Murat ÇETİN / Darp Var, Hikâye Var
ÖZEL HABERMurat ÇETİN yazdı.
Bir öğretmen…
Nur Öğretmen.
Okulda darp edildiği iddiası gündeme düştü.
Normalde ne konuşulur?
Suç konuşulur.
Fail konuşulur.
Hukuk konuşulur.
Ama Malatya’da konu değişti.
Birileri çıktı…
gerçeğin yerine masal yazmaya başladı.
Fail yok.
Sorumluluk yok.
Ama suçlu hazır:
Basın.
Çünkü en kolay hedef o.
Şimdi soralım Sayın Veysel Tay…
Eşinizi kim tahrik etti?
Hangi gazeteci?
Kim itti?
Kim vurdu?
O eli kim kaldırdı?
Çünkü ortada tek bir gerçek var:
El öğretmene kalktı…
siz basına hesap soruyorsunuz.
Çünkü bunun adı belli:
Cerbeze.
Hakikati eğmek.
Yanlışı parlatmak.
Suçu başkasına yıkmak.
Bir öğretmen darp ediliyor.
Bundan daha net bir cümle yok.
Ama siz ne yapıyorsunuz?
Konu değiştiriyorsunuz.
Gündemi kaydırıyorsunuz.
Çünkü olgu nettir:
Tokatlandı mı? Tokatlandı.
İtildi mi? İtildi.
El kalktı mı? Kalktı.
Bunun izahı olmaz.
Bunun bahanesi olmaz.
Ama siz izah etmiyorsunuz.
Gerçeği örtüyorsunuz.
Bir de üstüne…
Tehdit.
“Basından hesap soracağız.”
Kimsiniz?
Savcı mı?
Hâkim mi?
Yoksa…
senaryo yazarı mı?
Bu ülkede bir cümle var:
“Öğretmene kalkan eller kırılsın.”
O el nereye kalktı?
Öğretmene.
Peki siz neyi konuşuyorsunuz?
Basını.
Varsa derdin…
git hukuka.
Varsa iddian…
git mahkemeye.
Ama öğretmeni dövüp…
sonra basını suçlamak?
Bu savunma değil.
Bu açık bir kaçış.
Çünkü vakıa ağırdır.
Taşınmaz.
Bükülür.
Ama değişmez.
Ve o gün Malatya’da olan şey çok basit:
Bir öğretmen darp edildi.
Geri kalan her şey…
hikâye.
ADALETİN TATİL GÜNÜ
Malatya’da garip bir sahne var.
Bir öğretmen darp ediliyor.
İddialar ortada.
Görüntü konuşuluyor.
Ama olması gereken yer…
susuyor.
Çünkü bir cümle kuruldu:
“Basından hesap soracağız.”
Şimdi soralım:
Mahkeme nedir?
Çocuk oyuncağı mı?
Milletin eğlence yeri mi?
Yoksa suçu örtbas etme aracı mı?
Hayır.
Mahkeme…
hakkın yerini bulduğu yerdir.
Ama belli ki bir şey unutulmuş:
İhkâk-ı hak.
Yani hakkı aramak değil…
hakkı yerine koymak.
Bugün eksik olan tam da bu.
Bir öğretmen darp ediliyor.
Ama birileri çıkıp
mahkemeyi bir “hesap sorma” aracı gibi konuşuyor.
İşte burada Baro konuşmalıydı.
Net olmalıydı.
Sınır çizmeliydi.
“Mahkeme tehdit aracı değildir” demeliydi.
Ama ne oldu?
Sessizlik.
Ne güçlü bir söz…
ne de bir duruş.
Sanki hukuk izinli.
Oysa hukukta kural bellidir:
Hak aranır.
Hak savunulur.
Hak teslim edilir.
Bugün Malatya’da eksik olan da bu.
Çünkü konuşmak bedel ister.
Duruş cesaret ister.
Ve o gün olan şey çok basitti:
Bir öğretmen darp edildi.
Adalet ise…
İhkâk-ı hakkı unuttu.
ESENLİK DEĞİL, HAN-I YAĞMA
Esenlik…
Adı huzur.
İçi?
iştah.
Kuruluş amacı neydi?
Piyasayı dengelemek.
Fiyatı tutmak.
Vatandaşı korumak.
Bugün?
Mahalle bakkalı ucuz.
Esenlik pahalı.
Yani denge gitmiş…
etiket kalmış.
Bir de sistem var.
Belediye personeline verilecek sosyal yardım…
Cebe girmiyor.
Esenlik’e gidiyor.
Sonra?
Personel…
mecburen pahalıdan alışveriş yapıyor.
Yani bu yardım değil…
zorunlu müşteri üretimi.
Esenlik ayakta mı?
Evet.
Nasıl?
Mecbur bırakılanla.
Sonra işin aslı çıkıyor.
Esenlik ne işe yarar?
Huzur hakkı.
Kime?
Yöneticiye.
Ne kadar?
Bilen yok.
Konuşan çok.
1 lira diyen var.
200 bin diyen var.
Aradaki fark?
Bir maaş değil…
bir düzen.
Ve sahneye bir isim çıkıyor:
Sabri Bayat.
İlkokul mezunu.
Ama makam katlarında.
Görev tanımı kısa:
Ceket tutmak.
Ama şehirdeki karşılığı:
Yetki.
Bir de zincir var.
Esenlik’ten huzur.
Belsos’tan huzur.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu şehirde kim çalışıyor?
Kim yönetiyor?
Kim alıyor?
Çünkü mesele artık hizmet değil.
Paylaşım.
Ve akla o mısralar geliyor:
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
(Tevfik Fikret)
Malatya’da tablo bu.
Vatandaş etiket okuyor.
Personel fiş biriktiriyor.
Yönetici?
huzur buluyor.
KAYISI AÇTI, MALATYA KAPALI
Ramazan bitti.
Kaşık bitti.
İftar bitti.
Sahur bitti.
Peki içerik biter mi?
Bitmez.
Yeni sezon başladı:
Kayısı çiçeği.
Malatya’nın Kale ilçesinde açtı.
Bir başkan paylaştı.
Sonra diğeri.
Sonra hepsi.
Sanki çiçeği birlikte açtırdılar.
Drone havada.
Müzik fonda.
Filtre yerinde.
Altına klasik:
“Malatya’mız çok güzel.”
Doğru.
Malatya güzel.
Zaten mesele o değil.
Mesele şu:
Güzelliği çekmek kolay.
Yönetmek zor.
Şimdi sıra belli.
Akçadağ.
Yazıhan.
Hekimhan.
Final?
Darende.
Kapanış çiçeği.
Bir ay içerik hazır.
Peki şehir?
Aynı.
Yol aynı.
Sorun aynı.
Şikâyet aynı.
Ama görüntü değişti.
Çünkü bu şehirde artık icraat yok…
içerik var.
Kayısı her yıl açıyor.
Ama Malatya…
hâlâ açılamıyor.
HEYKEL AÇILDI, MASKE DÜŞTÜ
Uşak’ta bir tören.
İsmet İnönü heykeli açılıyor.
Devlet ciddiyeti.
Protokol disiplini.
Ama sahne…
fazla temiz.
Bir tarafta günlerdir konuşulan bir belediye başkanı.
Bir tarafta aynı programda sunuculuk yapan bir isim.
Aynı sahne.
Aynı kare.
Ve arkada…
Onur konuğu: Veli Ağbaba.
Şimdi dur.
Ve bak.
Bu bir tören değil.
Bu bir fotoğraf.
Ve o fotoğraf…
bin cümleden daha ağır.
Veli Ağbaba…
Normalde en hızlı konuşan.
En çabuk hüküm veren.
En sert eleştiriyi yapan.
Ama bu karede?
Sessiz.
Çünkü bazı görüntüler vardır…
konuşulmaz.
Konuşursan bozulur.
Bozarsan anlatamazsın.
O yüzden…
susulur.
Ama susmak da bir tercihtir.
Ve bazen en net cümle…
hiç kurulmayandır.
Şimdi soru basit:
Bu sahne tesadüf mü?
Yoksa…
bilerek kurulmuş bir rahatlık mı?
Çünkü bu memlekette artık mesele şu:
Ne yaptığın değil…
kiminle yaptığın.
Ne söylediğin değil…
nerede sustuğun.
Ve o gün o sahnede görülen şey çok açıktı:
Bir heykel açılmadı.
Bir duruş açığa çıktı.
KALEM HAKKI: OĞUZHAN ATA SADIKOĞLU NEREDE?
Dün sokak sokak gezip
“Bu şehrin lambaları yanmıyor” diyordun.
Hedefte Selahattin Gürkan vardı.
Bugün?
Bir öğretmen dövülüyor…
Esenlik konuşuluyor…
Ama senden…
ses yok.
Ne bir cümle.
Ne bir tepki.
Ne de bir duruş.
Söyle Oğuzhan Ata Sadıkoğlu…
Sen neredesin?
LAF EBESİ: “BEDDUA SEKSEK”
Kasım Özkan abdest almaya çalışırken düşmüş…
Altı kaburga gitmiş.
Aradım.
Dedim ki:
“Sami’nin bedduası mı tuttu abi?”
Döndü…
hiç bozmadı:
“Bana değil sana tutmuş galiba…
Baksana, ülkede duramıyorsun!”
Kaburga kırık…
Ama laf sapasağlam.
Demedi deme Kasım…
Bazı beddualar
yanlış adrese gider.
Bazıları da…
hedefi şaşırmaz.
FIKRA GİBİ MEMLEKET
Abdurrahman’a sormuşlar:
“Barcelona’ya gittin mi?”
“Gittim” demiş.
“Nasıl buldun?”
“Harika” demiş…
“Fotoğraflarda.”
“Peki ya Ay?”
...
İlginizi Çekebilir