© Malatya Time

Doğan DAĞ / Yeşilyurt'un Hikmet Sofrası: Bir İftar Terbiyesi

Doğan DAĞ yazdı.

80’lerin ortası... Takvim yaprakları henüz gençliğimizin ilk rüzgârlarıyla savrulurken, Malatya’nın o meşhur "sarı sıcağı" dışarıda hayatı adeta mühürlemişti. Sokaktaki el ayak çekilmiş, güneşin kavurucu nefesinden kaçan esnaf ve telaşsız yolcular, Kiğılı Pasajı’nın serin koridorlarına, kâğıt ve mürekkep kokulu dükkânlarına sığınmıştı. 
Kiğılı pasaji bir universite gibi idi. Bir cok kitabevinin adeta birer fakulte gibi faaliyet gosterdigi  bir ilim ve mefkure okulu idi.

Bizler de bu okulun birer müdavimi ve  kitapların gölgesinde hakikati arayan  gençler idik.

Henüz 17  yaşındaydım; yolun başı demek bile yetersizdi, aslında yolun tam eşiğindeydim. Cebimde dünyayı değiştirebileceğine inanan o hırçın ateş, zihnimde okuduğum kitaplardan devşirdiğim fikir fırtınaları... Sakallarımızın yeni terlediği, ideallerimizin ise boyumuzu aştığı o demlerde, her tartışma bir devrim, her kitap yeni bir dünya demekti bizim için. Kitabevinde oturuyorken camiamızın hürmet edilen,  ağabeyinin gür ve vakur sesi böldü.  

“Toplanın hele... Bu akşam iftarda Yeşilyurt’tayız!”

Yıllar sonra dünyaca ünlü şef Danilo'nun  "dünyanın en güzel yemeği" diye  tescilleyeceği o bereketli lezzetli sofrası ile maruf birçok  meyve ve mahsulatı ile meşhur Çırmıhtı'ya doğru İki araba düştük yola;  Altı-yedi kişiydik. Altın sarısı kayısı bahçelerinin arasından süzülürken, şehrin o boğucu ve yoran sıcağı geride kalıyor; Yeşilyurt’un merkezden daha ferah, insanı usulca okşayan o hafif tatlı esintisi bizi karşılıyordu. Malatya’nın kavurucu sıcağından sonra buranın serinliği güzel bir iftar ortami hissi vermişti.
Zihnimizde ise ister istemez krallara layık bir sofra canlanıyordu. Zira bizi davet eden, mükellef sofralar pişiren Fırıncı Ağabey’di; cömertliğiyle bilinen, gönül ehli ama yeri geldiğinde celaliyle de bilinen bir vakar timsali... Yeşilyurt’un nefes aldıran iklimine vardığımızda, iştahımız sabırsızlığın sınırlarını çoktan zorlamaya başlamıştı.

Beklenti ve Hakikat

Vardığımızda bizi bir mahalle fırınının önüne, adeta emaneten konulmuş sade bir tahta masa ve birkaç mütevazı tabure karşıladı. Fırıncı Ağabey, yüzünde hafif bir tebessümün ardına gizlenmiş, ne yapacağımızı merak eden o delici bakışlarıyla, “Çökün bakalım!” dedi. Oturduk ama gözlerimiz gayriihtiyari fırının kor ateşinden çıkacak o efsanevi tepsileri, dumanı tüten "yağlı yüzlü" Malatya tavalarını arıyordu.

Ezan-ı Muhammedi semada bir vuslat müjdesi olarak arşa yükselirken, ağabeyimiz fırından o devasa bakır tencereyi büyük bir vakarla çıkarttırdı. Önümüze "açık ekmek" dediğimiz o ince fırın pidelerinden birkaç tane usulca bıraktı. Kapağı açtığında hepimizin yüzündeki o iştahlı beklenti, yerini derin bir sessizliğe ve gizleyemediğimiz bir şaşkınlığa bıraktı.

Aman Allah’ım! Tencerenin içinde sadece sade, kupkuru bir bulgur pilavı duruyordu! İçinde ne bir parça et, ne de göz kamaştıran bir yağ parıltısı vardı.

Gönül Terbiyesi

Hepimiz şoke olmuştuk. Midelerimiz ziyafet beklerken, dimağımızdaki o görkemli sofra imgesi saniyeler içinde tuzla buz olmuştu. Birbirimize bakıyor, acaba şaka mı diye içimizden geçiriyorduk. Toyduk; henüz hayatın özünün "görünüşte" değil "mâna"da olduğunu kavrayacak yaşta değildik. Hayal kırıklığı ve gizli bir sitem ruhumuzu sarmışken,  Ağabeyimiz o, sarsıcı "fırçasını" attı. Yüzündeki o sert ama merhamet dolu ifadeyle gözlerimizin içine bakarak:

 ...

YAZININ DEVAMI BURADA

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER