26 Temmuz, 2026, Pazar
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Ah şu fareler (Malatya da bir sünnet düğünü öyküsü)

26 Temmuz 2026, Pazar 19:59
Ah şu fareler (Malatya da bir sünnet düğünü öyküsü)


              Ah şu fareler
(Malatya da bir sünnet düğünü öyküsü) 

AH ŞU FARELER
Tecde de, bahçe içerisindeki kerpiç evde Gülşen ailesinin yaşamı mutluluk içinde sürüyordu. Evde dört çocuklu ailenin, üç oğlan çocuğunun sünnet telaşı vardı. Nihat 6, Suat 4, Fırat 2 yaşında, kız olan en küçükleri Melahat 1 yaşındaydı. Çocuklar henüz küçüktü ama anne ile baba, ta kıştan karar vermişlerdi, ilkbaharda çocukları sünnet ettirelim diye. Baba, Sümerbank fabrikasında işçiydi. Ailenin tek geliri bu işçi maaşıydı. Altı nüfuslu aileye bir de babaanne eklenince geçim de zordu tabi. 
     İki odalı, tek katlı, toprak damlı evin önünde geniş bir avlu ve sokağa açılan iki kanatlı tahta bir kapı vardı. Kapının hemen önünde yol boyunca evlerin önünden akan bir arık vardı. Arığın üzerine çocuklar geçebilsinler diye büyükçe bir yassı taş konularak köprü yapılmıştı. Tecde de su boldu ama, içme suyu şebekesi yoktu. Bahçelerin sulama suyu ile içme suyu bu arıktan sağlanmaktaydı.  
O zamanlar buzdolabı hiç bilinmiyordu. Kent evlerinde bile buzdolabı yoktu. Tecde’nin yukarısındaki dereden gelen bu kaynak suyu, yaz kış gürül gürül akardı. Suyu da soğuk mu soğuk, buz gibiydi. Her evin avlusunda bu arık suyunun geçtiği, buzdolabı niyetine kullanılan küçücük bir havuz vardı. Yoğurtlu çorba sitili, kışlık peynir ve turşu küpleri, yazın karpuzlar bu küçücük havuzdaki soğuk suyun içinde bekletilirdi. Tecde de su bol olunca her taraf yemyeşildi. Tecde girişindeki mezarlıkların olduğu yokuş başından bakıldığında gözün alabildiğince uzanan yeşil bir renk armonisi kaplardı her yanı. 
Kaysı bahçeleri, kiraz bahçeleri ve meyvelerin her çeşidinin yetiştirildiği diğer bahçeler, kocaman ceviz ağaçları, uzayıp giden kavaklar. Dağın eteklerinde ki sıra sıra üzüm bağları, bu renk armonisi içerisinde yer almıştı. Bu yeşilliklerin arasında, köyün evleri bile görülmüyordu.
    Düğün hazırlığına, evi badana yapmakla başladılar. O zamanlar kireç yoktu. Şimdiki renkli plastik boyayı köyde bilen, gören yoktu.  
Kerpiç evlerin duvarları, Tecde’nin yukarısındaki tepeden veya Beydağının eteğindeki üzüm bağlarının bulunduğu bölgeden eşek sırtında getirilen beyaz toprakla perdah (Badana) yapılırdı. 
Perdah işi kadınların göreviydi.  İlkbaharda genellikle Tecde’nin tüm evleri perdahlanırdı. Perdahta komşu kadınlar birbirlerine yardım ederlerdi, imece usulü. Beyaz toprak büyük bir leğene konur, su ilave edilerek karıştırılıp bulamaç haline getirilirdi.  Bu beyaz çamura bez batırılır, kadınların becerikli elleriyle duvarlara sürülürdü.  Kuruyunca bembeyaz olurdu kerpiç evlerin oda ve avlu duvarları. Hünerli ustaların elinden çıkmış gibi. Üstelik mis gibi bir toprak kokusu da etrafı sarardı. Evin hazırlığı bitince, sıra sünnet giysilerinin hazırlığına gelmişti. 
Anne Müzeyyen Hanım, neye gereksinimi varsa bir listesini yaparak sabah erkenden fabrikaya giden beyinin eline tutuşturmuştu.
Müzeyyen Hanım, beyini yolladıktan sonra düğüne hazırlanmanın tatlı telaşıyla günlük işlere koyulmuştu. Yatakların pamuğu atılmış, döşekler kabartılmış, babaannenin de yardımıyla bahçedeki odun ocağında, killi sularla şilteler, çarşaflar, yastık kılıfları kaynatılmıştı. 
Gün boyu sürmüştü bu uğraş. İş çıkışı, akşama gelmişti tüm siparişler. Çocuklar hemen paketlerin başına toplanmış, meraklı gözlerle bakmışlardı acaba içinde neler var diye. Listedekiler dışında bir de sürpriz paket vardı Müzeyyen Hanıma. Heyecanla açmıştı evin hanımı bu paketi. Bir elbiselik kumaştı bu. Çok güzeldi. Hoşuna gitmişti, beğenmişti. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu, ışıl ışıl. Sevgiyle eşinin gözlerinin içine bakarak:
-Sağol bey. Çok güzel bir entarilikmiş bu. Çok beğendim ama pahalıdır. Keşke benim için masraf etmeseydin. Öncekilerle idare ederdim, demişti.
-Hiç olur mu hanım? Düğünde yeni elbise giymelisin. Bu entarilik de annemin, diyen eşi Nusret, elindeki paketi divanda oturan, beline sardığı kuşağında enfiye (toz tütün) kutusu hiç eksik olmayan, bir yandan elindeki tespihi çekerken diğer yandan da onları izlemekte olan Zehra Ana’ya verdi. O da merakla paketi açmış ve paketteki kumaşı eline alarak incelemiş:
-Sağol oğlum, kesen dolu olsun. Benim entariliğim de güzelmiş. Şayet kumaştan artarsa bir de cepli bervanik diktireyim, çok güzel olur, diyerek hoşnutluğunu dile getirmişti.
Müzeyyen hanım da kumaşı üzerine tutarak eşine sordu:
-Nasıl duruyor üzerimde? Güzel mi? 
-Evet, güzel durdu hanım. Güle güle giyersin inşallah. Yarın terzi Elif ablaya ver de çocukların sünnet kıyafetleri ile birlikte biran önce dikilsin.
 -Teşekkür ederim bey. Kumaş artarsa Melahat’a da dikeriz aynısından,
dedi. Onlar konuşurken çocuklar, sevinçle sünnet şapkalarını başlarına geçirmişlerdi bile, güle oynaya. 

Gece ilerleyince, çocuklar sünnet şapkalarını başuçlarına koyarak yer yatağına uzanmış, gaz lambasının loş ışığı altında herkes uykuya dalmıştı.
 Sabahı zor etmişti Müzeyyen Hanım. Beyini fabrikaya yolcu ettikten sonra, ilk işi kumaşları Alibey mahallesinin terziliğini yapan Elif Abla’ya götürmek olmuştu. Müzeyyen Hanımın da yardımıyla iki gün içerisinde dikilmişti tüm sünnet giysileri. 
Atkılı kısa pantolon, beyaz patiskadan kısa kollu gömlek, ayaklarına kadar uzanan uzun sünnet gömleği, çocukların sünnet giysisiydi. 
Elif Abla, Melahat’a da bir zıbın dikivermişti annesinden arta kalan parça kumaşlardan. Anne kız takım elbise giyeceklerdi düğünde. Babaannenin bervaniği bile dikilivermişti. Sıra gelmişti çocuklar için ikinci sipariş listesini hazırlamaya. 
“Üç çift lastik ayakkabı, çorap, kına, lokum” derken düğün yemeği için gerekli olan diğer ihtiyaçlar da listenin altına ilave edilmişti. Borç-harç alınacaktı hepsi. Üç çocuğun sünneti kolay mı? Hiç dert etmemişti bunu baba Nusret kendine. “Zorlanacak olsam da borçlanır taksit taksit öderim.” “Yeter ki kimselere mahcup olmadan kendi çapımızda, güzel bir düğün yapalım.” diyordu.
Akşam olduğunda yığılmıştı odanın ortasına tüm istenilenler. Yine sürpriz bir hediye vardı evin hanımına. Paketin içinde üç çocuk çorabının yanında bir de bayan çorabı ve eşarp vardı. Küçük Melahat’a da naylon bir terlik ile çorap. 
Mutluluk Müzeyyen Hanımın gözlerinden okunuyordu. O siyah gözleri yine ışıl ışıl parlarken, sevinçle başındaki yazmayı çıkarıp eşarbı bağlamıştı.
Aybaşında maaş alınınca sünneti yaptırmaya karar veren Gülşen ailesi, sünneti yapacak olan Tecde’nin tek berberine haberi vermişti bile. 
O zamanlar sünnet yapacak doktor, sağlık memuru yoktu. Nerede şimdiki gibi ağrısız, pansumansız güle oynaya yapılan sünnetler. 
Oysa o zamanlar öyle miydi? Köyde kentte, çocuklar berberler tarafından sünnet edilmekteydi. Çocukların sağlığı berberlere emanetti. Allah korusun! ya bir şey olursa çocuklara? O da şansa kalmış.
-Hanım, Mehmet ağabeyim (Killo) ile kardeşim Lütfi de çocukların kirveleri olsun istiyorum. Sen ne dersin? diyen Nusret, hanımından da: 
-Çok iyi olur bey. Çocukların amcaları, kirveleri de olsun, yanıtını alınca:
-Bu düşüncemizi kendilerine bildireyim, haberleri olsun. Mehmet ağabeyim evde pek durmuyor biliyorsun. Ya keklik avına çıkar, günlerce dağlarda keklik peşinde koşar, ya da arı kovanlarının başında yine dağdadır. Onun işi hiç belli olmaz. Sonra ara ki bulasın.  Yarından tezi yok haber vereyim de işini gücünü ona göre ayarlasın, demişti Nusret.
Kirveler de belirlenince, mevlit okuyacak hocaya haber vermenin dışında pek fazla yapacak bir şey kalmamıştı. Düğün yemeği de babaanne ve komşuların yardımıyla pişirilecekti. Tecde’nin ramazan davulcusu Şaban Dayı da tokmak elde her zaman hazır, emre amade beklerdi zaten.
Hazırlıkların telaşı ile günler çabucak geçivermişti. Davulcu Şaban Dayı sabahtan başlamıştı davulu çalmaya “Gümbür, gümbür.” 
Mahallenin çocukları da onun etrafındaydı. İçlerinden bazıları kaptırmışlar kendilerini davulun ritmine, oynuyorlardı. Diğerleri de alkışlarıyla tempo tutuyordu arkadaşlarına.
Nihat, Suat ve Fırat’a sünnet giysileri giydirilmiş, saçları özenle taranmıştı. Onlar da davulcunun etrafında, Şaban Dayı’nın kıvrak, ritmik hareketlerini izlemekteydiler.   
 Beyaz gömlek, atkılı kısa pantolon, ayaklarında yeni lâstik ayakkabılar, başlarında süslü beyaz sünnet şapkaları, onlara pek de yakışmıştı. Herkes yeni giysileri içerisinde heyecanlıydı.
Öğlene doğru kalabalık artmıştı. Hısım, akraba, konu komşu derken, evin avlusu, bahçesi doluvermişti. Bahçenin bir köşesinde kazanlar kaynıyor, yemekler pişiriliyordu. 
Babaanne yeni bervaniğini önüne bağlamış aşçı kadınların başında, onları yönetiyor, hiçbir aksaklığın olmaması için çaba harcıyordu. 
Bu sırada berber sokağın başında göründüğünde, onun taa uzakta elinde körüklü siyah çantası ile gelmekte olduğunu gören çocuklar, hemen koşup içeriye haber vermişlerdi.
-Sünnetçi geliyi, sünnetçi geliyi. 
-Berber amca geliyi, elinde sünnet çantası da var.

