01 Temmuz, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Necmettin BİTLİS: Her şey hayal etmekle başlar!


Necmettin BİTLİS: Her şey hayal etmekle başlar!
Polisan Yönetim Kurulu Başkanı Necmettin Bitlis:Her şey hayal etmekle başlar

Hayatı büyük bir mücadele örneği olan Necmettin Bitlis, Malatya Time'a özel açıklamalarda bilindi. Yönetim Kurulu Başkanımız Murat Çetin, “Gülen Boya” Polisan'ın kurucusu Necmettin Bitlis'le hayatını ve başarı hikayesini konuştu.

Efendim, öncelikli olarak bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederek başlamak istiyorum. İş hayatının çeşitli kollarında başarıdan başarıya koşan Necmettin Bitlis'i bir de kendi sözleriyle tanımak isteriz.

1 Aralık 1928'de Malatya'da doğdum. Ailemizin kökeni Bitlis'e kadar uzanır. Bitlis o tarihlerde İpek Yolu üzerinde bir ticaret merkezidir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Bitlis, Ruslar ile birlikte hareket eden Ermenilerin işgaline uğramıştı. Dedem Mehmet Emin Bey'in subay olması hasebiyle Mardin'e tayin çıkması bizi bu badireden kurtarmış. Ailemizin Bitlis'te kalan büyük bir kısmı ölmüş. Bir kısmı da değişik yerlere göç etmek zorunda kalmış.
Dedemin Mardin'den sonraki tayin yeri o dönemlerde Malatya'nın ilçesi olan Kahta olmuş. Orada oturacak ev bulamayınca Malatya'nın diğer ilçesi Adıyaman'a yerleşmiş. Babam ve amcam, Adıyaman'da idadiyi bitirmişler. Dedemin emekliliğinden sonra Malatya'ya taşınmışlar. Ben de Malatya'da dünyaya geldim. Babam Afyon Han'da ticaret yapıyordu. Babam İsmet İnönü'nün yeğeni Tevfik Temelli ile bizim dükkanda Temelli Pasajı'nın kuruluşunun ilk adımlarını atmıştır. Daha sonra babam dükkanı Temelli Pasajı'na taşıdı.8. sınıfa kadar Malatya'da okudum. Daha sonra İstanbul'a yerleşince babam beni Şişli Terakki Lisesi'ne yerleştirdi. Ortaöğretimi bu okulda tamamladım. 2. Dünya Savaşı'nın yaşandığı o yıllarda  Yüksek Kaldırım'daki Avusturya Lisesi kapatılmış yerine 2. Ticaret Lisesi açılmıştı. Sirkeci'deki dükkâna yakınlığını da dikkate alarak kaydımı oraya yaptırdılar. Hayatımda okul hep ikinci planda kalmıştı. Daha 7-8 yaşlarındayken Malatya'daki dükkânımız vasıtasıyla ticaretin içine girmiştim. Rahmetli amcam beni çok severdi, beni hep yanında götürürdü. Ondan sonra dükkânı değiştirdik. İlkokula giderken, okul çıkışları, tatilde dükkân kapanıncaya kadar kalırdım. Dükkânda olmak beni her zaman daha çok memnun ediyordu. Bu yüzden lise eğitimimi yarıda bırakarak, ticarete devam etmeye karar verdim.
Alıp satmak beni tatmin etmiyordu. O zamanlar kumaş sektöründe küçük işletmelerin dokuma tezgâhları kullanılıyordu. Herkes bu tezgâhlarda dokutup, ondan sonra götürüp büyük bir fabrikada boyasını, apresini yaptırıyordu. Ben de iplik alıp dokuma yapmaya başladım. Daha sonra Topkapı, Yeşildirek ve Yedikule'deki 100 tezgâha iş vermeye başladım. Fakat apreyi yaptırmak büyük sıkıntıydı. Kumaşı veriyorsunuz 3-5 aydan önce alamıyorsunuz. 1955 yılında Zeytinburnu'nda savaştan önce Almanlar tarafından kullanılıp terk edilmiş bir fabrikayı kiraladım. İçindeki makinelere 17 sene boyunca el sürülmemişti. Tanıdığım ve sevdiğim 3 ustayı yanıma alarak makineleri kontrole gittim. Onların da uygun bulmasıyla yeni makinelerle takviye ederek orayı iplik, dokuma, apre ve boyanın yapıldığı kombine bir kumaş fabrikası haline getirdik.

Sizin bu çalışmalarınızın olduğu dönemlerdeki ekonomiyle ilgili bilgi verebilir misiniz?

Ülke olarak Atatürk'ün vefatı ve Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla ekonomide büyük sıkıntılar yaşadık. İnönü ve Menderes dönemlerine bizzat şahit olan biriyim. Ticaretle uğraştığımız için ekonominin gidişatını en iyi bizler gördük. Özellikle Menderes dönemi hiç iyi geçmedi. Menderes, yatırıma hiç ehemmiyet vermedi Nasıl olduysa birden bire lüks tüketime merak sardı milletimiz. Her şeyin en iyisi en pahalısı Türkiye'de görülmeye başladı. 1954 senesinde ülkemiz sıfırı tüketirken hiçbir alt yapı çalışması yapılmamıştı. 1954 senesinde dolar 280 kuruş iken 1955 senesinde karaborsada 8 buçuk liraya kadar çıktı. 1955 ile 1958 senesi arası karaborsayla tanıştı bu millet. Mesela 6-7 Eylül olaylarını yaşadık. Ülke olarak halen o lekeyi silemedik. Bizim o günlerde 3 ayrı yerde işyerimiz vardı. 6-7 Eylül olaylarında iki işyerimiz yerle bir oldu. Kardeşimin subaylığı vesilesiyle Taksim'deki dükkanın birini ancak kurtarabildik. Sultanhamam'daki dükkanımıza gittim. Bütün dükkanlar yağma ediliyordu. Bizim dükkanın olduğu sokağın her iki tarafını da tutan Pütürgeli hamallar, dükkanımızın yağmalanmasını önlemişti.

Zeytirburnu'ndaki fabrikayı kurduğunuz döneme geri dönecek olursak, ticari hayatınızın seyri ne şekilde gelişti?

Zeytinburnu'ndaki fabrikayı 8 yıllığına kiralamıştım. Kontrat 1963 yılında bitiyordu. 1961 senesinde Kâğıthane'deki mensucat fabrikası satışa çıktı. Biz de fabrikayı alarak işimizi buraya taşıdık. Kâğıthane fabrikasının yanında 4 dönümlük boş bir arazi bulunuyordu. Burada da bir şeyler yapmayı düşündüm. Önceleri tekstil boyası üretmek istedim. Büyük çapta kullanıyorduk ve dışarıdan ithal ediyorduk. Ne yaparız diye düşünürken, İsraillilerin burada tutkal fabrikası kurmak istediklerini öğrendim. Biz tutkalı aprede kullanıyorduk. İsrailliler geldi. Konuştuk anlaştık. Maddenin temeli Polivinil Asetat (PVA)… "Poli” çok demek anlamına geliyor. Sonuna da "San” koyduk. "Çok Maksatlı Sanayi” anlamında kulağa da hoş gelen POLİSAN ismi doğdu. 1964 yılında da POLİSAN ismini tescil ettirdik. POLİSAN büyümeye, kimyaya ağırlık vermeye başlayınca Kağıthane'deki kumaş fabrikasında iplik ve dokumayı kaldırarak, yalnız apre kısmını bıraktık. Kimyadaki üretimimizle Türkiye'de çok itibar gördük. Bunların hepsi ithal ediliyordu. Hammaddelerimizi o dönemde Kanada, ABD gibi ülkelerden alıyorduk. İçinde yanıcı, patlayıcı maddeler bulunuyordu. Bu nedenle şilepler Salı Pazarı'na yanaşamıyor, Ahırkapı'dan mavnalarla önce Çubuklu'ya gümrük kontrolüne gidiyor daha sonra karşı sahile geçiriliyordu. Bunların hepsi bir maliyet oluşturuyordu. Dedim ki; "Birisi kalkıp deniz kenarında bir yer yapıp bu tesisi kurarsa bizi bir sene içerisinde siler geçer”. Bu beni deniz kenarında bir yer arayışına itti. Dilovası'nda bugünkü yerimizi buldum. 1972-73 yılında ilk tanklarımızı yaptırdık, daha sonra fabrikayı kurduk. Ondan sonra ihtiyaç büyük ölçüde arttı. Diğer sanayinin ihtiyacı arttı. Şimdi 350 bin metreküp kapasitede tank terminalimiz var. 200 civarında tankımız var. Kuru yük iskelesi var. Senede 34 milyon ton kuru yük, 12 milyon ton kimyasal madde getiriliyor. Bizimki yüzde 10'unu ancak teşkil eder yüzde 90 üçüncü şahıslara hizmet veriyor. 1985 senesinde boya işine girdik.  O dönemde özellikle büyük şehirler (İstanbul, Ankara ve İzmir'de) faaliyette olan markaların hakimiyeti vardı. Erzurum, Malatya, Sivas gibi illerden her hafta 200-300 kişiyi otobüslerle İstanbul'a getirerek ürünlerimizi anlatmaya başladık. Derken bütün Doğu Anadolu bizim müşterimiz olmaya başladı. Yavaş yavaş derken Ankara, İstanbul ve İzmir de bizi benimsedi.
1985'ten bu yana geçen sürede Polisan Boya, sektörün lideri konumuna gelmiştir. Kuruluşta 10.000 ton olan yıllık üretim kapasitemizi bugün 100.000 tona ulaştırdık. 2018 yılına kadar üretim tesislerimizi Organize Sanayi Bölgesindeki 142.000 m2'lik arazimizin üzerine taşımayı hedefliyoruz. Daima işimizi büyütmeye ve gelişmeye odaklıyız.

