© Malatya Time

Sarper SAN / Sistem Kuzuları

Sarper SAN yazdı.

Bir şeyler oldu. Bir kısmı kapitalistleşerek köşeyi dönmenin sistem değiştirmekten daha faydalı olduğunu gördü, bir kısmı da her şeyi ile reddettiği sistemin güzel yönlerini keşfederek sistemle uyum içinde yaşamayı tercih etti. Solcu, sağcı bilumum sistem değiştirme heveslisi kendi sistemlerini değiştirerek bu değişimi tamamlamış oldular.
Türkiye'nin son yarım asrında baş döndürücü bir siyasi dönüşüm yaşandı ve memleketimizdeki “siyasi odakların” siyasete bakışları adeta kökten değişti. Daha önceleri memleketteki siyasal sorunları çözmek için sistemin değişmesi gerektiğine inanan sağ ve sol odaklar artık çözümün siyasal partilerden geçtiğine inanmaya başladılar.
Türk siyasi hayatında "rejim/sistem tartışması" ile "parti/iktidar tartışması" arasındaki bu geçişi hemen hemen bütün odaklarda görüyoruz. Artık hiçbiri sistemi değiştirmekten, devrimden vb söz etmiyor. Artık, elli yıl önce aşağıladıkları siyasi parti ve liderleri dillerinden düşmüyor. Hepsi birer sistem kuzusuna dönüştü.

Eskiden hızlı devrimci olan, Türkiye’de hangi tür devrim yapılması gerektiğini tartışanlar günümüzde hızlı birer Kemalist olmuşlar.
Radikal söylemlerle sistem değiştirmeyi hedefleyen sağcılar ise, ciddi ciddi laikliğin yararları üzerine konuşuyorlar. Laiklik, bir zamanlar ‘gavur icadı’ diye küçümsenen şey, şimdi ‘manevi değerleri koruyan kalkan’ olarak sunuluyor.

Eskiden, özellikle Soğuk Savaş döneminde ve 90’ların ortalarına kadar, sağ ve sol kanatlardaki radikal odaklar, devleti ve parlamenter düzeni kökten bir "yapısal sorun" olarak görüyorlardı. Sağda "düzenin manevi/milli değerlerle uyuşmadığı", solda ise "ekonomik ve sınıfsal yapının anti-demokratik olduğu" argümanı üzerinden bir "sistemi yıkma veya baştan kurma" söylemi hakimdi.

DEVRİMDEN İHALE MASASINA

Ancak zamanla, özellikle 2000'li yıllardan itibaren, bu radikal söylem yerini "sistemi kendi değerlerimize göre dönüştürme" veya "sistem içindeki karar mekanizmalarını ele geçirme" stratejisine bıraktı. Bugün bu odaklar için sistem (mevcut anayasal ve idari yapı), hedef alınacak bir "yıkılacak kale" olmaktan ziyade, "hâkim olunması gereken bir araç" haline geldi.
Tartışma artık "Devletin yapısı ne olmalı?" sorusundan, "Bu devleti hangi parti/grup yönetmeli?" sorusuna indirgendi. 

Niye? 
Siyasi odaklar, para ile güç ile tanıştılar. Eskiden karşısında oldukları her şeye sahip olunca, o kadar da karşı olmanın pek iyi olmadığını gördüler. Bütün gençliklerini dava uğruna yürüyerek, otobüse binerek ve dava arkadaşları ile yoksulluğu paylaşarak geçiren bu beylerimiz, şimdi farklı bir yaşam sürdürüyorlar. 
Sistemi değiştirmekten vazgeçip kendi sistemlerini değiştirdiler.
Artık sistemin sunduğu imkânlardan (finansman, medya, bürokratik atamalar, ihale ağları vb.) vazgeçemeyecek kadar sistemle bütünleştiler. Sisteme karşı olmak, sistemin sunduğu bu avantajlardan feragat etmek anlamına geldiği için karşıtlığı bıraktılar. Onlar için, Siyasi rekabet, ideolojik bir "düzen tartışması" olmaktan çıkıp, kimlik ve seçmen sadakati odaklı bir "parti rekabetine" dönüştü. Seçmene "sistemi değiştireceğiz" demek yerine "karşı tarafın sistemi kötü kullanmasını engelleyeceğiz" demek, daha kısa vadeli ve somut bir vaat olarak görülüyor. Onun için de körü körüne destek veya düşmanlık vazgeçilmez bir seçenek oldu.
Bu durum dünyanın geneli için de böyle diyebiliriz. Lakin küresel güç sahipleri siyasal trendi ellerindeki iletişim ve diğer organlarla yönlendirmeye devam ediyor. Tek tip insan modeli yaygınlaşıyor. Özellikle gençler yüzeysel tercih ve davranışlara zorlanıyor. Popülizm dalgası, sistemik dönüşümden ziyade, "halkın temsilcisi olduğunu iddia eden lider/parti" ile "yozlaşmış elitler/partiler" arasındaki bir çatışmaya odaklanıyor.
Sözün özü, Eskiden sistem, sorgulanan ve dönüştürülmesi gereken bir "devlet yapısıydı; bugün ise sistem, ağırlıklı olarak küresel güçlerin dizayn ettiği ve yönlendirdiği, dilediği her kişiyi siyasi aktör olarak alana sürdüğü, ağırlıklı olarak bu güçler ile geleneksel güçlerin çatıştığı bir arena haline geldi. Aslında tam olarak elli yıl öncesinde var olan sistem değiştirmeye yönelik odakların arayıp ta bulamayacağı bir arena.

