11 Ekim, 2026, Pazar
  • DOLAR
    49.39
  • EURO
    55.64
  • ALTIN
    6644.7
  • BIST
    12265.98
  • BTC
    82965.542$

Çivi Çıkmış Mı, Çıkmış

11 Ekim 2026, Pazar 11:34
Çivi Çıkmış Mı, Çıkmış

Adını hatırlamıyorum. Filozofun biri, “herkesin bir doğrusu var bu doğru. Yanlış olanı herkesin doğrusunda ısrarcı olması.” Sonrada eklemiş, “eğer bu kalıcı olursa işte o zaman sıkıntı başlar.” Bence doğru söylemiş.
Yaradılış gereği herkesin bazı konularda kendisine ait doğrusunun olması doğaldır. Ancak, yine yaradılış gereği insanların birçok doğruda konuşması, tartışması, uzlaşması gerekir. 
Bugün maalesef memleketimizde böyle bir uzlaşmadan söz etmek zor. Konuşma ve anlaşma süreçleri çoktan geçildi.
Grupların, partilerin   tabu haline getirdiği kendi doğruları çok uzun bir zamandır bireysel faciaya dönüştü.
Bu da memleketin zaten çıkık çivisinin iyice çıkmasına neden oldu. O çiviyi yerine yeniden çakmak ise biraz sorunlu.
Biraz düşününce, biraz araştırınca herkesin kendi doğrusuna tapma eyleminin bugüne özgü olmadığı görülüyor. U hastalık epey uzun bir zaman önce bulaşmış bize. İşin garibi bu hastalık hoşumuza gitmiş. Zamanın söylem ve modası ile biçim değiştirmiş kılık değiştirmiş. 
Her yer ve ortamda uzlaşmaz benim doğrum tartışılmaz tavrı kibrin de ötesine geçmiş durumda. Memleketin politikacısı, sanatçısı, kuryesi, taksicisi vb küfrediyor, hakaret ediyor ve utanmıyor.
Utanmanın yanı sıra özür de çoktandır çöpe girmiş vaziyette.
İşte gördünüz, duydunuz, memleketin sanatçı kontenjanından bir kişinin İzmir belediye başkanının parti değiştirmesi üzerine sözleri. Bu benim doğrum demesi mümkün mü, elbette. Ama mahkemede öyle dememiş, “ben zaten asker kızıyım” demiş.
O da doğru mu? Bilmiyorum.
Bildiğim. Evet çivi çıkmış…

 İSTATİSTİKLER Mİ YALANCI BİZ Mİ?

Ara sıra istatistiklere bakıyorum. Bazı uluslararası şirketler Dünya Bankası ve BM gibi kuruluşların verilerinden yararlanarak istatistik bilgileri yayınlıyorlar.
İşte örneğin, 1970 ile 20233 arası dünyada et üretimi yapan ülkeler, gibi. 
Bu istatistikler ülkelerin genel ve vatandaşlarının özel durumlarına yönelik ilginç bilgiler de veriyor. Bugün sizinle bu istatistiklerden edindiğim ve bence önemli iki konuyu paylaşacağım. Ama istatistikler mi yalancı, biz insanlar mı? Çözemedim.

ÜRETİYORUZ AMA TÜKETEMİYORUZ.

Efendim eldeki bilgilere göre memleketimiz maşallah kırmızı et, beyaz et üreten başlıca ülkeler arasında. Bu, domatesten, elmaya, ıspanaktan patatese kadar hemen hemen bütün gıda ürünlerinde geçerli. Zeytinyağı, Ayçiçek yağında da çok iyiyiz. Yani adamlar yılı ile miktarı ile yazmışlar.
Örneğin memleketimizdeki at sayısı 70’lerden sonra düşmüş, daha önce ilk beş, ilk ondayız. Ancak az önce vurguladığım konularda hep artış hep yükselme var. 
Yani kusura bakmayın da biz dünyada kırmızı et üreten ülkeler arasında ilk onda, beyaz ette ilk yedide isek, bunları neden çok pahalıya yiyor hatta bazen et ithalatı yapıyoruz?

ÇİN’E NE KADAR BORCUMUZ VAR, BİLİYOR MUSUNUZ?

Efendim Türkiye Çin’e borçlu ülkeler sıralamasında onucu sıradaymış.
28 milyar borcumuz varmış. Bu rakam devlet ve özel sektörün toplum borcu.
İlk sırada 169 milyar dolar ile Rusya yer almış. 
Araştırmada 30 ülkenin Çin’e olan borcu incelenmiş. Bu 30 ülkenin toplam borcu ise 1 trilyon 31 milyar dolar. Sadece Rusya, Venezuela ve İran’ın borcu ise 310 milyar dolar. Yani bu üç ülkenin Çin ile ilişkileri oldukça düşündürücü bir noktaya ulaşmış durumda. 
Araştırma Dünya Bankası verileri baz alınarak yapılmış. Bu sonuçları başta ABD ve Avrupa’nın nasıl değerlendirdiğini ise zaman gösterecek.
Biz tekrar memleketimize dönersek, kendi adıma özellikle pandemi döneminden Çin’e ne kadar borcumuz var merak ediyorum. 
Merakımı yenemedim küçük bir araştırma yaptım.

SAHİ, PANDEMİDE AŞILARA KAÇ DOLAR ÖDEDİK?

Biliyorsunuz pandemi döneminde özellikle memleketimizin çok okumuş kesimi tarafından, “geç kaldık, karantina başlasın, aşılar olunsun” yaygarası altında tam gaz aşılanmış, nice sonra aklımız başımıza gelir gibi olmuştu ama, 3 doz,5 doz aşı olanların sayısı da hiç az değildi.
Konumuz; bizi “bakın hükûmet gerekeni yapmıyor, geç kalıyor, kitleler halinde öleceğiz” dolduruşu ile “gaza” getirenler değil. Konumuz pandemide aşılara kaç lira verdiğimiz.
Sahiii biz pandemide aşılara kaç dolar verdik?
Türkiye, pandemi döneminde ithal ettiği Covid-19 aşılarına toplamda 2 milyar 18 milyon dolar harcamış. O dönem, Devlet Malzeme Ofisi (DMO) tarafından ilk anlaşmadaki 4,5 milyon dozluk paket için doz başına 12 dolar ödeneceği doğrulanmış.
Pfizer-BioNTech aşısının dozu için yaklaşık 12 dolar öderken, Sinovac (Çin) aşısının net birim maliyeti resmî olarak "ticari sır" gerekçesiyle gizli tutulmuş.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye, 2021 yılının Ocak-Kasım döneminde toplam 168 milyon 793 bin 33 doz corona virüsü aşısı ithal etmiş ve bunun karşılığında 2 milyar 18 milyon dolar ödeme yapmış. Genel ithalat tablosuna bakıldığında aşıların ortalama doz başına maliyeti yaklaşık 12 dolara denk gelmektedir. 
Çin aşısının maliyeti resmî olarak gizlense de dönemin T.C. Sağlık Bakanlığı yetkilileri aşının dünyadaki en ucuz fiyata satın alındığını savunmuşlar.

 SADECE BİR YÖN TABELASI MIDIR?

Bir şehrin hafızası mimari yapılarla, kentsel donatılarla, insani katkı ve yaşanmışlıklarla zaman içinde örülür. Şehrin hafızası, kuşaktan kuşağa aktarılan en kıymetli mirastır; âşık olduğumuz parklar, top peşinde koştuğumuz sokaklar, hüznü ve neşeyi paylaştığımız anılara tanıklık eden binalar hep bu büyük hikâyenin birer parçasıdır. Şehri bizde iz bırakan yerlerin, mekanların veya sokakların isimleri ile bilir ve hatırlarız. O şekilde anlatırız. 

Dünyada bunun nice büyüleyici örnekleri vardır. Söz gelimi Antik Roma’nın "Yolların Kraliçesi" olarak bilinen ve milattan önce 312 yılında yapılmasından bu yana Via Appia (Appian Yolu) gibi, nice kadim güzergâh, binlerce yıldır adını ve ruhunu koruyarak taşlarında insanlığın ayak izlerini taşır. Kimi şehirler geçmişine gözü gibi bakar, kimi şehirler ise bildiğiniz gibi bu mirası katleder.

