Prof.Dr. Fikret KARAMAN / İbrahim Antlaşmalarında Akla Takılan Riskler ve Tuzaklar
ÖZEL HABERProf.Dr. Fikret KARAMAN yazdı.
Son yıllarda ABD, Siyonist İsrail’in kanlı yüzünü bazı dini değerlerle kamufle etmek amacıyla Müslümanların inanç ve kültüründe önemli bir yeri olan Hz. İbrahim’in adını taşıyan bir antlaşmayı gündeme getirmiştir. Gerekçeleri ise, Hz. İbrahim’in üç ilahi dinin mensuplarının atası olarak kabul edilmesi ve hayatının Tevrat, İncil, Kur’an-ı Kerim gibi ilahi kitaplarda anlatılmasıdır. Bu yaklaşımla İsrail, din bağı üzerinden Müslüman toplumlara yakın gösterilmeye çalışılsa da samimiyetine inanmak mümkün değildir. Çünkü İsrail’i yönetenlerin Hz. İbrahim’in nübüvvetine ve getirdiği ilahi mesajlara saygı duyup duymadıkları tartışmaya açıktır. Bunun canlı örneği bir müddet önce dünya kamuoyu önünde Gazze ile barış antlaşması imzalanmasına rağmen halen saldırılara devam edilmesi ve yüzlerce Filistinlinin öldürülmesidir. Aynı tavır Lübnan’a karşı da devam etmektedir. Diğer taraftan ABD yönetiminde etkili olan Evanjelikler, Trump ve İsrail’e sürekli cesaret vermektedirler. Bu ve benzeri uygulamalar dikkate alındığında söz konusu antlaşmaların barış ve istikrara katkı sağlamaktan çok fırsat ve zaman kazanmak için kurgulandığı akla gelmektedir. Ayrıca bu antlaşmaların içeriğinin hazırlanmasında modern Ortodoks Yahudiliğin öncülerinden ve Trump’un damadı Jared Kushner’in de aktif rol aldığı kamuoyuna yansımıştır. Bu yazıda bazı risk ve tuzaklar taşıdığı düşünülen İbrahim antlaşması, teolojik bir yaklaşımla ele alınacaktır.
Hz. İbrahim, Nübüvveti ve Getirdiği İlahi Mesajlar
Olayın iç yüzünü vurgulamak gerekirse bugünkü İsrail toplumu, semavi dinlerden biri olan Yahudiliğin gerçek temsilcisi değildir. Bunlar arz-ı mev’ud’u kendileri için kutsamayan peygamberleri, kitapları ve dini anlayışları kabul etmemektedirler. Bu nedenle Hz. İbrahim’e veya başka bir peygambere sahip çıkmaları hiçbir dini ve ilmi görüşle açıklanamaz. Allah’ın gönderdiği elçiler arasında ayırım yapmayan Kur’an-ı Kerimin, on dördüncü suresine adı verilen Hz. İbrahim’in hayatı ve tebliğ faaliyetiçeşitlisurelerde, 68 yerde açıklanmıştır. Bu bağlamda o, görevini azim, sabır, sebat ve kararlılıkla yerine getirdiği için “ülü’l-azm” adını alan beş peygamberden biridir. Akli melekesi ile vahyin aydınlığında şirk ve putperestlikle mücadele ederek tevhid anlayışının temeli olan hanîf inancını temsil etmektedir. Allah’a teslimiyeti, cömertliği ise, Halil İbrâhim sofrası ve bereketi şeklinde inanç kültürümüze yansımıştır. Her ne kadar Yahudiler Hz. İbrahim’in Yahudi, Hristiyanlar ise, onun Hıristiyan olduğunu söylemişlerse de Kur’an her iki iddiayı ret ederek “ Hz. İbrâhim’in Yahudi, Hristiyan veya müşrik olmadığını, yalnız Allah’a inanan ve O’na kulluk eden bir peygamber olduğunu açıklamıştır.” (Al-i İmran 3/67) Bu vesile ile her dönemde ona iman eden hak dinin müntesiplerine, “İbrâhim milleti” denmiştir. ( Nahl 16/ 123) Keza Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed insanlara, “üsve-i hasene/güzel örnek” olarak gösterilmiştir. (Mümtehine 60/4). Namazda okunan salavat dualarında bile her ikisinin ismi birlikte zikredilmektedir. Görüldüğü üzere Müslümanların Hz. İbrâhim hakkındaki anlayışları ile Yahudilerin ve Hristiyanların anlayışları arasında köklü bir ayırım söz konusudur. Az önce ifade edildiği üzere insani değerlerden yoksun İsrail yönetimi, yarım yüzyıldan bu yana Orta doğuyu ateş topu ve kan gölüne çevirmiştir. Bu anlayışı inançlarının gereği olarak kabul eden bir milleti, Hz. İbrâhim’in nübüvvetiyle ilişkilendirmek doğru değildir. Bunlar kadim Yahudi inancının temsilcileri de olamaz. Nitekim halen dünyanın farklı yerlerinde yaşayan vicdan sahibi Yahudiler, bu vahşeti onaylamamaktadır.
Yeri gelmişken konunun teyidi için bizzat yaşadığım bir olayı nakletmek istiyorum. 2018 yılında Kudüs ve Halil İbrahim kentini ziyaret ettim. Adını Hz. İbrahim’den alan ve içinde aynı peygamberin kabri bulunan “Halil İbrahim Camii’ni ziyaret için, uzun bir uğraşıdan sonra İsrail polisinin iznini alınca içeri girebildim. Caminin imam- hatibi ile konuşurken şu olayı anlatmıştı: “ 25 Şubat 1994 tarihinde bayramı günü sabah namazında bir grup İsrail gencinin düzenlediği silahlı saldırıda 29 kişi şehit olmuş, 125 kişi de yaralanmıştır. 32 yıl önce Hz İbrahim’in adını taşıyan ve içinde kabri bulunan mabette katliam yapan bir toplumun, aynı peygamberin ismiyle antlaşmalara taraf olmasının güvenirliği gerçekten düşündürücüdür.
Milletler Savaşla Değil Barış ve İstikrarla Huzur Bulur
Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindikleri emanetin sorumluluğunu insanoğlu üstlenmiştir. (Ahzab 33/72) Buna göre yeryüzü bütün insanların emanetidir ve herkesin orada yaşama hakkı vardır. Yüce Allah bir erkek ve dişiden yarattığı insan türünü, birbirleriyle tanışmaları amacıyla fertler, gruplar, ümmetler ve milletler halinde yaşamalarını sağlamıştır. (Hucurat /13) Dolayısıyla güven ve huzur ortamının oluşması için dini, siyasî, kültürel, biyolojik, etnik ve coğrafî farklılıklar birer zenginlik sayılmıştır. Toplumda üstünlük ölçüsü, “güzel ahlâk ve takva” olarak belirlenmiştir. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim İsrailoğullarına insan hayatını merkeze alarak bir canı/kişiyi öldürmenin bütün insanları öldürmüş, bir hayatı kurtarmanın da bütün insanları kurtarmış gibi olduğunu bildirmiştir. (Mâide 5/32)
Doğal olarak can ve mal emniyeti başta olmak üzere huzur ve güven içinde yaşanması için ulusal ve uluslararası antlaşmalara her zaman ihtiyaç vardır. Bu hususta da Hz. Peygamber (sav)’in örnek uygulamalarına şahit oluyoruz. O, Medine’ye hicret eder etmez bölgede yaşayan kabile ve Yahudi topluluklarıyla antlaşmalar yapmıştır. Devamında ise, tarihin akışını değiştiren Hudeybiye antlaşmasını müşirliklerle imzalamıştır. Hicri 8. Yıldan sonra ise diplomatik faaliyetler yoğunluk kazanmış yetiştirilen elçiler aracılığı ile kabile ve devlet başkanlarına mektupları gönderilerek İslam’a girmeleri istenmiştir. Özellikle Yahudi ve Hristiyan devlet başkanlarına yazılan resmi mektuplarda; “ De ki: Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” (Al-i İmran, 3/54) ayetine dikkat çekilerek tevhit inancında ortak bir antlaşma teklif edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm ile Hz. Peygamber (sav)’in sünneti, dört halife ve devamındaki çizgide, adalet ve güvenle birlikte yaşama düşüncesi inşa edilmiştir. Buna göre Müslümanlar, muhataplarıyla dünyayı beraberce yaşanılır hale getirmek amacıyla ulusal ve uluslararası antlaşmalarda iş birliği yapmayı, prensip haline getirmişlerdir. Bununla birlikte İslâm hukukçuları, “Eğer bir topluluğun antlaşmayı çiğnemesinden kaygı duyarsan sen de onlara karşı antlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri asla sevmez” ayetini delil göstererek (Enfâl 8/58) antlaşmayı imzalayan devletin, Müslümanların düşmanına yardım etmesi veya İslâm’ın mukaddes değerlerine saldırması, antlaşmanın fesih gerekçesi kabul edilmiştir. Nitekim “1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi” de şartların değişmesiyle antlaşmaların sona erebileceğini belirtmiştir.
...
İlginizi Çekebilir