KOMEDYENİN BİRİNİN ŞÖHRET OLASI GELMİŞ

Söz konusu komedyen: ‘Tarafıma yöneltilen “halkın belirli bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” kastım kesinlikle yoktur. Cumhurbaşkanı’nı aşağılama gibi bir niyetim de yok.’ Demiş.
Doğru demiş.
Memleketimizin bu “taze komedyeninin” amacı elbette aşağılamak değil. Aşağılamak gibi yaparak şöhret olmak, gündeme oturmak. Bu aslında eski ve ucuz bir numara olup, her zaman işe yarar. Şöhretini kaybetmiş eski bir oyuncu, yazar, çizer hatta politikacı ömrünün son deminde birazcık daha adından söz ettirmek için bu numaraya başvurur. Veya yazımızın konusunda olduğu gibi bir kifayetsiz muhteris bazı taze komedyenler merdivenleri zıplayarak çıkmak için buna başvurur.
İster eskimiş bir şöhret olsun isterse yeni bir şöhret adayı onlar yapması gerekeni yapıyorlar. Onları kınamak, eleştirmek yanlış olur.
Yapılmaması gereken bu zavallılıkları ciddiye almak, haber yapmak, gözaltına almak, tutuklamaktır.
Ancak vurgulamak istediğimiz başka. Aşağılanan veya hakaret edilen insanlar, onların inandığı din ve o dinin kutsal kitabının nasıl da hafife alındığına değinmek istiyoruz.
Lütfen sözlere bakar mısınız?
“Halkın belirli bir kesiminin benimsediği dini değerler. Bu cümleden siz ne anlıyorsunuz?
Belirli bir kesimin benimsediği dini değerler sizin için ne mana ifade ediyor?
Belirli bir kesim derken kastedilen nedir, bu belirli kesim kimlerdir, hiç düşündünüz mü? Bu belli kesim neye göre ve hangi tanıma göredir?
Bu ifade ile çoğunluk değil, azınlık kastedilmiyor mu?
Biraz araştırınca bunun TCK madde 216/2’ den kaynaklandığını görüyoruz. 
Şöyle yazılmış;
“Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak belli bir kesimini alenen aşağılayan kişi altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Evet,yasanın eşitlik ilkesi nedeni ile bu yola başvurulmuş böyle yuvarlak bir cümle kurulmuş olabilir. Evet adil bir yasa kaygısı ile nüfusun yüzde 89.4 ünden fazlası Müslüman olanlarla, yüzde 4 ü dinsiz olan aynı mantıkla “belli kesim” çerçevesine alınmış olabilir. Ama her yasanın hukuki, adli yönü olduğu gibi toplumun sahip olduğu sosyal, ahlaki, tarihi ve dini kaygıları, ilişkileri olması gerekir.
Adam, İslam dini ve dinin kutsal kitabı ile ilgili saçmalıyor.
Memleketin çoğunluğu Müslüman. Büyük çoğunluk. 
Yani belli bir kesim, bir grup, bir bölgeye mensup olanlar vb değil.
Kitap ise yeryüzündeki 2 milyar Müslüman’ın kitabı.
Yani kanun maddesinde yazdığı gibi değil durum. 
Bu büyük çoğunluğu oluşturanlar yüzyıllardır kanları, canları ile bu coğrafyayı vatan yapmış ve kendilerinden gayrı “belli grupların özgürlüğü” için ne gerekiyorsa yapmışlar.
Yani her şey yasa yapıcının kafasında beliren soyut eşitlik vb endişesi ile yazılan kanun maddesinde yazılanlar değil.  

...

YAZININ DEVAMI BURADA

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER