© Malatya Time

Sevgi BERK / Gözünüzle Görüyor musunuz?

Sevgi BERK yazdı.

Bu sabah saat sekiz gibi Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi polikliniğinde sıradan bir sabah randevusu, birkaç dakika içinde gerilimli bir sahneye dönüştü. Kısaca bahsedeyim...

Kolunda yırtık olan orta yaşlı bir kadın için ameliyat kararı bekleyen hasta yakını, doktora dönüp sordu: “Çekilen röntgende yırtığı gözünüzle görüyor musunuz?”

Doktor bu cümleyi mesleki bir hakaret olarak algılamış olacak ki, “Ben sizin ameliyatınızı yapmam” dedi.

Tartışma büyüdü.

Hasta yakını “Kaç zamandır Ankara'dan gidip geliyorum, mecburen ameliyat edeceksin” diye direttikçe doktor da inatla geri çekildi.

Sonunda hasta yakını kadın, beddua ederek odadan çıktı.

Bu sahne, Türkiye’deki sağlık sisteminin en sık yaşanan ama en az konuşulan yaralarından birini özetliyor: İki taraf da haklı olduğunu düşünüyor, iki taraf da mağdur hissediyor ve sonuçta kimse kazanmıyor.

Hasta yakınının sorusu aslında masum bir meraktan ya da endişeden doğmuş olabilir. Röntgen filminde “yırtığı” net görmek isteyen bir insan, doktorun bakış açısını anlamaya çalışıyor olabilir. Ama “gözünüzle görüyor musunuz?” cümlesi, hekimlik mesleğinin temel taşı olan klinik muhakemeyi ve uzmanlığı sorgular nitelikte. Bir doktor için bu, “Sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun, ben de bakayım” demeye yakın bir tını taşıyor. Hele sabahın erken saatinde, onlarca hastanın beklediği bir poliklinikte bu cümle, birikmiş yorgunluğun ve tükenmişliğin üzerine düşen son damla olabiliyor.

Öte yandan doktorun “Ben ameliyat etmiyorum” demesi de kolaycı bir tepki. Hasta-hekim ilişkisinde güven bir kez bozulduğunda ameliyatı reddetmek yasal olarak mümkün. Ama bu ret, randevu peşinde koşan, belki defalarca hastaneye gidip gelen bir hasta için “artık senin derdinle ilgilenmiyorum” anlamına geliyor. Ve bu, insanı paniğe, öfkeye ve en sonunda bedduaya sürüklüyor.

Asıl sorun şu: İki taraf da sistemi değil, karşısındakini suçluyor. Hasta yakını, randevu sisteminin aksaklığını, ameliyat sırasının belirsizliğini, “bir bakıp gönderiyorlar” hissini doktorun şahsında somutlaştırıyor. Doktor ise hasta yoğunluğunu, mesai dışı yükünü, sürekli şüpheyle bakılmayı ve “sen mecbursun” baskısını kişisel bir saldırı olarak algılıyor. Oysa ikisi de aynı sistemin mağduru.

Türkiye’de sağlık çalışanlarına yönelik şiddet istatistikleri her yıl yükseliyor. Fiziksel saldırılar kadar, sözlü saldırılar ve bu olayda olduğu gibi “beddua” ile biten sahneler de sıradanlaştı. Buna karşılık hastalar da “doktor beni dinlemedi”, “üstünden savdı”, “ameliyat etmedi” diye isyan ediyor. İki tarafın da dili sertleştikçe, karşılıklı empati kapasitesi eriyor.

Bu sabahki sahnede kimse “Bir saniye, ben ne demek istedim, siz ne anladınız?” demedi. Kadın, endişesini daha yumuşak bir dille ifade edebilirdi. Doktor, o cümleyi kişisel alıp kapıyı kapatmak yerine, “Bu soruyu neden sorduğunuzu anlıyorum ama şöyle açıklayayım” diyebilirdi. İkisi de yapmadı. Çünkü ortam, sabır ve nezaket için uygun değildi. Ortam, yıllardır biriken güvensizlikle doluydu. Belki de asıl konuşmamız gereken şey, o poliklinik odasında yaşanan birkaç dakikalık tartışma değil. Hasta ile hekim arasına giren o görünmez duvar.

Bir tarafın “Sen mecbursun” diye baskı kurması, diğer tarafın “Ben yapmam” diye kapıyı çekmesi. İkisi de aynı hastalığı iyileştirmeye çalışırken birbirini yaralıyor. Sağlık sistemi düzelmeden, randevu ve ameliyat süreçleri şeffaflaşmadan, hekimlerin iş yükü makul seviyeye inmeden bu sahneler bitmez. Ama sistem düzelene kadar da bir şey yapabiliriz: Karşımızdakinin de insan olduğunu unutmamak.

...

YAZININ TAMAMI BURADA

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER