Adamların tuvaletleri bile.... Bunlar mı Düzeysiz, Mizah mı?
09 Eylül 2026, Çarşamba 13:08
Mizahta düzey aranır mı derseniz, alacağınız yanıtlar kişinin durduğu yere, kültürel bagajına ve estetik anlayışına göre değişir elbette.
Geçenlerde sosyal medyada önümüze düşen bir video, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Memleketimizin yeni nesil stand-up’çılarından biri Paris’e gitmiş. Paris sokakları heykel ve fıskiyelerle doluymuş, lafı buradan açıyor. Her yerde fıskiye var ama tuvaletlerde yok! İşte o an şovun "zirvesi" geliyor ve malum uzva değiniyor. Fırsat bu fırsat, "Yıkayamamış, taharetlenememiş" nakaratı... Her yere fıskiye yapanlar neden tuvalete yapmamış? Malum kelimeyle açılan cümle, aynı kelimenin etrafında dönüp duran bir seviyesizlikle devam ediyor. Salon ise kendinden geçmiş, kahkahalarla gülüyor.
Beyimiz durmuyor tabii, tam gaz devam ediyor.
Yani işin içine biraz akıl, biraz tarih, en azından minimal bir mizah katıp "Eski sarayları gezdim, meğer Fransızlar devasa saraylar yapmışlar ama tuvaleti unutmuşlar" gibi tarihsel bir ironi üzerinden yürüse, belki bir kültürel eleştiri çıkacak ortaya. Yok ne anlam var ne tutarlılık. Sadece o kaba kelimeyi defalarca tekrarlayarak salonu manipüle etmekten ibaret bir performans.

Adamın kültürü bu; yüzyılların alışkanlığı, yaşam biçimi. Senin kültüründe ise taharet var, temizlik hassasiyeti var. Sen adamı, kendi kültüründe olmayan bir unsur üzerinden küçümser bir dille eleştiriyorsun. Lakin asıl trajikomik olan şu: Senin kendi kültürünün içinde yaşayıp da bu temizliği es gezen, "Nedir bu fıskiye merakı?" kafasında dolaşan binlerce insan sosyal medyada cirit atıyor. Kendi insanındaki o hijyen ve kültür erozyonuna ses edemeyenler, sıra Fransa sokaklarında gariplik aramaya gelince mi aslan kesiliyor? Ayakta durarak yaptığın gösteriye stand up diyorsun. Oysa senden iki nesil öncesi Meddahlarımız vardı. Onlar da oturdukları yerden mizahın en hasını yapar, hiciv, yergi, taşlama gibi mizah örnekleri ile en üstten en alta herkesi eleştirirlerdi. Sen Nasreddin Hoca’nın bugün de güldüğümüz ve yarın da gülünecek olan fıkralarında hiç seviyesiz bir söz duydun mu? Seviyesiz olan mizah mı, mizah yaptığını zannedenler mi?
Küfür veya tabu kelimeleri tek başına bir komedi unsuru değildir; sadece kolaya kaçma yöntemidir. Seyircinin o an kahkaha atması ise derinlikten değil, şok etkisinden ve bildik bir mahremiyetin aniden orta yere saçılmasından doğan refleksif bir gülmedir demek istiyoruz ama o kadar da masum olduğu görülmüyor. Kendi medeniyetinin, kendi coğrafyasının pratiklerini bile alaya alan ya da bundan bihaber yaşayan kitlelerin, yabancı bir kültüre kendi alışkanlıkları üzerinden kibirli bir şaşkınlıkla yaklaşması ise ironiden başka bir şey değil.
Cenaze Törenlerimiz ve Batı Özentisinin İkiyüzlülüğü
Musalla Taşındaki Keşmekeş
Gerek camilerdeki gerekse mezarlıklardaki cenaze törenlerimiz için olumlu bir şeyler söylemek maalesef mümkün değil. Ortada bir sükûnetten ziyade tam anlamıyla bir keşmekeş, kalabalık ve kontrolsüz bir kargaşa söz konusu. Saygı, nezaket ve o anın ruhuna yakışır bir sükût erdemi, ne yazık ki en son arayacağımız şeyler arasında kalıyor. Üstelik bu konu maalesef kendi başına bırakılmış, insanların sadece cenazeden cenazeye fark ettikleri, yakınıp geçtikleri ama kalıcı bir çözümün ucundan tutmadıkları kronik bir duruma evrilmiş durumda.

