun diye düşünen, ailesinin -arkadaşının aklına uyup istekler sıralıyorlar. Düğün sonrası oluşacak masrafları göz ardı ediyorlar. Akıl verenlerin yanında olmayacağını, eşleriyle birlikte oluşan masrafı kapatmak için ter dökeceklerini bilmiyorlar mı? Aslında anlıyorlarda anlamamazlığa vuruyorlar çünkü düğünden öte riya gösterisi, gözleri kamaştıracak ya o yüzden dört dörtlük olmak zorunda.

Bunun sonucunda bütün maddi yükün damada yüklendiği, gelin adaylarının da kendine göre sebep teorileri ürettiği gösteriş ortamında; bir aksilik çıksın, günah keçisi damat adayı oluyor.

Gel gelelim son evremize. Her canlı doğar, yaşar ve ölür. Beşeri hayatının son bulduğu, ahiret hayatının yolunu tuttuğumuz ölümden de rant sağlayan birileri illaki olacak, abartacaklar ya bu olayıda. Taziye evine mi gitmiş, kalite kontrol yapmaya mı belli değil! Evin eşyasına, temizliğine, süsüne bakılır oldu. Dedikodu torbasına malzeme bulmaya çalışıyorlar ya her yeri, herkesi didik didik süzen teyzelerimiz ablalarımız var. Başsağlığına gittiğini unutup, o evde yas olduğunu umursamadan kenarda köşede "kakkiri kikkiri" gülüşenleri saymıyorum bile.

Bundan dolayı bir yakınımız vefat ettiğinde onun ölümüne mi üzülelim yoksa gözü doymayan insanların gözünü mü doyurmaya çabalayalım? Şaşırdık kaldık dogrusu. Yasımızı tutmaya fırsat vermeden beklentiler sıralanıyor; ölen kişinin 3 mevlidiydi, 7 mevlidiydi, 40 mevlidiydi derken mevlit törenleri eşliğinde verilen yemek ziyafetlerine rağbet artıyor. Bir de son zamanlarda ölen kişi adına yasin-i şerif basma, kokulu tesbih, kokulu taş alıp tüllü bir paketle "mevlidimize hoşgeldiniz" diye dağıtılan, anlam veremediğim bir riya vakası daha yer alıyor. Ayrıca bunu herkesin yapması gerektiği bir zorunlulukmuş gibi dayatılmaya çalışmasıda ayrı muamma. Soruyorum: Mevlit törenlerinin şart olduğu, paket halinde sunduğunuz yasin-i şerif, kokulu tesbih, kokulu taş yüce kitabımız Kur'an-ı kerimin hangi süresinin hangi ayetinde yazıyor? Cevapsız kaldığınızı görür gibiyim. Çünkü böyle bir farz yok ve bu konuda bir çok din adamı hemfikir. Maddi bakımından durumun el verir, okutursun mevlid-i şerifini fakat kalkıpta sen yaptın diye herkesten bekleyemezsin!

Maddi durumu el vermeyen kişiler var. Alalem laf söylemesin diye borçla harçla mevlit okutuyorlar. Sırf birilerinin çenesi sussunda, ölen kişinin mevlidi okunmadı dedikodusu yapılmasın diye kendilerini topluma kabullendirmeye çalışıyorlar. Yapmayın, etmeyin böyle! İçinizdeki halis niyeti Allah(c.c) bilsin, kul bilmese de olur.

Bu konuya dönük, toplum içinde bazı bireyler var ki; ölen kişinin ardından elini açıp bir dua okumaktan acizken, vefat eden kişinin sosyal medya profilinden yayınlıyorlar. Çok üzülmüşçesine: "Allah rahmet eylesin, mekanın cennet olsun kardeşim , çok iyi biriydin vs." diye. Bu da saçmalığın farklı bir raddeye ulaştığını gösteren başka bir durum. Sanki oraya yazdığınız bildirim olarak iletiliyor da(hâşâ) yazmaktan geri durmuyorsunuz.

Doğumdu, evlililikti, ölümdü derken gösteriş için at koşturanların hem toplumsal hem de kültürel dengenin dinamiklerine dinamit yerleştirdiğini görmemek için deli olmak gerekiyor. Bütün yapılan gösteriş çabaları insanlıktan çıkarıyor kendilerini farkında değiller. Hayatı, abartı bombardımanına çeviren kişilere her gün yenisi eklenirken unuttukları bir şey var: Bu hayatta her şeyi mükemmel yaşamak zorunda değilsiniz, bunuda kimseye göstermeye çalışmak durumunda hiç değilsiniz!

Ve sonu gelmeyen gösteriş çabaları var olduğu müddetçe: Dünyanın çivisi çıktı derler ya dünyanın değilde her şeyi gösteriş olan insanların çivisi çıkmış, çakacak kimse yok...

Selma Karakaş Tutuş



YORUMLAR

  1. Mustafa Şenol

    17.05.2019 19:14:19

    Çok yerinde ve güzel tespitler!Kaleminize sağlık, Teşekkürler!

YORUM YAZ

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>