Bir arkadaşımızla ya da sevdiğimizle buluştuğumuz, oturup kahve içtiğimiz, denizi veya ulu ağaçları seyrettiğimiz köşeler... Nefes alıp verdiğimiz, bazen bir yakınımızı, bir dostumuzu o güzel sokaklardan uğurlayıp son yolculuğuna çıkardığımız anlar; şehir bütün bunları sessizce hafızasına kaydeder. Yahya Kemal’in, Kocamustapaşa’da veya Atik Valide’de  dediği gibi şehrin tüm o kadim yaşanmışlıklarını bir arada, soluk alıp verirken görebiliriz.
Yahya Kemal, şiirlerinin toplandığı Kendi Gök Kubbemiz adlı eserinde yer alan Atik-Valde’den İnen Sokakta adlı şiirinde bu durumu enfes bir şekilde özetler:

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç defa geçtiğim sokaklar bugün yine

Sessizdiler. Fakat Ramazan maneviyyeti

Bir tatlı intizara çevirmiş sükuneti

Diye başlayarak bir semti semtin sokaklarını ve insanlarını bir tarih, kültür ve zaman içinde oluşan birikim potasında birleştirerek anlatır. Anlatılan yer, o isimlerle insanlarla yaşayış ve inanış biçiminin harmanlanması ile anlatılan yer olmuştur. Tıpkı Attila İlhan’ın Gece Buluşması adlı şiirinde, “sen İstinye’de bekle ben buradayım” veya Ben Sana Mecburum’da,”fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor.” diyerek yerin ne kadar önemli olduğunu vurgulaması gibi. Yahya Kemal, iftardan önce başka bir yere gidemez miydi? Attila İlhan’ı bekleyen İstinye yerine başka bir semtte bekleyemez miydi veya o yoksul gramafon Fatih yerine örneğin Şişli’de çalamaz mıydı? 
Bunlar yadsınamayacak aidiyet unsurlarıdır.

Çocukken top oynadığımız o sokağı yıllar sonra evlatlarımıza anlatırken göğsümüz kabarır. Âşık olduğumuz kişiye yıllar boyunca tanıklık eden o park, sessiz bir şahit gibi o hatırayı taşımaya devam eder sanırız.

Ne var ki, gün gelir; sizin, benim ve daha binlerce insanın ortak hafızasını oluşturan şehrin o parçasının adı hoyratça değiştirilir. Top oynadığınız sokağın, âşık olduğunuz parkın, meydanın ya da caddenin adı bir belediye toplantısında, mutlaka iyi bir gerekçe ile değiştirilir.  Siz Atik Valde isminin değiştirilmesini düşünebiliyor musunuz? Semt sanki buharlaşmış, Yahya Kemal’in sözleri hiç söylenmemiş gibi bir boşluğa düşmüştür. Bu sıradanmış gibi gözüken eylem ile oluşan şehir ve birey hafızası, edebi miras hiçe sayılarak adeta çöpe atılır. Oysa sokak adları sadece birer yön tabelası değil, o şehrin tapu senedidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı başyapıtını bilirsiniz; belki de tam sırasıdır, bir kez daha karıştırmalı o sayfaları. Şehrin hafızasının, bir milletin ruh köküyle nasıl bir ve aynı şey olduğunu o zaman çok daha derinden göreceksiniz.

KÜTÜPHANEMDEN

YAŞLANMAYA VAKTİM YOK-HALDUN TANER

MONA KİTAP-2020

Bu yılın ocak ayında kaybettiğimiz, tiyatro ve kültür dünyasının seçkin isimlerinden Haldun Taner’in yazdığı hayatını okumak ister misiniz? Sadece Tiyatro, sinema veya show dünyası değil kültür ve sanat ortamları ve geri planlar hakkında en deneyimli bir kişiden, ilk ağızdan yapılan değerlendirme ve anıları okuyun derim.

En kısa zamanda tekrar burada buluşabilmek ümidiyle...
Sarper SAN

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.