Mekke İttifakının İlk Meyveleri mi?
19 Ağustos 2026, Çarşamba 15:43
Hakan Fidan'ın Kahire'deki sözleri, Kushner'ın Mısır'da Hamas'la görüşmesi ve ardından Netanyahu'nun kapısını çalması bize ne anlatıyor?
Mekke'de imzalanan savunma anlaşmasının üzerinden daha çok kısa bir zaman geçti.
Fakat bugün yaşanan bazı gelişmelere baktığımda, bu anlaşmanın daha şimdiden ilk meyvelerini vermeye başladığını düşünüyorum.
Belki de önümüzdeki günlerde çok daha fazla konuşacağımız bir gelişmenin eşiğindeyiz.
Birkaç gün önce Hakan Fidan Kahire'de çok dikkat çekici bir cümle kurdu:
“Washington, İsrail'e baskı yapmazsa Türkiye, Mısır ve Katar radikal adımlar atmak zorunda kalabilir.”
Bu cümle söylendiği anda belki birçok kişi üzerinde fazla durmadı.
Ama bugün yaşananlara arka arkaya baktığımızda, Fidan'ın sözlerinin ağırlığı daha iyi anlaşılıyor.
Çünkü Hakan Fidan artık yalnızca Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı olarak konuşmuyor.
Onun arkasında 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanmış, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı aynı savunma mekanizması içinde buluşturan yeni bir yapı var.
Bu anlaşmanın temel mantığı açık:
Birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine yapılmış saldırı olarak değerlendirilecek.
Yani mesele sadece diplomatik bir iyi niyet metni değil; ortak savunma ve caydırıcılık mekanizması oluşturma iradesidir.
Türkiye de açıkça bunun bir savaş ittifakı olmadığını söylüyor.
Bu bir müdafaa ittifakıdır.
Bir savunma paktıdır.
Bir savaş arama mekanizması değildir.
Hiçbir devlet, hiçbir millet savaşı ilk seçenek olarak istemez.
Ancak şunu da görmezden gelemeyiz:
Savunma ittifakları, gerektiğinde savaşabilecek bir caydırıcılık gücü oluşturmak için kurulur.
Caydırıcılığın anlamı da zaten budur.
“Bize saldırmayın. Çünkü saldırırsanız yalnız olmayacağız.”
Mekke Anlaşması'nın asıl stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Bu üç ülkenin siyasi, ekonomik, askerî ve stratejik ağırlıkları bir araya geliyor.
Türkiye'nin güçlü ordusu ve savunma sanayii...
Pakistan'ın askerî kapasitesi ve nükleer gücü...
Suudi Arabistan'ın ekonomik ve siyasi ağırlığı...
Bunlar bir araya geldiğinde ortaya yeni bir bölgesel denge çıkıyor. Üstelik bu yapı gelecekte başka ülkelerin katılımına da açık.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın açıklamalarında özellikle Mısır'ın adı zikredildi.
İşte asıl kritik noktalardan biri de burada.
Çünkü Türkiye aynı anda iki ayrı denklemde yer alıyor.
Bir tarafta:
Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan, savunma ve caydırıcılık mekanizması...
Diğer tarafta:
Türkiye – Mısır – Katar, Gazze'deki arabuluculuk mekanizması...
Bu iki denklem Türkiye'de birleşiyor.
İşte Hakan Fidan'ın Kahire'deki sözünü bu nedenle yalnızca bir Dışişleri Bakanı'nın diplomatik açıklaması olarak okumak eksik kalır.
Bu sözün akabinde ne oldu?
Amerikan Başkanı Donald Trump'ın danışmanı Jared Kushner Mısır'a geldi.
Kushner, Kahire'de Hamas lideri Halil el-Hayya ile görüştü.
Üstelik bu sıradan bir temas değildi.
Gazze'deki ateşkes planının ilerletilmesi ve Hamas'ın silahsızlandırılması gibi son derece kritik konular masadaydı. Görüşmenin ardından Kushner İsrail'e geçti ve Benjamin Netanyahu ile görüştü.
Şimdi burada olayların sıralamasına dikkat etmek gerekiyor.
Önce Hakan Fidan Kahire'de diyor ki:
“Washington, İsrail'e baskı yapmazsa Türkiye, Mısır ve Katar radikal adımlar atmak zorunda kalabilir.”
