Mustafa AKDEMİR / İnsan Dünyaya İnsan Olarak mı Gelir, Yoksa İnsan Olmak İçin mi?
ÖZEL HABERMustafa AKDEMİR yazdı.
İlk bakışta cevabı çok kolay bir soru gibi görünüyor. Elbette insan olarak geliriz. Ama biraz derin düşününce meselenin sadece biyolojik bir doğumdan ibaret olmadığını anlıyoruz. Çünkü sureten insan olmak başka, en güzel surette yaratılan, sireten insan olmak bambaşka bir şey.
Şöyle bir örnek verelim: Bir çekirdek toprağa düştüğünde ağaç olarak mı düşer, yoksa ağaç olmak için mi? Elbette ağaç olarak düşmez. Fakat küçücük bir çekirdeğin içinde koca bir ağacın programı gizlidir. Dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri... Hepsinin istidadı o küçücük çekirdeğe yerleştirilmiştir. Yeter ki uygun toprağı bulsun, suyunu alsın, güneşle buluşsun ve gelişmesine imkân verilsin.
İşte insan da böyledir. Dünyaya geldiğimizde içimizde sayısız kabiliyet, duygu ve istidat bulunur ve insan, kendisine verilen bu kabiliyetleri geliştirerek olgunlaşmak üzere dünyaya gönderilmiştir.
Peki, her çekirdek ağaç olur mu? Olmaz elbette. Kimi filizlenir, büyür, meyve verir; kimi de toprağın altında çürüyüp gider. Demek ki mesele sadece çekirdek olmak değil, içindeki hayat programını gerçekleştirebilmektir.
İnsan için de durum farklı değil. Nefsinin arzularına kapılıp yaratılışındaki yüksek kabiliyetleri körelten insan, adeta çekirdeğini çürütür. Ama imanla, ibadetle, güzel ahlakla ve kulluk bilinciyle kendisini yetiştiren insan, o küçücük çekirdekten ebediyete uzanan bir hayat ağacı çıkarabilir. Bir başka ifadeyle, Şecere-i Bâkiye'nin, yani kalıcı ve ebedî bir hakikatin meyvesi olma yolunda ilerler.
Peki, insanın dünyaya hazır gelmeyip öğrenmeye muhtaç bırakılmasının hikmeti ne?
Bunun cevabını hayvanlarla insanı karşılaştırdığımızda daha iyi anlıyoruz.
Bir hayvan dünyaya geldiğinde, hayatını sürdürebilmek için gerekli pek çok bilgi ve kabiliyetle donatılmıştır. Bir kuzu kısa sürede ayağa kalkar, annesini bulur, yaşamını sürdürür. Arı yumurtadan çıkar çıkmaz kilometrelerce yol gider, polen toplar ve geri dönüp balını yapar. Adeta hayatın kurallarını önceden öğremiş yaşamaya hazır halde dünyaya gelir.
İnsana bakalım... Dünyaya geldiğinde son derece aciz ve bilgisizdir. Yürümeyi öğrenmesi yıllar alır. Konuşmayı, yemeyi, içmeyi, çevresini tanımayı zamanla öğrenir. İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırması ise bazen ömrünün sonuna kadar devam eden bir eğitim gerektirir.
Demek ki insanın dünyaya gelişi yalnızca yaşamak için değildir. Öğrenmek, anlamak, kendini geliştirmek ve yaratılışındaki kabiliyetleri ortaya çıkarmak için de gelmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin ifadesiyle insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek, yani olgunlaşmak için gönderilmiştir.
Peki, bu olgunlaşma neden imtihanlarla gerçekleşiyor?
Çünkü insanın fıtratında hem iyiliğe hem kötülüğe yönelebilecek kabiliyetler vardır. Kibir de vardır tevazu da, bencillik de vardır fedakârlık da, hırs da vardır kanaat de... İnsan bu iki yön arasında tercihte bulunabilecek bir iradeyle yaratılmıştır.
İşte dünya hayatı, bu tercihlerin ortaya çıktığı bir imtihan meydanıdır.
Aslında imtihanın da bir hikmeti var. Nasıl ki kömürle elmas aynı maddi ortamda bulunmasına rağmen farklı şartlarda farklı sonuçlar ortaya çıkarıyorsa, insanın içindeki iyilik ve kötülüğe yönelik kabiliyetleri de imtihanla birbirinden ayrılır. Zorluklar, musibetler, nimetler ve sorumluluklar karşısında insanın tercihleri ve verdiği tepkiler mahiyetindeki cevherleri ortaya çıkarır.
İmtihan olmasaydı sabrın, fedakârlığın, merhametin, sadakatin ve teslimiyetin güzelliği nasıl anlaşılacaktı? İnsan tercih yapmasaydı, iradesini kullanmasaydı, içindeki kabiliyetler nasıl gelişecekti?
Demek ki insanın karşılaştığı her sorumluluk, her mücadele ve her tercih aynı zamanda bir olgunlaşma fırsatıdır. İmtihan, çekirdeğin kabuğunu kırıp filizlenmesine vesile olan bir süreçtir.
Burada insanın önünde üç önemli vazife beliriyor.
Birincisi, ilim ve marifet yoluyla tekemmül etmek. Yani aklını kullanmak, kâinatı okumak, yaratılmış her şeyin taşıdığı manayı anlamaya çalışmak ve bu muhteşem düzenin arkasındaki Yaratıcıyı tanımak.
İkincisi, dua ve kulluk yoluyla aczini ve fakrını anlamak. İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, ihtiyaçlarının sonu yoktur. Her şeyi yapamaz, her şeye yetişemez, her istediğine ulaşamaz. İşte bu hakikati fark ettiğinde dua eder, Rabbine yönelir ve kulluğun manasını kavrar.
Üçüncüsü ise kendisine verilen istidatları geliştirerek insan-ı kâmil olma yolunda ilerlemek. Yani imanla beslenen, ibadetle olgunlaşan, güzel ahlakla meyve veren bir hayat yaşamak.
...
İlginizi Çekebilir