20 Ekim, 2026, Salı
  • DOLAR
    49.58
  • EURO
    55.73
  • ALTIN
    6585.9
  • BIST
    11430.14
  • BTC
    81659.137$

Suat GÜLŞEN / Elif Ananın Cenneti (Betona gömülen anıların öyküsü)

Suat GÜLŞEN / Elif Ananın Cenneti (Betona gömülen anıların öyküsü)
Suat GÜLŞEN yazdı.

Her biri kentin bir yerine savrulmuş olan dört çocuğunu bir arada gördüğü için çok mutluydu Elif Ana. Bayramlarda bile hep birlikte ziyaretine gelemezlerken, büyük oğlu Sedat annesine telefon ederek: 
“Kardeşlerimle birlikte ziyaretine geleceğiz, torunlarını da getireceğiz. Çoktandır sütlacını da yiyemedik” deyince dünyalar onun olmuştu.
    Her zaman evi derli toplu ve temiz olurdu Elif Ana’nın. Yeniden temizliğe girişmesine gerek yoktu. Hazırlayacağı şey sütlaç pişirip, bahçeden biraz da meyve toplamaktı. Torunları için de, çok sevdikleri kokulu çileklerden toplaması yeterli olacaktı.  
Sabahtan başlamıştı hazırlıklara. Önce, avludaki ocağın üzerine koyduğu büyük tencerede sütlaç yapmaya başladı. Sütlacının çocukları tarafından bu denli beğenilir olmasının sırrı belki de tarçın yerine vanilya kullanması dışında odun ateşiyle pişiriyor olmasıydı.
İki oğlu ve iki kızı olan Elif Ananın gelinleri, damatları ve beş torunu, akşam büyük odada toplandığında keyfine diyecek yoktu. Kâse kâse sütlaçları iştahla yerlerken, herkesin yüzünün gülüyor olması Elif Anayı mutlu etmişti.  
Küçük gelini boşalan kâseleri siniye toplayıp mutfağa götürürken Sedat, divanda oturan annesinin yanına sokularak: 
― Tüm ailenin bir arada olması ne güzel değil mi anne? dedi.
― Güzel olmaz mı hiç oğlum, daha sık gelin. Unuttunuz beni burada, diyerek kucağındaki en küçük torununun altın sarısı saçlarını okşarken, büyük kızı Pınar hemen söze girdi:
― Anneciğim iş, güç, çocukların okulu derken bir koşuşturmadır gidiyor. Aynı şehirde birbirimize hasret yaşıyoruz. Biz de sana, bundan böyle tüm aile aynı çatı altında yaşamayı önermek için geldik, Allah uzun ömür versin ama sen de yaşını aldın. Bundan böyle yalnız yapamazsın.
― Evet anne, ablam doğru söylüyor. Daha ne kadar yalnız başına yaşayacaksın? Senin için endişeleniyor, korkuyoruz. Hep bir arada olmalıyız,
diye ablasını destekledi diğer kızı Burçin. 
Elif Ana bir anlam veremedi bu konuşmalara. Sorgularcasına herkesin yüzüne bakakaldı öylesine. Sonunda Sedat açıkladı kardeşleriyle birlikte aldıkları kararı: 
― Bak anne. Her tarafını apartmanlar sardı. Kale burçları gibi dikildiler etrafına. Tek katlı evin, bahçen, bunların ortasında yapa yalnız kaldı. Toprak damlı kerpiç evin her kış akmakta, artık bahçe işleriyle uğraşıp yorulmana da gerek yok.  Her şey pazarda, manavda var. Hem de çok ucuz.
― Ne demek istiyorsanız açıkça söyleyin oğlum. Kardeşlerin de bir şeyler ima etmeye çalıştı ama bir anlam veremedim. Nedir derdiniz? Ne söylemek istiyorsunuz?
― Diyeceğimiz şu anne; Biz bir müteahhitle görüştük. Bu evi bahçesiyle birlikte müteahhide kat karşılığı verirsek altı katlı apartman dikecek. Her katta iki daire olacak ve yarısını bize verecek. Yani altı dairemiz olacak. Birisinde sen oturursun, dört kardeşe de birer daire, bir dairede artar. Bunu da kiraya verirsin, aylık bir gelirin olur. Gül gibi yaşarsın. Bizler de kira ödemekten kurtulmuş, hepimiz aynı çatı altında toplanmış oluruz. 

Elif Ana kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra gözlerini tavana dikip derin bir iç çekerek: 
― Elli yıl önce bu aileye daha yeni gelin gelmiştim. Babaanneniz, dedeniz ve iki amcanızla birlikte aynı evde aylarca yaşadım. 
Tabi daracık evde hep birlikte yaşamamız zor oluyordu. Dedeniz, bahçeye iki göz ev yapın, evinizi ayırıp rahat edin deyince dünyalar bizim oldu. Bu evi rahmetli babanızla birlikte kendi ellerimizle yaptık. 
Günlerce çamur karıp kerpiç döktük. Siz kerpiç nasıl dökülür, ne zahmetli iştir bilir misiniz? Nereden bileceksiniz toprağa saman katıp su ilave ederek ayaklarımızla çiğneyip kıvamlı çamur haline getirdiğimizi? Sonra bunları “anaç-kuzu” olarak göz göz olan tahta kalıplara döktüğümüzü? Büyük kerpiçlere anaç, onun yarısı kadar olanlara kuzu denildiğini. Sonra bunları alt üst ederek kuruttuğumuzu? Bir duvarcı ustası tutup, o duvarları örerken bizim amele gibi yardım ettiğimizi de bilemezsiniz tabi.  
Örülen duvarların üzerine hezen dediğimiz uzun ağaçları uzatıp üzerinin tahtalarla kapatıldığını da bilmezsiniz. Durun daha bitmedi. Onun üzerini de toprakla kalınca örtüp günlerce loğ taşıyla loğlayıp sıkıştırdığımızı. Tekrar üzerini sıvayıp dam yaptığımızı. 
Duvarları rahmetli babanızın kendi elleriyle sıvadığını. Benim duvarları perdah yaptığımı da bilemezsiniz tabi. Bu kapılar, pencereler babanızın el emeği. Evin çift kanatlı oyma giriş kapısındaki nakışlarında rahmetli babanızın göz nuru var, ustalığı, sanatı var.  İğneyle kuyu kazar gibi aylarca süren bir uğraş sonunda kurduk yıkmak istediğiniz bu yuvamızı.
 Abiniz Sedat doğmadan dört ay önce evimize yerleştik. Burası bizim sıcacık yuvamız oldu. Hepiniz bu evde dünyaya gözlerinizi açtınız.
Kışın her kar yağdığında damın karlarını babanız kürüdü. Ben saçaklarını topaçladım. Yağmurda aktığında dama saman serpip loğlayıp kabaran toprağı presledik. Kendi ellerimizle yaptığımız yuvamızı ayakta tutmak için bugüne değin her çabayı gösterdik ama siz şimdi onu yıkmak istiyorsunuz. Elli yıllık anıları da toprağa gömmek istiyorsunuz, öyle mi?
Deyip sorgulayan gözlerle bakarken, küçük oğlu Fuat söze girdi:
― Aman anne! Ev eskidi. Artık ayakta duracak hali kalmadı. Allah korusun küçük bir depremde yerle bir olacak. Daha güvenli, sağlıklı ve geniş bir dairede yaşamak daha güzel değil mi? Hem asansörü de olacak. Hiç yorulmayacaksın, bahçe derdin de olmayacak.
Elif Ana kucağındaki torununun saçlarını okşamaya devam ederek: 
― Anlaşıldı siz beni dört duvar arasına hapsetmek, betona gömmek istiyorsunuz. Oysa hepinizin çocukluğu gençliği bu evde geçti. Bahçesinde az mı koşuşturdunuz, salıncak kurdunuz, ağaçlara tırmandınız, meyve topladınız. 
Rahmetli babanız her doğan çocuğunun onuruna bahçeye meyve ağaçları dikerdi. Sedat doğduğunda üç kayısı fidanı, Pınar doğduğunda üç kök kiraz, Burçin’de üç dut ve Fuat’ta üç şeftali fidanı. Bu fidanlar sizinle birlikte büyüyüp boy vermiş, meyveye durmuştu. İşte önünüzdeki meyveler de bu ağaçlardan. 
Ben şimdi nasıl kestiririm büyüttüğüm bu ağaçları? Nasıl kökletirim bahçemde yetiştirdiğim onlarca ağacı. Çiçeklerimi, sebzelerimi sulamayacak mıyım? Kendi ürünümü toplamayacak mıyım? 
Etrafımı apartmanlar sardı ama o apartmanlarda oturanlar balkonlarına çıktıklarında gözleri bahçemde kalıyor. Ben hiçbir zaman kendimi onların yerine koymadım ama eminim ki onlar benim yerimde olmak, burada doğayla baş başa yaşamak istiyordur. Bu ev, bu bahçe benim cennetim. Sizler cennetimi cehenneme mi çevirmek istiyorsunuz? Bunu nasıl düşünürsünüz?

Kısa süren bir sessizlikten sonra konuşmalara hiç karışmamış olan büyük gelin Yaprak bu sessizliği bozdu:
― Anne. Artık anılarla yaşamayı bırak. Koca şehirde kaç kerpiç ev kaldı? Burası senin için önemli ama yalınız başına daha ne kadar kendi kendine yeteceksin? İleriyi görüp, geleceğini düşünmelisin. Biz senin sağlıklı bir ortamda daha rahat yaşamanı düşünüyoruz.
― Beni mi düşünüyorsunuz, kendinizi mi bilemem artık. Yıllarımı bu eve, bu bahçeye verdim. Her köşesi anılarla dolu. Betona gömdüremem anılarımı. Ben anılarımla yaşamak istiyorum.  

Odayı bir sessizlik sardı. Çocuklar, annelerinden bu denli bir tepkiyi beklemedikleri için ne diyeceklerini şaşırdılar. Şu anda annesinin daha fazla üzerine gitmelerinin doğru olmayacağını düşünen Sedat, annesine sarılarak bu sessizliği bozdu:
― Neyse anne, hemen sıkma tatlı canını. Her şey olacağına varır. Çocukların da uykusu geldi. Bize müsaade kalkalım. Sen, teklifimizi enikonu düşün. Nasıl istersen öyle olsun, diyerek hep birlikte toparlandılar. Elif Ananın elini öpüp sokağa çıktıklarında Sedat kardeşlerini etrafına toplayıp:
― İlk günden fazla ısrarcı olmak istemedim ama birkaç haftaya kadar razı ederim ben onu. Siz de sık sık uğrayarak gönlünü alıp ikna yoluna gidin. Konuyu açtık ya, bundan sonrası kolay. Bu iş oldu sayılır. Haydi herkese iyi geceler, diyerek ayrıldılar. 
Herkes oturacakları yeni dairenin hayaliyle evlerinin yolunu tutarken, odada yalnız kalan Elif Ana göz pınarlarına dolan yaşları gizleyemedi. Oturduğu divanda öylece kalakaldı uzun bir süre. 
Sonra karşı duvarda asılı duran saza baktı uzun uzun. Sık sık tozunu alıp sevip okşadığı, eşinin yadigarıydı bu. Yıllardır suskun duran bu sazdan bir zamanlar sevda türküleri dolardı odaya. Marangoz eşi kendi elleriyle yaptığı bu sazla, eşine olan sevgisini, sevdasını türkülere dökerdi. 

Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu dert beni diyar diyar gezdirir
Lokman hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin

Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur
Nazlı yarin hayali karşımda durur

Karadır kaşların benzer kömüre
Yardan ayrılması zarar ömüre
Kollarımdan bağlasalar zincire
Kırarım zinciri varırım yâre…

...

YAZININ DEVAMI BURADA

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Başka haber bulunmuyor!