Ardından Amerikan tarafının önemli isimlerinden biri Kahire'ye geliyor. Hamas'la masaya oturuyor.
Arabulucuların bulunduğu bir ortamda görüşmeler yapılıyor.
Sonra İsrail'e gidiyor.
Netanyahu ile görüşüyor.
Ve Gazze dosyasını İsrail tarafıyla yeniden masaya yatırıyor.
Ben burada “Fidan konuştu, Kushner emir üzerine harekete geçti” demiyorum. Ama şunu söylemek mümkündür:
Bölgedeki baskı dengesi değişiyor.
Washington bunu görüyor.
İsrail bunu görüyor.
Bölge ülkeleri bunu görüyor.
Ve belki de en önemlisi, Gazze meselesinde bugüne kadar ayrı ayrı hareket eden bölgesel aktörlerin artık çok daha güçlü bir koordinasyon zemini oluşuyor.
Burada Mekke Anlaşması'nın zamanlaması da önem kazanıyor.
Anlaşma 7 Ağustos'ta imzalandı.
Çok kısa süre sonra Gazze dosyasında diplomatik hareketlilik yeniden hızlandı.
Elbette bu iki gelişme arasında doğrudan bir “talimat-emir” ilişkisi kuramayız.
Ama siyasi atmosferin değiştiğini söylemek mümkündür.
Çünkü Washington artık şunu hesaba katmak zorunda:
Gazze meselesi sonsuza kadar dondurulamaz.
İsrail'in istediği gibi süreç sürekli ertelenemez.
Bölge ülkeleri de bütün meselelerde Washington'ın kararını beklemek zorunda değildir.
İşte Mekke İttifakı'nın stratejik önemi burada ortaya çıkıyor.
Bu ittifakın ilk amacı savaş değil, caydırıcılıktır.
Fakat caydırıcılığın güçlü olabilmesi için arkasında gerçek kapasitenin bulunması gerekir.
Türkiye var.
Pakistan var.
Suudi Arabistan var.
Ve gelecekte Mısır gibi başka ülkelerin de bu yapıya dahil olma ihtimali var.
İsrail'in bu gelişmeden rahatsız olması da tesadüf değildir.
İsrail tarafında anlaşmanın endişe verici bulunduğuna ilişkin açıklamalar var.
Çünkü İsrail yalnızca üç ülkenin bir belge imzaladığını görmüyor.
Karşısında Türkiye'nin askerî kapasitesini ve savunma sanayiini,
Pakistan'ın askerî ve nükleer gücünü,
Suudi Arabistan'ın ekonomik ve siyasi ağırlığını,
Ve bütün bunların ortak bir savunma çerçevesinde birbirine yaklaşmasını görüyor.
Üstelik Mısır'ın gelecekte bu yapıya dahil olması ihtimali, denklemi daha da değiştirebilir.
Ama İsrail’den önce bu anlaşmaya İran sözcülüğünü yapan içimizdeki hainler karşı çıkıyor. Bu anlaşma İran’a karşı yapılmıştır diyerek hem halkı yanlış bilgileriyorlar, hem de İran’a güç devşirip, güçlü göstermeye çalışıyorlar. Bu da bir mecusi oyunudur, İsrail'den habersiz yapılmıyordur.
Şimdi bütün bunları Gazze ile birlikte düşünelim.
Türkiye, Mısır ve Katar Gazze'de arabulucu.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ise artık ortak savunma ve caydırıcılık mekanizması içinde.
Bu iki hattın kesiştiği nokta ise Türkiye.
Dolayısıyla Hakan Fidan'ın Kahire'deki sözünün siyasi ağırlığı burada ortaya çıkıyor.
Fidan'ın Washington'a verdiği mesajı şöyle okumak mümkündür:
“Gazze'nin çözümünde ihtiyaç duyduğunuz arabulucular biziz. Fakat biz artık birbirinden kopuk, tek tek hareket eden ülkeler değiliz.”
Bu çok önemli bir değişimdir.
Çünkü mesele yalnızca Gazze değildir.
Mesele, Ortadoğu'nun gelecekte nasıl şekilleneceğidir.
