Timur İnce
@timemalatya

"Malatya Time siz değerli Malatyalı okurlara gerçek bir internet haber sitesi keyfi sunmak amacıyla yeni hali ile yayında"

KIŞ RÜZGÂRLARI

 

 

 

 

Kimlik arayışımızı hızlandırdık sanırım. Herkesin kendini bir yerlere, bir siyasi partiye, bir grup, cemaat, ensitiye, retoriğe tabi olması hissi içinde savruluyoruz. Siyasetin ülke nezdindeki yeri tartışılır fakat ideolojilerle buluşma noktası çok farklı kapılar açabiliyor önünüze. ‘Kimlik arayışımız' sözcüğünden kastım, ait olduğumuz kökler, atalarımızın telakki ettiği normlara sarılmak, kültürümüz, inanç ve aidiyetlerle bağlı sakil yapımızı araştırmak, onu belli bir kültürel dokularla bir sonraki nesile nakil etmek yerine masa başında hazırlanmış ve çağa, konjöktüre göre sürekli güncellenen, kimliksel bir mekanik anlam yüklenmiş siyasi varyantlara daha çok aldanıp gitmemizdir.

Bunun için farklı cepheler açıldı aramızda, parti tutmanın bir sorumluluğu, ideolojik kalıp giyinmenin bir bedeli de hâsıl oldu. Uzaklaştık birbirimizden. Aynı köy, aynı mahallenin çocukları, daha dün misket yuvarlandığımız can arkadaşlar bugün birimiz solcu, birimiz sağcı olunca o münzevi tılsım da aniden bozuluverdi. Okula giderken aynı sırayı paylaştığımız yaşıtlarımızla şimdi farklı kulvarlarda güya mücadele arayışı içindeyiz. Han odalarında yokluğu, gurbeti, gün olmuş parasızlığı paylaştığımız sırdaşımızla farklı ideoloji görüşten dolayı karşı karşıya gelmişiz. Benim siyah dediğime o beyaz diyor, kırmızı senin rengin, benim ise sembollerim işaretlerim vardı. Ama nedense hep kazanan gri flo olurdu.

Giyinişlerimiz bile küresel misyon tamamlayan ideolojiler tarafından tasarlanmıştı. Sağcı ceketler, Deniz Gezmiş parkası, Kemalist kaftanı, doğulu saç modeli, milliyetçi yürüyüşü, kızıl Kürt selamı, eline çekiç ya da orak almak Rusçu'luk, Amerikancı Granada tayfa, İngiliz kumaşı! İran'cılar...

Gerçek biz hangimizdi unuttuk. Sürekli bir yerlere ait olmaya çalışma gayreti diğer yandan “öz” dediğimiz “bize ait” şeyden koparırcasına, km'lerce uzağa fırlatırcasına yaşam alanımızı daraltan bariyerleri yine kendi elimizle koyuyorduk.

Aslında tüm kutuplaşma mekanizmaları sinsice birçok şeyimizi elimizden alıp götürdü. Hayat akışımızda yer alan en masum tatları dahi zehirledi. Birçoğumuzun sohbetlerini, kitap alış verişlerimizi, aynı kaptan yemek yemeyi, paylaşmayı, siyaset harici farklı bir şeyi konuşmayı bir suiistimal olarak dayatan sürecin keskin dişlileri arasında yara aldık her birimiz. O yaranın acısını ya unutmadık ya da hesap sormak için fırsatını kolladık bir şekilde. Çünkü zaten amaçta bu değil miydi? Ya o acıyı unutmamak ya da hesabını sormak için tetikte olman gerektiği...

Onun için yazılarıma herhangi bir siyasi misyon yüklemekten uzak durmaya çalıştım sürekli, elbet her yiğidin gönlünde bir aslan yatar lakin mağdur olmuş insanları gördükçe, sesini duyuramayanların var olduğuna tanık oldukça, uzak bir kenarda birilerinin tüm bu zuhurat eden biçimlendirmelerden kayıtsız yaşadığını fark edince; kendimizle galebe bir savaşın parçası olmamak adına, en azından kendimle bir çarpışma başlattığımı biliyorum.