Sayın Bitlis, anlattıklarınız büyük bir başarı hikayesi olarak karşımızda duruyor. İş hayatına atılacak yeni nesillere tavsiyeniz nedir?

Bilgisi olan değil hayali olan başarır. Bilgi anonimdir, herkese aittir. "Bildikten sonra her şey başarılır” inanışına sahipseniz eksik fikirdesiniz demektir. Her şey hayal etmekle başlar. O da kâfi değil. O hayali de kafanızda eğer tecessüm ettirebiliyorsanız önemlidir. İş hayatında sanayiye girişimde, demek ki yaradılıştan gelen bir şeyler var. Hayal zaten bir projedir. Hayali kurmak kolay değil ama onu da kafanızda canlı olarak tecessüm etmek lazım. O tecessüm ediyorsa o işe girin, etmiyorsa girmeyin. Bir de, dinlemesini bilmek lazım. Ne kadar çok dinlerseniz o kadar bilgiye sahip olursunuz.Alıp satarken kazandığınızdan daha çok kazanacağınızı gördüğünüzde üretim aşamasına da el atın. İşinize katkı sağlayacak farklı alanlara yatırım yapın, farklı alanlardaki kazançlı işleri de görmezden gelmeyin.


Efendim bildiğimiz kadarıyla rahmetli Özal ile samimi bir ilişkiniz varmış. Bize Özal ile ilgili bir anınızı anlatabilir misiniz?


Rahmetli Özal, fabrikamıza en az 3-4 kere gelmiştir. Aldığım gemilerin bayrak merasimlerinde de bulunmuştur. Herkesi seven bir yapıya sahipti. Serbest ekonomiden yanaydı. Bize yaptığı bir ziyaret sırasında parti kurma isteğini bize anlatmıştı. 1982 senesinde Planlama Müsteşarı olarak Ulusu Hükümeti'nde bulunuyordu. Burada düzenlediğimiz yüzlerce kişinin katıldığı bir merasim yapmıştık. Merasimin ardından ayrı bir alanda Malatyalı hemşerilerimizle birlikte yemek yiyorduk. Biliyorsunuz biz Malatyalılar politikaya ilgi duyan bir milletiz. O yemekte Rahmetli Özal ortaya bir laf attı: “Politikayı nasıl görüyorsunuz?” dedi. Ben “Sayın Müsteşarım 24 Ocak kararlarıyla bütün Türkiye sizi tanıdı. Bütün yaşanan olumsuzluklara bir set olan 24 Ocak Kararları'nın mimarı sizsiniz? Bunun için de bütün Türkiye'nin tanıdığı bir isim olarak parti kurarsanız iyi olur” dedim. Özal da bizim Malatya'ya özgü şiveyle “Öyle mi diisin? Dedi. “He öyle diim” dedim ben de. “Öyleyse bir yere gidek bunu konuşak” dedi. Benim misafirlerim olduğu için buradan ayrılamayacağımı belirttim. Özal ve yanındaki arkadaşlar kalkıp gittiler. O gün Metin Emiroğlu da vardı yanlarında. Partinin kuruluşu için görüşmüşler ve parti kuruluş çalışmalarını başlatmışlar. Özal bu görüşmelerden yaklaşık 2 gün sonra Suudi Arabistan'a gitti. Planlama Müsteşarlığından ayrıldı. Yerine Adnan Başer Kafaoğlu Planlama Müsteşarı oldu. Özal daha sonra Amerika'ya gitti. Bir gün Metin Emiroğlu geldi, “Turgut Özal gelmiş Şişli'de yer kiralamış” dedi. Telefon ettim “Bir hoş geldin ziyaretine gelelim” dedik. Gittik hiç kimse yoktu yanında. Bize “Çocuklar politika nasıl gidiyor?” diye sordu. Ben de “Genel kanaat olarak Ulusu Paşa parti kursun diye bir görüş var. Adnan Başer Kafaoğlu'nu halk pek sevmedi. Turgut Özal Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı olsun diye bir hava var.” Dedim. “Olmaz öyle şey. Vaktiniz varsa size anlatayım. Bu memleket birkaç kere uçurumun kenarına geldi. Osmanlı yıkıldığı zaman Atatürk çıktı memleketi devlet haline getirdi. Arkasından 60 ihtilali oldu. Menderes zamanını da biliyorsun. Kendini kurtarabilmek için memleketi bölmeye çalıştı. Ondan sonra Gürsel Paşa çıktı. Asker memleketi o badireden kurtardı. 80'de maalesef asker sivil idareye el koydu. Bu gibi hadiselerde hep asker kurtardı. Onun için eğer Ulusu Paşa parti kurarsa bu askerin partisi yani Evren Paşa'nın partisi olur. Her badirede asker kurtarıyor. Peki yarın öbür gün böyle bir durum olursa o partiye hep eski askerler gelir ve askerin kurtarma ihtimali de kalmaz. Zaten şu anda Evren ve Ulusu Paşa beni çağırıyor Ankara'ya. Adnan Başer Kafaoğlu'ndan netice alamamışlar. Ben şimdi onlarla görüşmeye gideceğim. İzin isteyeceğim parti kurmak için. İzin verirlerse partiyi kurarım vermezlerse kendileri bilir” dedi. İki gün sonra gitti icazeti aldı herhalde. Evren ve Ulusu Paşalar gazetelere demeçler vererek askerin parti kurmayacağını söylediler. Demek ki Özal her ikisini de ikna etmeyi başarmış ki paşalar böyle açıklamalar yaptı.


Katıldığınız sosyal etkinlikler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Her sene Özal'la kayısı festivaline giderdik. 1992 senesinde Temmuz ayında yine Malatya'daydık. Turgut Özal Vakfı'nı kurdurmuştu. Bazı doktorları getirebilmek için dışarıdan yardımcı olmak için bu vakfı kurdurdu. Bu vakfa bağış yapılıyordu. Ben de sıkıntılı dönemimde olduğum için sadece Topkapı'daki dükkanlarımdan birini verebildim. Bundan başka Eğitim Vakfı'na bir tane dükkan bağışladım.

Malatya Eğitim Vakfı'nın kuruluşunu anlatabilir misiniz?

Sultanhamam'daki dükkanın olduğu dönemlerde iki üniversite vardı İstanbul'da. O zaman İstanbul'da gelip okuyabilmek kolay bir şey değildi. Babam arkadaşlarıyla bir araya gelerek Malatya Okumuşu Çoğaltma ve Okuyanı Koruma adıyla bir dernek kurdu. Çakmakçılar'da Özel İdareye ait bir bina alınarak orası yurt haline getirildi. Malatyalı lise mezunlarını buraya getirerek barındırdık. Yiyecek ve barınma ihtiyaçları burada görülüyordu. Ancak o dönemde anarşi artmıştı. Babamın vefatı ve arkadaşlarının da ilgilenememesi sebebiyle bu dernek anarşistlerin eline geçti. Özal başbakan olunca biz Malatyalılar olarak Özal adına büyük bir otelde yemek tertip ettik. O yemekten sonra bazı arkadaşlarla bir araya gelerek bunun devamını getirmemiz gerektiğini konuştuk. Ben bu dernek meselesini açtım. Bu derneğin bir yurt binası da vardı. Bunu bulalım ve harekete geçirelim” dedim. Hayrettin Yelkikanat ve Mustafa Kaptan gibi isimler vardı aramızda. Mustafa Kaptan dedi ki “Ben o dernek sayesinde avukat oldum. O derneği ele geçirenler kolay kolay bundan vazgeçmezler. Biz ancak bir vakıf kurarsak ve samimi işadamlarıyla birlikte olursak daha iyi olur” diye konuştu. Ben de “Böyle bir iş için 10 bin lira bağış yapabilirim” dedim. Daha sonra yapılan çalışmalarla vakfı kurduk. Vakfın kuruluşunda maddi ve manevi olarak katkımız oldu. İdaresinde senelerce bulundum. Şu anda benim aktif bir görevim yok ama çocuklarım ve yeğenlerim aktif olarak çalışmalara katılıyorlar.

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Başka haber bulunmuyor!