İşin en ironik ve acı tarafı ise, o kargaşaya bizzat yol açanların, konu bir şekilde açıldığında hemen sinema ve dizilerdeki sahneleri referans göstererek "Adamların cenaze törenleri bile..." diye başlayan cümleler kurarak her konuda olduğu gibi bu konuda da batı dünyasına duydukları hayranlığı dile getirmeleri
Sinema Perdesindeki Hayal, Gerçek Hayattaki İzdiham
Batı’yı sadece izledikleri sinema ve dizi filmlerden ibaret sayan o sığ anlayış, ekranda gördüğü üç beş dakikalık estetik uğurlama sahnelerine adeta baygınlık düzeyinde beğeni gösteriyorlar. Öykündükleri o sakin, düzenli ve saygılı cenaze törenleri için neredeyse din değiştirecek düzeydeler. Siyah takım elbiseler, arkada kısık sesle çalınan viyolonsel tınıları, herkesin sırasını bildiği o asil mezarlık atmosferi, bir ilahi memleketimizin özellikle okumuş elitlerini büyüler.
Fakat mesele kendi coğrafyamıza, kendi gerçekliğimize geldiğinde o hayran olunan sinematografik düzenin zerresi kalmaz. Musalla taşının etrafı mahşeri bir kalabalıkla sarılır, tabuta omuz verme yarışı bir bedava döner dağıtım alanına döner, hatta bırakın saygıyı, merhumun tabutu başında hatıra fotoğrafı veya video çekenlere bile rastlanır. Tabut bazen ellerden kayar, bazen tabuta omuz verenler yolunu şaşırır. Ekran başında eleştirdikleri o yerli ve milli dağınıklığın başrol oyuncusu, aslında aynaya baktıklarında kendilerini gören insanlardır.
Elit ’in "Medeni Uğurlama" Özlemi
Yaşadığı coğrafyanın yaşam kültürüne, özellikle bu kültürü oluşturan dini yaşama dair ne varsa sorgusuz çöpe atan sözde elitlerde ara sıra depreşen bir uygar cenaze töreni özlemi de dikkat çekicidir. Bu konuda konuşan, yazan bazı elitlerden, örneğin Ertuğrul Özkök, yazılarına taşıdığı o gözlemlerde; Batı'daki cenazelerin sükûnetini, insanların kimseyi itip kakmadan, sessizlik içinde son görevini yapmasını bizim cami avlularındaki izdihamımızla kıyaslamıştı.
Özkök'ün dile getirdiği cenaze hayalleri ve vasiyet niteliğindeki arzuları ise aslında konunun hangi düzeyde bir soruna dönüştüğünü gösteriyordu. Öncelikle cenazesine gelecek olan sevdiklerinin ve dostlarının mat, aşırı yas havasından ziyade kravatlarını takmış, takım elbiselerini giymiş, şık bir şekilde gelmelerini istiyor, tören sırasında arkada klasik batı müziği eserlerinin özellikle Mahler çalmalarını arzuladığını belirtiyordu. Ayrıca, cenazesinin cami avlusundaki o kalabalık ve kaotik ortamlardan ziyade bir kilisede (ya da estetik açıdan sakin bir ortamda) kaldırılmasını, kendisini anlayacak ve kabul edecek bir imamın da gelip orada dua okumasını, sonrasında ise Urla'da sakin bir Müslüman mezarlığına gömülmek istediğini, mezar taşının da son derece sade olmasını anlatıyordu.
Sükûnet, şıklık, sessizlik, saygı gibi köşelerin içine sıkışan bu konu bugün hâlâ kanamaya devam ediyor. Çünkü sorun sadece bir organizasyon eksikliği değil; zihniyetin kökten kopukluğu ve maalesef bu böyle.
Kendi Toprağına Yabancılaşmanın Kronik Hastalığı
Bizdeki temel sıkıntı, içinde yaşadığı coğrafyayı var eden değerlere karşı konumlanmak ve o coğrafyayı hafife almak. Kendi toprağının taziye kültürüne, komşuluk hukukuna ve uğurlama adabına burun kıvıranlar; körü körüne benimsedikleri o dışarıdan ithal yaşam tarzının sadece "şekilsel" kusursuzluğunu severler ama işin özündeki disiplini ve saygıyı asla içselleştiremezler.
Osmanlı’nın son yüzyılında başlayan bu Batılılaşma/modernleşme yanılgısı, ne yazık ki asırlardır artarak sürüyor. Kendi değerlerimize yabancılaşarak başka kültürlerin vitrinine imrenmek ama o vitrinin arkasındaki emeği ve adabı bilmemek. Kendi kültürünü ise toptan çöpe atıp, sonuçta da musalla taşında birbirini ezen ne ölüye ne diriye saygısı kalmış modern bir kalabalığa dönüşmek.
Kurumsal Sessizlik ve Çözüm Arayışı: Diyanet Ne Yapıyor?
Peki, bu yapısal ve kültürel çözülmeye karşı kim ne yapacak? Bu soru maalesef boşlukta kalıyor. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda acaba somut bir şeyler yapamaz mı? Camilerdeki bu kaotik kalabalığı, saygısızlığı ve keşmekeşi disipline edecek, adabı erkânı hatırlatacak rehberlikler hazırlanması zor mu?
Diyanet TV başta olmak üzere, bu topraklara ait sükûneti, zarafeti ve asil uğurlama geleneklerini yeniden hatırlatacak örnek kamu spotları, belgeseller veya nitelikli yapımlar neden çekilmez? Hatırlayalım; rahmetli yönetmen Yücel Çakmaklı yıllar önce TRT için çektiği Osmancık adlı dizide, geleneklerimize ve inancımıza uygun, o asil ve saygılı cenaze törenini ne kadar da güzel canlandırmıştı. Demek ki o estetik hafıza bu topraklarda var; mesele bunu hatırlatacak bir irade ve vizyon ortaya koyabilmekte.
Ne dersiniz; filmlerdeki o sessiz ve asil cenazelere imrenmek yerine, önce kendi cami avlularımıza biraz adabı, biraz nezaketi ve en önemlisi insan kalmayı davet etmenin vakti gelmedi mi?
Sinema Eleştirisinin Konforlu Koltuğu ve Süt Tozu Çelişkisi
Biz Türk filmlerini yıllarca yanlış değerlendirdik. Bunda en büyük etken, sinema yazarlarının ve film eleştirmenlerinin ta kendisi oldu. Bu kesim, yıllardır Türk sinemasına uymayan Amerikan kalıplarını, Hollywood reçetelerini zorla Türk Sinemasına giydirmeye çalıştı.
Karşında her alanda gelişmiş, senden önde bir dünya vardı. Bu teknolojik ve ekonomik fark, başlı başına bir hayranlık, gıpta ve hatta eziklik duygusu yarattı. Misal, perdede muazzam bir araba kovalamacası izliyorsun. Sende o sahnenin gerçeği ve benzeri yok. O arabaları ne üretmişsin ne de üretebiliyorsun. Ağzın açık, onca teknik ve mantık hatasına rağmen Amerikan arabalarının gösterisini seyrediyorsun. Neden? Çünkü filmi yapanlar o dev platoları, endüstriyi, milyar dolarlık makineleri kurmuşlar bir kere.
Peki, biz ne yapıyorduk?
Okullarımızda Amerikan süt tozunun dağıtıldığı yıllardı o yıllar. Çocuğunun içeceği bir bardak süt bile o devasa sistemin lütfuyla geliyor, Küçük Amerika olma hayalleri ile Amerika’nın verdiği ile seviniyor ve yetiniyorduk. Ve bu muazzam sömürgeleşme sürecinde biz beyaz perdedeki mizanseni Hollywood terazisiyle tartmaya kalkıyorduk. Büyük konfor doğrusu! Haddini bilmeyenin o konforlu, sorumluluk almayan dünyası tam olarak budur. Ne muazzam bir çelişki.
Neyse, konuyu çok da dağıtmayalım. Sinemamız ekonomik imkansızlıklarla boğuşurken, daha "nitelikli" bir sinema talep eden okumuş bir sınıfımız hep var oldu. Fakat işin en tuhaf çelişkisi de burada ortaya çıktı. Aynı aydın grup, ulusal sinema, özgün sinema istiyordu ama o sinemayı oluşturacak maddi manevi kültür ve ekonomi unsurları konusunda ağzını açmıyordu. Herşey soyut bir bağlamda dllendiriliyordu.
Odak noktamız hep şuydu: "Biz iyi film yapamıyoruz abi, ahhh Amerikan sineması, ahh Fransız sineması!"
Şimdi sormak lazım: Memleketin genel ve toplu geri kalmışlığını, tıkandığı bütün o yapısal meseleleri bir tek bu sanat dalı üzerinden okumak ve dövmek ne kadar adil ne kadar doğruydu?
Aydın Sınıfın "Uzaktan Kumandalı" Vicdanı
Bizim bu "okumuş-yazmış" takımının en büyük konforu, kendi coğrafyasının çelişkilerinden kopuk bir labirentte yaşayarak hayatı tercüme etmesidir. Adam oturduğu fildişi kulesinden, köyden kente göçün acısını, mahalle kültürünün çözülüşünü, o derme çatma platonun içindeki samimiyeti eleştiriyor. Neye göre? Fransa'daki Nouvelle Vague akımına göre!
Sorarsan sinema eleştirmeni. Ama aynı aydın, bu ülkenin demir-çelik hamlesini, sanayi hamlelerinin nasıl baltalandığını, teknolojiye ayda yılda bir bütçe ayrılmasını mesele edinmedi. Neden? Çünkü fabrikaya bizzat bulaşmak, o terin kokusunu almak zor gelir. Sinema ise uzaktan izlemesi, kahvesini, viskisini yudumlayarak "Aman ne kadar arabesk!" diye küçümsemesi en ucuz, en entelektüel lükstür. Fabrika kuramamışsın ama en azından bir filmi gömmek bedava!
Yerli Sinemanın "Ayna" Suçu ve Toplum Mühendisliği
İşte tam da bu yüzden, aşağılanan o yerli sinema aslında bu ülkenin gerçek aynasıydı. Hollywood perdede rüya, parlak bir illüzyon satarken; bizim film setlerimizdeki o derme çatma kameralar, bazen isteyerek bazen de gayriihtiyari, bu toplumun kimlik krizini belgeliyordu.
Ama asıl tezgâh arka planda işliyordu. Toplum mühendisliği dediğimiz şey tam olarak o "görünmez detaylarda" gizliydi.
Mesela, bir Kemal Sunal filminde, o muazzam İstanbul silüeti, tarihi camiler, minareler arka planda gururla yükselirken, ön planda gayet sıradan bir dille genelev adreslerinin sorulması. Üstelik arka arkaya beş sahnede. Bu sadece komik bir tesadüf mü sanıyorsunuz? Değildi. Bu, ülkenin kültürel hafızasıyla, geleneksel kodlarıyla modern şehir hayatının çatışmasını; daha da ötesi, kutsal ve geleneksel olanla yozlaşmanın aynı kareye sıkıştırılarak kanıksatılması operasyonuydu. Ve bu operasyonda her zaman olduğu gibi, saygı, değer, ortak paylaşım, inanç gibi değerler paspas oluyor ve bu iğrenç girişim sinemamızın gelişmesini isteyen aydınlarca görülmüyordu bile.
İzleyici orada gülüyordu gülmesine ama o zihinsel alt metin beyne kazınıyordu. Henüz yapay zekâ, bilinçaltı uygulamaları moda olmamıştı ama bizdeki sinema böylesine bir işlevi başarı ile yerine getiriyordu. Şimdi bu görev çok daha etkin bir biçimde dizi filmlerde yerine getiriliyor.
Ekmek okuryazarlığı lazım
Bize ne internet ne de ekonomi veya başka bir konuda okur yazarlık eğitimi gerekmiyor. Memleketimizde acilen “ekmek okuryazarlığı” eğitimi başlatılmalı.
Nedir, oluyor diyeceksiniz. Öyle ya onca duyuru ve tanıtımla birçok konuda okuryazarlık seferberliği başlatılmış iken, pişmiş aşa su katmak olmuyor dediklerimiz.
Evinizden sokağa adımı atar atmaz bina duvarlarına dizi dizi poşetlerle takılmış ekmekleri görüyorsunuz. Hatta bazı poşetlerdeki hiç açılmadan güya sütçülere postalanan ekmekler ise sizi daha da şaşırtıyor.
Lakin bunu siz de yapıyorsunuz.
Hiçbir konuda elbirliği yapmıyor, bir araya gelemiyoruz ama ekmek israfında birbirimizle yarışırcasına bir ortaklık sürdürüyoruz.
Bu sorunu ekmek okuryazarlığı keser mi?
Hiç zannetmiyoruz ancak, buna dur demek hepimizin görevi değil mi?
Havaalanında Kitap Bedava
Havaalanlarında su en az 60, bir küçük sandviç ise 600 lira civarında. Âmâ güzel bir ortamda dilediğiniz kitabı inceleyip, okumak bedava.
Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen bu kütüphaneler şimdilik İstanbul Ankara ve Antalya Havalimanlarında yer alıyor.
Kütüphanelerin en dikkat çeken tarafı ise zengin bir çeşide sahip olması. Ayrıca kütüphanelerde kitap sterilize makineleri de bulunmakta.
.jpeg)
.jpeg)
En kısa zamanda tekrar görüşebilmek ümidiyle,
Sarper SAN



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.