Adına ne koyarsanız koyun, ne derseniz deyin, artık nasıl yorumlarsanız yorumlayın hiç birimiz diğerimizden kıymetli değil. Yüreğimizde ektiğimiz sevgi tohumlarının gün geldi siyasi bir sele teslim etmekten çekinmediğimiz koşulları yine kendimiz icra etmedik mi?

Bu yazımın siyasi bir mana taşımadığını siz değerli okuyucularıma tescil ettirdiğime inandırmak için böylesine uzun bir girizgâhtan sonra konuyu asıl kaybettiklerimizden çok küçük kulpleye getirmek istiyorum.

Kış rüzgârlarına...

Evime yapışık yükselen çınar ağacı, sarı renginde uçurum çiçeği, kıyıda köşede kalmış son toprak damlar, güz sarısı, dağ uçlarının küçük fırça darbeleriyle beyaza tonlanması ve dalgalı dereler içinde uzanan sinsi siyah asfaltlar...
İnsanların hayalleri, ümitleri, aşkları, birikintileri..
Artık üşümek mevsimi geldi dayandı kapımıza. Gardıroplarında asılı montlar, hırka kazaklar, az yüksek ayakkabı-potinler çıkarıldı saklı yerlerinden. Hâlbuki üşümek çok kıymetlidir. Bilmiyorum, bir kış çocuğu olmam hasebiyle mi? Ben kışı ve kış soğuğunu çok seviyorum.

Belki kimsenin pek dikkate almadığı, görmediği bir rüzgâr çeşidi tam bu mevsimde bölgemizi ziyaret eder. Usul usul, buz gibi haliyle insanın yazdan kalma yumuşacık tenine dokunup, ağaçlıkları, sokak aralarını, pencere ve dökülmüş gazelleri hafiften kolaçan eder. Ağaçların yapraklarını okşarken çıkardığı haşırtı ritimleri daha çok bilinmedik bir şarkının melodilerini andırır. Kasım 15 ile 20'si arasında mutlaka uğrar. Bu dönemde dört gözle beklerim onun gelişini. Bir kaç saatlik bir esrarengiz voltalamasından sonra kaybolup gider aniden. Ta ki bir sonraki yıla kadar bir daha uğramaz. “Hafif serin veya soğuk, üşürsün ama üşütmez, ağlarsın, koşarsın, kahkaha atarsın” duygularını bir anda kalbine dolduruveren o nefes nefese bırakan esintinin sarhoşluğu içinde kaybolup gitmek ister insan.

Belki de hayat şartları, geçim derdi, metropol şehirlerin dehlizleri arasında kucak dolusu rüyalarımızı yitişimizi seyrederken, hala pembe düşleri içinde dönen dünyayı tüm bu canhıraş bozgunculuğumuza rağmen, siyasi tarafımız boyunca atarlarımıza ilaveten, katletmekten, kirletmekten bıkmadığımız, bağırıp çağırarak üstelik inatla biçimlendirmeye çalıştığımız bu yaşlı gezegende böylesine küçük, bir maddi değeri bulunmayan, beklentisiz bonkörce güzellik sunan; önemsiz, minik namzetler var hala.

Biliyorum, şu an gülüyorsunuz bana. Rantın, çıkarın, menfaatin olmadığı, selam vermenin gerisinde bile arzu, talebin muhakkak geleceğine defaatle ne önemi var dediğimiz, işte siyaset ve ideolojilerin Sonbahar, Kış, İlkbahar'a kadar kendi doğal varoluşunu tamamlayan döngülerde mutlu olmamızı dahi belli bir ölçüye tabi tutmasını anlamamak zor değil.

Biz insanoğlu iyimser bir dünyaya düştük ve onu bileğimizin gücüyle zoraki kötüleştirmeyi başardık. Tabiri caize yoldan çıkardık dünyayı ve edepsizleştirdik onu.

Hani, yolumuzu şaşırdığımız içinde suçu dünyaya atıp “dünya bozuldu” diyerek işin içinde sıyrılmakta “iki alana bir bedava” kapitalist ucuz mantığının bonosu olsa gerek.

Oysa balona, şekere, çikolataya sevinen bizler ün, para, ego bir araya gelince sevinçten uçan koca çocuklar olduk. Süt dişlerimizin yerini takma dişlerle doldurma çabasındayız artık. Ceplerimiz parayla, kasalarımızı tapuyla, ciğerlerimizi suni gülüşler, günler-aylar-haftalarımızı sahte imitasyon mutluluklarla...

Yeter ki dünya kötü ama biz iyi görünelim diye bir de sırtımızı “aferin bizdensin” diye sıvazlayan çıkarsa değmeyin keyfime.

Bu mu? Tüm hayatın itidali, yüreğin çarpacağı amaçlarımız, yola ve yolumuza çıkan insanlarla içten pazarlıksız duygularla bir hasbihâl edemedikten sonra, hayatın milyonlarca yaşından bize düşen “an” bu mu yani?

Kaderini bize ekleyen ve aynı kaderde yoğrulduğumuz veya bizim kaderimizde onlara yer verdiğimiz insanların bir önemi kaldı mı? Asıl hikâyesini yazdığımız insanlar… Çıkar ve menfaatlerimizin birleştiği kimselere her türlü sevgiyi, saygıyı, samimiyetin en yapmacık meziyetini sunarız da birlikte ve ayrı ayrı yazgımız olacak insanlara neden bu kadar uzağız şimdi? Onlar için neden bir çabamız yok?

Aynaya bakıp feryat etmeliyiz. Ey yüreğimizin kıvılcımları, ey bizi daima hatırlayan ve bize ses çıkarmayan dünya, artık pantolon kemerlerimiz kavuşmuyor bunca şeyi mideye indirmekten. Doyduk ama gözlerimizde aç revaç bir canavar bekliyor.

Cuma günü, akşama yakın saatlerde dört gözle beklediğim kış müjdecisi o soğuk, soğukkanlı, duvara asılı güz fonlu resimdeki ağaçlar arasında bir anda çıkıverdi ortaya. Yüreğimde çocukluğumdan kalma deli bir sevinç. İyicene hissetmek, izlemek, onu yaşamak için tenha bir kuytuya çekildim. Çocukluğumdan beri keşfettiğim belki de bu gizli mabedimi ilk kez paylaştığım için tılsımını kaybedecek fakat gidenin ve geçmişin peşinden koştuğumuz... Hâlbuki önümüzde yaşanacak günlerde var diyerek mazeret geçmişe yöneltilen bir şeydir hakikatiyle beni iyileştiren tarafından bahsetmek istedim sizlere.

Biliyorum içinde para kazanmak olmadığı için, rant belirtileri taşımadığından, aptalca şekilde bir rüzgarın esip durmasına bunca kelime sarf edecek pespayeliğinde, üstelik solcu değil ama sağcı da değil... Muhafazakâr mı? Konsolide edilmiş beyaz tarih mi? Felsefe, sosyoloji hangisi? Ne hükmü var anlayışına aykırı, biz geçmişin berbatlığından, geleceğin rezaletinden bahsedip bahaneler üretenlerden, mazeretlerden, siyasi linçlerden, kadavra duygulardan uzak bir şeyler olsun istedim.

İnsan aslında kör bir bilinçten öte bir şey değil. Bazen bilincinin aydınlanması için bir ömrü heba etmeye razı gelir. Ömrümüz heba edilecek şey midir bilmem ama Anadolu'da, adı deprem sonrası yerle bir olmuş bir iç kanama geçiren köyde ve o bölgeye uğrayan pekte önemli olmayan, kafamızdaki plan ve hesaplardan uzak rüzgârla sizleri tanıştırmak istedim. Hepsi bu!

TİMUR İNCE



YORUMLAR

YORUM YAZ

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>