Amerika bölgedeki güvenlik mimarisinin merkezinde kalmaya devam edecek mi?
Yoksa bölge ülkeleri kendi güvenlik mekanizmalarını mı oluşturmaya başlayacak?
Mekke Anlaşması, bana göre bu ikinci ihtimalin artık ciddi biçimde masaya geldiğini gösteriyor.
İran savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo da bu süreci hızlandırmış görünüyor.
Bölge ülkeleri, güvenliklerini yalnızca dışarıdan gelecek garantilere bağlamanın yeterli olmadığını daha açık biçimde görüyor.
Ve kendi aralarında yeni mekanizmalar oluşturuyorlar.
Bu yüzden Mekke Anlaşması'nı sadece Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanmış bir savunma anlaşması olarak görmek yanlış olur.
Bu anlaşma aynı zamanda:
“Bölge kendi güvenliği konusunda daha fazla söz sahibi olmak istiyor.” mesajıdır.
Şimdi Gazze'ye tekrar dönelim.
Kushner'ın Kahire'de Hamas'la görüşmesi ve ardından Netanyahu ile masaya oturması, Gazze dosyasının yeniden hareketlenebileceğini gösteriyor.
Üstelik görüşmelerde ateşkes, İsrail'in çekilmesi, Hamas'ın silahsızlandırılması, Gazze'nin yönetimi ve yeniden imarı gibi temel başlıklar yeniden tartışılıyor.
Bütün bunlar henüz sonuçlanmış bir anlaşma anlamına gelmiyor.
Netanyahu'nun hâlâ ciddi itirazları var.
Hamas'ın da kendi şartları var.
Dolayısıyla burada erken bir zafer ilan etmek doğru değildir.
Ama diplomatik hareketliliğin kendisi bile önemlidir.
Çünkü bazen siyasette sonuçtan önce hareketin kendisi mesaj verir.
Ve bugün verilen mesaj şudur:
Gazze dosyası yeniden masada.
Belki de daha önemlisi, bu masada bölge ülkelerinin ağırlığı giderek artıyor.
İşte asıl dikkat çekmek istediğim nokta budur.
Mekke Anlaşması'nın meyveleri belki de ilk olarak cephede değil, diplomasi masasında görülmeye başlanıyor.
Çünkü güçlü savunma ittifaklarının en büyük başarısı savaşmak değil, savaşı önleyebilecek bir caydırıcılık oluşturabilmektir.
Bizim temennimiz de budur.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın oluşturduğu bu yapı hiçbir zaman savaşa ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir caydırıcılık mekanizmasına dönüşsün.
Ama gerektiğinde de üyelerinin güvenliğini koruyabilecek kapasitede olsun. Çünkü savaş, herkesin en son isteyeceği şeydir.
Fakat barışın kıymetini artıran şey, gerektiğinde kendini savunabilecek güce sahip olmaktır.
Bugün Gazze'de yaşanan diplomatik hareketlilik bize şunu gösteriyor olabilir:
Bölge ülkeleri artık sadece kendilerine biçilen rolü oynamak istemiyor.
Kendi güvenliklerini,
Kendi geleceklerini,
Kendi coğrafyalarının meselelerini, daha fazla kendileri belirlemek istiyor.
Ve belki de Mekke'de atılan imzanın asıl anlamı tam olarak budur.
Ya bölgenin sorunlarının çözümünde bölge ülkeleriyle birlikte hareket edeceksiniz!
Ya da bölge ülkeleri, kendi sorunlarını çözebilecek siyasi ve stratejik araçları kendileri oluşturmaya başlayacak!
Gazze'de önümüzdeki günlerde bunun yeni işaretlerini görmemiz mümkün.
Temennimiz, bu hareketliliğin Gazze'de akan kanın durmasına, katil İsrail saldırılarının sona ermesine, kalıcı bir ateşkese ve Filistin halkının yeniden ayağa kalkmasına vesile olmasıdır.
Eğer bu gerçekleşirse;
Mekke'de kurulan savunma ittifakının ilk meyvesi Gazze'de alınmış olacaktır.
Fî Emânillah
Ebuzer AYDIN
"Ey Kalemim! Bir Gün Doğru Bildiklerini Yazmazsan Kolumla Beraber Kırar Atarım Seni"

