Dünden Bugüne Ortadoğu
16 Aralık 2025, Salı 07:34
Son yıllarda Ortadoğu Türkiye’nin dış politikasında her zamankinden daha fazla yer tutuyor. Özellikle Arap Baharı sonrası ve Suriye’nin bir türlü “özgürleşememe” sürecinde Ortadoğu ile olan ilişkimiz ilginin ötesine geçti. Bu gelişmelere rağmen Ortadoğu’yu okuma becerimizi oldukça sorunlu. Şunu da belirtmekte fayda var ki, Dünyanın geri kalanı tarafından biz de Ortadoğu’nun bir parçası olarak görülüyoruz. “Görülüyoruz” dedim çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte, yani iki kutuplu yapılanma sırasında kendimizi bu coğrafyadan olabildiğince soyutlamaya çalışmıştık.
Ortadoğu denilince evvelden beri düşünce ve sözlerimizin merkezini, enerji kaynakları nedeniyle büyük devletler tarafından sömürülen bir coğrafya oluşturuyor. Fakat, eskiden Ortadoğu coğrafyası doğrudan sömürüye maruz iken, artık bölgeye yönelik emperyalist politikalar üretim, dolaşım, fiyatlandırma ve siyasal düzenin kontrolü üzerinden yürütülmektedir. O nedenle klasik anlamda “sömürgeci dış güçler” söylemi içerik olarak bir nostaljiden ibaret kaldı.
Büyük güçlerin Ortadoğu’ya olan ilgisinin petrol ve doğal gaz kaynaklarından kaynaklandığı dediğim gibi herkesin malumu. Fakat biliniz ki, bu bölgedeki tüm ülkeler, eskiden İngiliz, Fransız, Amerikan ve benzerleri tarafından çıkartılan petrol yataklarını tamamen millileştirdi. Örneğin İran bunu 1951’de; Irak 1972’de; Suudi Arabistan ise 1980 de yaptı. Tüm bu millileştirmeler anti-emperyalist söylemlerle yapılırken aslında otoriter rejimler bu yolla kendilerini meşrulaştırdılar, halkları nezdinde “itibarlarını” artırdılar. Böylelikle devam eden rejimlerine kitlesel destek sağladılar. Fakat unutulmaması gerekir ki;
Küresel enerji piyasaları kapitalist üretim ilişkilerinin dışında değildir,
Enerji fiyatları, ulusal karar alma süreçlerinin ötesinde belirlenmektedir
Teknoloji, finans ve sigorta gibi kritik alanlar hala Batılı ve Çinli aktörlerin kontrolündedir.
Ortadoğu’da petrol zengini olan ülkeler, millileştirdikleri bu petrolün gelirini halklarına aktarmak yerine genellikle rejimlerini berkitecek askeri teknolojilere aktarmışlardır. Yani bu paralar küresel silah sanayi üzerinden yeniden Batılılara döndü. İran ve Suudi Arabistan gibi ülkeler kaynaklarının bir kısmını bölgesel nüfuzlarını artırmak amacıyla da kullandılar. Bunun için varlıkları ve amaçları tartışmalı bir takım vekalet güçlerini finanse ettiler. Örneğin İran’ın Hizbullah’ı, Suudilerin Rabıta’sı gibi.
Bu nedenle enerji kaynakları üzerindeki rekabet artık sahiplikten ziyade erişim ve denetim üzerinedir. ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki askerî varlığı, Rusya’nın Suriye’deki askeri konuşlanması ve Çin’in enerji koridorlarına yönelik yatırımları, enerji güvenliğini hangi düzlemde yürütüldüğünün açık göstergesidir.
Dolayısıyla, Ortadoğu üzerindeki küresel enerji rekabeti doğrudan sömürü ve askeri araçlardan daha fazla, piyasa araçları üzerinden sürdürülmektedir. Örneğin; İran’a yönelik yaptırımlar, petrol fiyatları üzerinden fiyat manipülasyonu; bölgedeki ülkeler üzerinde finansal bağımlılık ve borçlandırma; enerji yatırımları üzerinden nüfuz kurma gibi. Bu konuda Çin için konuşulan meşhur “borç tuzağı” (Depth trap) erbabının malumu. Türkiye ise bölgesel bir güç olmakla birlikte küresel piyasa araçlarını kontrol edecek bir durumda olmadığından ne yaparsak yapalım bölgedeki etkimiz Türk dizilerinin ötesine geçemez.
Petrol alanlarının millileştirilmesiyle günün sonunda kazananın halk olmadığını söyledim. Zengin körfez ülkeleri petrol gelirleri sayesinde kendi halkları üzerinde vergilendirme yükünü hafifletmekteler. Fakat bunun yarattığı kısmi rahatlık bu otoriter yönetimleri sorgulanır ve hesap verebilir olmaktan çıkartmaktadır. Bu nedenle Ortadoğu bölgesinde ekonomik olarak Karun gibi zengin bir hayat yaşasanız bile zihinsel olarak yaşadığımız çağı en az birkaç yüzyıl gerisinden takip edersiniz. Yani bilim, sanat, edebiyat, felsefe açısından. Bunlar olmayınca Ortadoğu devletleri arasında bir ortak bilinç, farkındalık, uyanıklık, dayanışma beklemeniz hayal. Bu nedenle Ortadoğu’nun son yüzyıl içinde kaydettiği tek ilerleme mutlak otariterlikten, rantiyer devlet olmaya doğru evrilmedir. Yani zenginliklerin daha çok iktidar etrafında paylaşıldığı ve bununla sadakat satın alındığı devlet modeli.
Küresel güçler ise bu özellikleri kullanarak, rejimlerle doğrudan pazarlık yapabilmekte, halkların “olası” demokratikleşme taleplerini ikincilleştirebilmekte, enerji karşılığında siyasal sessizlik sağlayabilmektedir.
Ortadoğu’da petrol zengini ülkelerde biriken sermaye belli bir şişkinliğe ulaştığında krize girmemek için hareket alanı arar. O nedenle körfez sermayesi hizmet sektöründe devasa yatırımlara akar durur. Ortadoğu dünyanın en çok göç veren perişan halkları ile dolu iken, çölde vaha, kıyıda ada, yerin üstünde futbol kuleleri gibi saçama sapan devasa projeler gırla gider. Bunların ekseri mühendisi batılı, mimarı batılı, teknolojisi batılı, malzemesi batılı hatta müşterisi bile batılıdır.
Hülasa Ortadoğu’daki pek çok rejimin varlığı ve meşruiyeti onları kurtarmayı ümit ettiğimiz büyük güçlere bağlıdır. O nedenle Ortadoğu’nun özgürleşmesi “Asiye nasıl kurtulur?” ayarında bir şey aslında.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.