13 Eylül, 2026, Pazar
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Kurumsal Milliyetçilik vefat etti!

13 Eylül 2026, Pazar 09:57
Kurumsal Milliyetçilik vefat etti!

Merhaba değerli okurlarım.  Ben yeni gelmedim. Geri geldim. Uzunca bir süredir sudan bahanelerle yazamadım. İnsanoğlu kolaya çabuk alışıyor. Yazmamak kolay geldi. Ben de hemen alıştım. Son bir-iki haftadır da ev taşıma sorunum vardı. İşyerime de seyrek gittim.

Dün gittiğimde bırakılmış 5-6 tane düğün davetiyesini gördüm. İnternet üzerinden gelenler de onun iki katı. Baktım kimler kimlerle, kimlerin çocukları kimlerin çocuklarıyla evleniyor diye. Hepsi de tanıdık. Kimileri akrabam. Kimileri de yarım asra yaklaşan birlikteliğimizdeki dost ve arkadaşlarım. Hepsi de güzel güzel davetiyeler bastırmış, kimi elden bırakmış. Kimi de kargo ile ulaştırmış. Bazıları da davetiyenin fotoğrafını çekip atmışlar. Nasrettin Hocamın çorba ikramı gibi. Kimine çorbanın kendisi, kimine de suyunun suyu. 

Hepsi başımın üstüne. 

Topladım hepsini. Eve giderken yıllarımın geçtiği mobilya mağazamıza uğradım. Sağ olsun Ali Bey beni iyi karşıladı. Kırmızı yollukları sermiş. Çaylar hazır. Kurabiyeler konfetiler. Şaşırdım. Meğer kendi arkadaş camiamızdan, dostlardan, akrabalardan uzun süredir tek gelen ben imişim. İzzet ikram ondanmış.

Elimdeki davetiyeleri görünce kısaca göz attı. Daha fazlası da onda vardı. 

Eski düğünlerden açıldı laf. 70 li yıllarda yeşil renkte Steyşın bir Renomuz vardı. Gelin arabası olmadığı düğün olmazdı. Birçoğunda da süslemeyi kendimiz yapardık. O zaman imkanlar kısıtlıydı. İmkânı olan her arkadaş kendi imkanını paylaşırdı. Biz daha çok paylaşırdık. Rahmetli babam evlenen arkadaşlarımızın perdelerini de dikerdi. Annem “ilerde yıkandığında çekmesin” diye perde kumaşını küvette suya batırır bekletirdi. Evimizin banyosundaki küvet sadece o iş için kullanılmıştı o zamanlar. Sonra küçücük evimizin mini minnacık balkonunda onları kurutmaya çalışırdı. Babam arkadaşımızın ev ölçüsüne göre kesip dikerdi. Abimle bana da (Daha çok abime) onları tek tek evlerde korneje asma işi kalırdı. Bu işlerin birçoğu düğün hediyemiz olarak yapılırdı. 

Düğünler, düğünler…

Şimdilerde o arkadaşların çocukları, torunları evleniyorlar. Bize de davetiye gönderiyorlar sağ olsunlar. Ama ben buna yasak savma daveti diyorum. 

Uzunca bir süre önce arkadaşlardan birinin evine gitmiştik bir bayram ziyareti sebebiyle. Evinde yeni koltuklar, kanepeler. Biz mobilyacıydık ama hiçbiri bizim ürünümüz değildi. Zaten dükkanımıza da uğramamış ürünlerimize bakma zahmetine bile girmemişlerdi. Baksalar ve beğenmeseler:

-“Zevk meselesi beğenmediler” der geçerdim.  Fiyatımız pahalı gelse:

-“Bize ne yaparsınız, nasıl bir kolaylık sağlarsınız?” diye sormadılar. Oysa rahmetli babam birçok arkadaşımızın evini döşerken sıfır kâr ile döşer, bir de üstüne taksitler yapardı. 

Bize sormadılar bile. Bazen yola çıktıklarımızın boza satışına denk gelmenin acısını hissediyorum.

Bu sadece bizim sektörümüzde mi böyle?

Bu sadece bizim arkadaş çevremizde mi böyle?

Milliyetçiliği bilmiyorum ama “Kurumsal milliyetçilik” sizlere ömür. Ölmüş, ağlayanı yok.

 Zaten müşteri portföyümüzün %99’u farklı kesimlerden. Daha önce tanımadığımız insanlar. Bizi tavsiye ile bulmuşlar. Onlarla tanışıklığımız eşya aldıklarında başlıyor, sonra yazlıklarına, çocuklarının düğününe, torunlarına ulaşan bir alışveriş zincirine dayanıyor. Ürünümüzü kullananlar farklı dünya görüşünde olsalar da bizden vazgeçmiyor. Güzel bir ticari akış ve yeni dostluklar oluştu onlarla. 

O yönden endişe yok.

Endişem farklı:

-“Arkadaşlar veya çocukları veya veya torunları hiç mi uğrayıp eşya bakmıyorlar?” diye sordum. Arkadaşlardan birinin söylediğini aktardı:

-“Evlenen gençlerimiz değişik sebeplerden farklı firmalara gidiyorlar. Bizim tavsiyemize bakmıyorlar” demiş..

Velhasıl düğünden birkaç yıl sonra gelin hamile kalıyor. Bebek gelince anneanne, babaanne yanlarında kalacak ki yardımcı olacaklar genç anneye. Geçen birkaç yıl süre zarfında kalitesini ve rahatsızlığını birebir yaşadıkları için damat da gelin de annesini babasını o rahatsız edici koltuklarda kanepelerde yatıramayacaklarını fark ederler. Genç çift daha kaliteli, daha kullanışlı, daha rahat ve uzun ömürlü neler var diye o çerçeveden araştırmaya başlıyor.  Bu sefer büyüklerinin yönlendirmemesine rağmen bir şekilde kendileri Seray’a ulaşıyorlar. 

Büyükler ürünler eve geldiğinde denk gelir de görürlerse:

-“Aaa, bunu yapanlar benim arkadaşlarım. Keşke önce bi sorsaydınız. Faydam olurdu.” Diyebiliyorlar.

Vefa dediğimiz eski bir boza markası. 

O da uzun kış gecelerinde yenilerin anlamadığı bir ses tonuyla bağırılarak seyyarlar tarafından satılıyor.  

*** 
10 yaşlarındaydım. Her yaz köye gider en az bir ay kalırdım. Köyümüz Karadeniz ormanlarının yüksek bir tepesindeydi. 2 saate varan bir yürüyüş ve 20 dakikalık dolmuş seyahatinden sonra dedemle birlikte merkeze varırdık. Dedem evden çıkmadan önce liste yapardı. Anneannem eksikleri söyler, o da not alırdı. Baktım Arapça harflerle not alıyor.

-“Arapça yazmak zor olmuyor mu? Neden normal yazıyla yazmıyorsun?”

-“O Arapça değil. Osmanlıca. Böyle not almak daha kolay ve hızlı.”

Dedem emekli olmadan önce köyünde eğitmendi. Yani kendi zamanının öğretmeni. Mezar taşında da “Eğitmen Zekeriya Baydın” diye yazıyor. Adam herkese latin alfabesi ile yazmayı, okumayı öğretmiş. Ama çarşıya giderken hanımının istediği malzemelerin notunu Osmanlıca olarak yazıyor.

Hani daha kolaydı Latin alfabesi?

Harf devrimi büyük planın önemli bir kavşağıdır. Harflerin değişimi ile geçmişteki yazılmış tüm kitaplarla, ilimlerle, kültürlerle bağ kesilmiştir. 

Büyük plan neydi, artık hepimiz biliyoruz. İngilizlerin tek kurşun atmadan kutlama yaparak İstanbul’u terk etme sebebiydi. Her şey adım adım değiştirildi. 

Bugünlerde sokaklarımızda yaşanan çıplaklık olayının başlangıcı bile o ilk adımla başladı. 

Çözüm nedir diye sorarsanız gömlekte yanlış iliklenen ilk düğmeyi söküp doğru iliklemektir derim. 

İlkokuldan başlayarak Osmanlıca İngilizce gibi mecburi ders olarak okutulmalı. Okullarımızdan mezun olan her evladımız Osmanlıcayı, Osmanlı kültürünü, Osmanlı edebiyatını o nazik, o estetik, o derin anlamlarıyla içine sindirmeli. 

Belki tarihimizle, geçmişimizle, üzerine toprak örtülmüş kültürümüzle yeniden barışma imkanının bir adımı olur. Vefa her yerde başlamalı. Ne dersiniz?

Gelelim bu haftanın yazı sonu fıkrasına.

Torunları 98 yaşındaki Temel dedeleriyle sohbet ediyorlarmış.  Temel torunlarına:

-“98 yaşındayum. Çevremde 1 tane dostum arkadaşım yok!”

-“Nasıl olur dede? Neden hiç dostun yok?”

-“Hepisi öldi de ondan.”

Kalın sağlıcakla.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.