Haberi duyan sünnet çocuklarında bir korku, bir heyecan. Şaşırmışlardı bir an ne yapacaklarını bilemeden. Nihat, aniden fırlamıştı açık kapıdan dışarıya koşarak. Ardından Suat ile Fırat onu takip etmişti. Daha berber içeriye girmeden, onlar kendilerini dışarıya atmışlardı. Sokak boyunca üçü birden kaçışıyordu. 
Bu kaçış onların kurtuluşları olacakmış gibi tozu dumana katmışlardı. Fırat’ın yeni lastik ayakkabısı ayağından çıkmıştı ama aldırış eden kim? Minik adımlarla yalınayak koşuyordu. Üçünün de sünnet şapkaları başlarından uçuştu. Kar beyazı şapkalar toz toprak içinde yuvarlanıyordu. Arada bir dönüp arkalarına bakıyorlardı, peşlerinden gelen var mı diye.  
Nedir bu mahallenin çocuklarından çekilen? Sünnet çocuklarının kaçmakta olduğunu görünce yine içerdekilere haber vermişlerdi.
-Yetişin yetişin  üçü birden kaçıyı.
-Sünnet çocukları kaçıyı.

Bir koşuşturmadır başlamıştı sokak aşağı, çocukların peşinde büyükler. Gittikçe ara kapanıyordu. Yakalanacaklarını anlayan çocuklar ağlamaya başladılar. Alınlarından akan terler gözyaşlarına karışmıştı. Koştukça minicik bedenlerindeki güç de tükenmişti. Fırat arkalarda kalmıştı. Birden ayağı takıldı, yuvarlandı. Her tarafı toz toprak içinde kalmıştı. Minik adımlarla daha nereye kadar kaçabilirlerdi. Çok geçmeden yakalandı sünnet kaçakları, sokağın sonuna ulaşıp Samanlı mahallesine dönmeden. Üçü birden ağlıyordu hıçkırarak.
-Korkmayın, hiç acımayacak. Hiçbir şey duymayacaksınız. Susun, ağlanacak bir şey yok, sözleri fayda etmemişti. 
Yere düşen sünnet şapkalarının tozları silkelenerek tekrar başlarına konulmuştu.  Çocukların hıçkırıkları bitmiyordu. Eve yaklaştıkça daha çok ağlamaya başlamışlar, içeri girmek istememişlerdi ama direnmek faydasızdı. Üçü de hırsından şapkalarını arığa fırlattılar. Gürül gürül akan su götürmekteydi şapkaları. Diğer çocuklar koşuştular şapkaların peşinden,  yakaladılar onları akıp uzaklara gitmeden.
Hemen bir odaya aldılar çocukları. Bu defa yalnız bırakmak yok. Kimse kaçamayacak bir kez daha. Anne ile babaanne yanlarındaydı. Çocukların akşam kına yakılan minik ellerine su dökerek yüzlerini yıkatıp, uzun sünnet gömleklerini giydirdiler.
 Berber hazırlıklarını yapmış avluda bekliyordu. Önünde bir tepsi duruyordu. İçinde ustura, makas, sargı bezi, pamuk ve penisilin tozu vardı. Avlunun ortasına tahta bir sandalye konmuştu. Mehmet Amca da sandalyeye oturmuş kirvesi olacağı yeğenini bekliyordu.

Amcanın oğlu İsmet abinin elinde bir tepsi dolusu lokum, ağlayacak çocuklara yedirip susturmak için beklemekteydi. Misafirler de onların etrafına toplanmıştı.
Önce, Nihat’ı çıkardılar odadan. Oturttular kirvenin kucağına. Çocuğun ellerini bacaklarının arasından geçirerek sıkıca tutmuştu kirve. Hemen bir çarşaf örttüler  üstlerine. Sünnetçi de çarşafın altına girdi. Nihat’ın yalnızca başı çarşafın dışındaydı. 
Mehmet amca onun kulağına yavaşça fısıldadı:
-Ağlamazsan kekliklerimden en iyi ötenini sana vereceğim ? Anlaştık mı?
-Sahi mi amca? Doğru söyle, verecek misin?
-Tabii ki vereceğim. Hem de kınalıyı, en güzel öteni.


Mehmet amcanın evinde, pencere önüne dizilmiş sıra sıra kafeslerin içinde keklikleri vardı. Renkli tüyleri parlak, ışıl ışıldı.  Çocuklar onlara her gidişlerinde kafeslerin önüne oturur keklikleri seyre dalarlardı. Özellikle Nihat, keklik kafeslerinin bulunduğu pencerenin önünden hiç ayrılmak istemezdi. 
Biri ötmeye başladı mı diğeri yanıt verir, karşılıklı ötüşmeler sürüp giderdi. Bazen de, Mehmet amca keklik gibi öter, onlar da bu ötüşe yanıt verir, yarış ederlerdi. Ötme yarışı uzayıp giderdi. 

Mehmet amcanın bu sözü üzerine, pencere kenarında duran keklikler Nihat’ın gözü önüne gelmişti. Hemen ağlamayı kesivermişti. Tam keklik hayaline dalmıştı ki:
-Oy, anneee, diye bağırıverdi.
Hemen lokum verdiler. Daha birini yiyemeden ikincisi, üçüncüsü peş peşe. Ağzı lokumla dolmuş sesi çıkamaz olmuştu. Alkışlar arasında Nihat’ı odadaki yatağına götürdüler. 
Sıra Suat’a geldiğinde, büyük amca, kirve sandalyesinden kalkmış, yerine Lütfi amca oturmuştu. Suat da, daha oturur oturmaz kirvesinin kucağına, başlamıştı ağlamaya. Hemen lokumları tıkıştırdılar ağzına, peş peşe.
-Oldu da bitti maşallah...
Onu da alkışlarla götürüp odaya, aynı yatağa Nihat’ın yanına yatırmışlardı. Anne ile babaanne onların başındaydı. Çocukların alınlarına, yüzlerine kolonya sürmüşlerdi, ferahlayıp rahatlasınlar diye. 
Nihat biraz rahatlamış, sessiz sakin yatıyordu. Ancak Suat halen hıçkırmaktaydı. Annesi, onların saçlarını okşayıp şefkatle, sevgiyle öpmüştü yanaklarından.
Çok geçmeden bu kez Fırat’ın ağlama sesi duyuldu. Anne yine heyecanla pencereye koştu. Anne yüreği dayanamıyordu işte. Çocuklara belli etmese de onlarla birlikte ağlıyordu. Nihayet Fırat’ı da getirdiler odaya. Onu da divandaki yatağına yatırdılar. Ağlamaktan al al olmuştu yanakları.
Sünnetçinin tepsisi, üstündeki kanlı ustura ile dolaştırılmıştı avludaki davetliler arasında. Başta kirveler ve akrabalar olmak üzere, bahşiş attılar tepsiye.
Davul susmuş, mevlit başlamıştı. Mevlit okunması bitince tabaklara doldurulan çeşit çeşit yemekler, kocaman sinilere dizilerek servis yapılmıştı. 
Hanım misafirler ile çocuklar evin avlusunda, erkekler de bahçede toplanmış, kimi tahta masalarda, kimileri yer sofralarında düğün yemeklerini yemişlerdi.
Çocukların yastıklarının başlarına konmak üzere en iri ve güzellerinden üç tane kıpkırmızı elma hazırlamışlardı. 

Mahallenin geleneğine göre, tebrik etmeye gelen davetliler çocuklara verecekleri metal paraları, onların elmalarına batırırlardı. Zaten o zamanlar kağıt paralar çok büyük para olduğu için ancak delikli paralar, kuruşlar verilirdi. 
Şimdiki gibi, birbirine iğnelenerek şerit gibi boylarınca uzunluğa erişen kağıt paralar nerede? Kurdeleli altınlar ise pek takılmazdı. Ancak çok zenginlerin hediyesiydi altın takılar. Yemeklerini yiyenler biraz daha oturup, birbirleriyle sohbetten sonra kalkmaya başlamışlardı. 
Çocukları ziyaret edip, “Geçmiş olsun, sağlıkla analı babalı büyüsünler, Allah evlenmelerini de göstersin.” gibi iyi dileklerde bulunup ayrılmışlardı. Ayrılırken bazıları çocukların üçünün, bazıları da birinin elmasına para batırıp gidiyordu.
Davetlilerin hepsi gidip el ayak çekildiğinde, çocuklar gün boyu çekilen stres, korku ve yorgunluğun ardından rahatlamanın verdiği huzurla, daha akşam olmadan uykuya dalmışlardı.


Başlarında duran elmalar, sanki birer “Kirpi” yi andırıyordu. Sıkça batırılmış metal paralar, elmanın üzerini kaplamış, kirpinin sırtındaki dikenli oklar gibi duruyordu. Üç gün durmuştu paralar elmalarda. Bu arada ziyaretlerine gelen giden olunca, kirpinin dikenleri daha da çoğalmıştı. 
Çocuklar her gün elmalarındaki paralara bakıp kiminki daha çok oldu diye babaanneye saydırıyorlardı. Elmalar birbirine karışmasın diye herkes kendininkine bir işaret koymuştu. 


Üçüncü günün sonunda, çocukların elmalarındaki paralar çıkarılarak ayrı ayrı mendillere konup bağlanmıştı. Mendiller de, duvardaki çivide asılı duran pantolonların ceplerine konmuştu.
Berber,  hafta boyunca iki günde bir pansumana gelmiş ve haftanın sonunda: 
-Üçünüz de iyileştiniz, artık pantolonlarınızı giyebilir, sokağa da çıkabilirsiniz, ama ağaçlara tırmanmak, eşeğe binmek yok. Yaramazlık yok. Kendinizi koruyacaksınız, tamam mı? diyerek verdiği haber, çocukları çok sevindirmişti.
Çocuklar günlerce evde kapalı kalmaktan sıkılmışlardı. Annesi de onlara: 
-Bahçede oynayabilirsiniz. Ancak paranızı kaybetmemeniz için öncelikle ceplerinizdeki para mendillerinizi evde bırakın. Berber amcanın dediklerini de duydunuz. Koşmak, ağaca tırmanmak yok. Uslu uslu oynayın, sünnet giysilerinizi de kirletmeyin, tamam mı? diyerek dışarı çıkmalarına izin vermişti.
-Paralarımızı nereye saklayalım anne ? 
Çocukların paralarını saklama isteği, anneyi şaşırtmıştı: 
-Bilmem, odada bir yere koyun, deyince Nihat hemen atılmıştı:
-Yüklüğe koyalım, misafir döşeğinin arasına saklayalım. Kimse orada yerini bulamaz, demişti. 
Kerpiç evlerin çok kalın olan oda duvarına, döşeklerin, yorganların, yastıkların konulması için yüklük yeri yapılırdı. Evin gardırobuydu burası. Tüm yataklar bu duvarın içerisindeki boşluğa üst üste istiflenir, önüne de bir çarşaf örtülerek perde gibi kapatılırdı.
Çocuklar ellerini, yüklükteki yatakların uzanabildikleri kadar taa içlerine sokarak para mendillerini, ayrı ayrı yerlere saklamış, Müzeyyen Hanım çocuklarının bu davranışını ilgi ile izlemişti. Herkes parasını güvence altına almıştı. Hep birlikte bahçeye geçip oyuna başladılar.
Aradan 15 gün geçmişti. Çocuklar zaman zaman yüklükteki para mendillerini kontrol etmek için ellerini yüklüğe sokarak mendillerini yoklamışlardı. Bazen de çıkarıp tekrar babaannelerine paralarını saydırdıkları da olmuştu. Tek tek sayılıp sıkıca bağlandıktan sonra tekrar yerine bırakılmıştı.
Son günlerde artık kontrol etmez olmuşlardı. Nasıl olsa güvenli bir yerdeydi. Kontrol etmek akıllarına bile gelmiyordu. Son bir haftada hiç bakmamışlardı bile. Unutmuşlardı sanki.
Aybaşı gelmişti. Alınan işçi maaşı, sünnet borçlarını karşılamadığı gibi, elde avuçta para da kalmamıştı. Babanın canı sıkılıyor, bu durum onun uykularını kaçırıyordu. Nasıl ödeyecekti bu borçları?
Yine bir gece, herkes uyurken baba Nusret, gaz lambasının kısık ışığı altında, elinde kağıt kalem kalan borçları hesaplamış, bir daha ki ay başına kadar nasıl idare edebileceğinin hesabı ile uğraşmıştı. 
Eşinin uyumamış olduğunu gören Müzeyyen Hanım, sessizce onun yanına yaklaşıp, çocukları uyandırmamak için yavaşça:
-Niçin uyumadın bey? Sabah erkenden işe gideceksin. Kalkamaz, fabrikaya geç kalırsın sonra, demişti.
-Uyku tutmadı hanım. Hesap kitapla uğraşıyorum. Borçların bir kısmını ödedim ama cepte de para kalmadı.
-İdare ederiz bey, sen sıkılma.
-Nasıl idare edeceğiz Müzeyyen? Kalan para ancak bir hafta daha idare eder.  Ondan sonra yol parası bile kalmıyor. Fabrikaya yürüyerek gidip gelmem gerekecek.
-Olur mu hiç? Yürüyerek gidilir mi? Onca yol sabah akşam yürünür mü?
-Zorda kalınca ne yapayım? Yürürüm elbet.
-Çocuklara takılan paralar var. Onlarla kalan borçların bir kısmını daha ödediğimiz gibi artanı da bizi aybaşına kadar idare eder.
-Olur mu hanım? Çocuklara ne diyeceğiz, aldığımı duyarlarsa çok üzülürler.
-Sen merak etme bey, ben hallederim. Ne yapacaklar onlar parayı. Zaten unuttular bile. İlk zamanlardaki gibi sıkça yoklamıyorlar. 

Bu konuşmaların ardından Müzeyyen Hanım hemen yüklükteki mendilleri top-layarak: 
-Al hepsini. Sıkılmana, üzülmene değer mi? diyerek içindekileri beyinin önüne boşaltmıştı. Beyi paraları avuçlarken: 
-Peki alayım ama, çocuklar farkına vardıklarında onlara durumumuzu nasıl açıklarız? Ne deriz?  diyerek kaygısını dile getirmişti.
-Ben ikna ederim onları. Sen düşünme, rahatça uyumana bak, diyen Müzeyyen Hanım beyini rahatlatmıştı. Günlerdir süregelen sıkıntılı düşüncelerden kurtulan baba Nusret, paraları cebine koyup uykuya dalmıştı.
Aradan henüz üç gün geçmişti ki, Nihat’ın aklına parası gelmiş, yüklüğün perdesini aralayarak elini yatağın arasına sokmuştu. Eyvah! Parası yerinde yoktu. Telaşlanmış, iyice yoklamaya başlamıştı, bulamayınca:
     -Param yok. Mendilimi bulamıyorum, diye bağırınca, Suat ile Fırat da yüklüğe koşmuş, onlar da para mendillerini aramışlardı. Onlar da bulamayınca hep birlikte annelerine seslenmişlerdi:
-Anneee.  
-Annee, çabuk gel paramızı bulamıyoruz.
-Biri paramızı almış. Mendillerimiz yerinde yok.

Eyvanı süpürmekte olan anne, onları duymuştu.
 -Geliyoruum, geliyoruum, diye seslendi.
Nasıl söylesin, nasıl açıklasın onlara parasız kaldıklarını? Zor durumda oldukları için kendilerinin aldığını? Bu yaştaki çocuklara parasız kaldıklarını söylemek doğru olur muydu? Şimdiden kafalarına işlemek doğru olur muydu yokluğu? Söyleyemezdi gerçeği. Söylemedi. Hiçbir şeyden habersiz gibi, telaşla içeri girmişti. En küçükleri Fırat ağlamaya başlamıştı bile. 
-Dur ağlama hemen. Bir kez de ben bakayım. Belki de siz sakladığınız yeri bulamadınız.
Müzeyyen Hanım yatakların aralarını iyice yoklamış, sanki bulacakmış gibi uzun süre aramıştı. Sonra da, ellerini dizlerine vurarak: 
-Ah şu fareler, ah şu fareler. Görüyor musunuz yaptıklarını?  Çocuklarımın para mendillerini götürmüşler. Yok, ben de bulamadım. Sahiden götürmüşler. Neyse şöyle yanıma gelin oturun da konuşalım. Bir çaresini bulalım, diyerek Müzeyyen Hanım divana oturup çocuklarını da yanına almış, onları avutmaya başlamıştı:
-Fareler demir paraları yiyemez. Herhalde mendilin içinde yiyecek birşeyler var sanıp götürmüş olmalılar. Siz hiç üzülmeyin. Bakacak ki yiyecek birşey yok içinde, bırakıverirler bir yerlere. Belki de geri getirip koyarlar tekrar yerlerine.
-Getirir değil mi anne? 
-Ya getirmezse?
-Ya götürüp bulamayacağımız bir deliğe saklarsa?

Çocukların soruları art arda gelmişti. Annesi çocuklarını teselli etmeye devam etmişti:
-Hayır, hayır. Hiçbir yere saklayamaz. Ben evi her süpürüşte, köşe bucak bakarım. Bir gün ortaya çıkıverir. Siz hiç merak etmeyin. Onlar da mendillerin içinde yiyecek bir şey olmadığını anlayınca götürdüklerine pişman olurlar.
-Evi süpürürken belki de yakalarsın onları değil mi anne?
-Bir görsem yakalarım tabi. Hiç kaçırır mıyım. Kapan kor yine yakalarım onları. Ah şu fareler, hele bir yakalayayım cezalandıracağım onları.

Fırat hemen atılmıştı: 
-Onu da berber amcaya götürelim mi anne?
Anne sarıldı çocuklarına. Okşadı saçlarını tek tek. Öptü yanaklarından. Bu avuntu rahatlatmıştı çocukları. Umutlandırmıştı. 
Fareler sünnet paralarını elbet bir gün geri getirecekti... Ah şu fareler, ah…


 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.