Bir Avuç Davin, Bir Külah Çocukluk
17 Eylül 2026, Perşembe 11:50
Malatya'ya
Artık sonbahar geldi...
Sararan yapraklar, hazan mevsiminin gazelleri yol kenarlarında renk renk yığınlar oluşturmaya başladı.
Şehirde o tatlı, o telaşlı eylül serinliği hissediliyor.
Malatya’da kış hazırlıkları nihayete erdi, son işler de bitirildi.
Evlerin bodrumlarında, kilerlerinde hummalı bir mesai tamamlandı.
Küplere, bidonlara peynirler, yağlar basıldı; kışlık kavurmalar kavruldu, unlar, bulgurlar çuvallandı.
Damlarda kurutmalıklar kurutuldu...
Tam bir sonbahar havası.
Bu mevsimin kendine has o tatlı telaşı beni aldı; çok uzaklara, 70'li, 80'li ve 90'lı yılların o unutulmaz çocukluk anılarına götürdü.
Neler neler geçti gözlerimin önünden...
Ama aralarında biri var ki durup dururken aklıma düşüverdi:
Davin...

Nedir bu davin?
Bilmeyenler, Malatya dışından olanlar için anlatalım:
Anadolu’nun bağrında, en sarp ve kayalık dağ eteklerinde kendiliğinden yetişen, zamana ve kuraklığa meydan okuyan inatçı, şifalı bir yabani meyve.
Araştırmacı-yazar Fikri Demirtaş’ın o zarif benzetmesiyle; "Davin ağacı yalnız insana benzer.
Ne derdini söyler ne de duyanı olur feryadını...
Ne vazgeçer yalnızlıktan ne de terk eder yalnızlığını."
Köklerini sert kayaları delerek toprağa ulaştıran bu ağaca kimisi dağın ya da dağdağan der; kimisi Kürtçe adıyla taev, kimisi de davun veya çitlembik...
Darende ve Arapgir’in kırsalında yaşlıların anlattığı o eski kıtlık yıllarında, kuraklıktan tek bir meyve bile yetişmezken dağ başlarında böceklenmeden sapasağlam kalan bu minik taneler, doğadaki canlıların ve köylünün en kıymetli rızkı, dertlerinin şifası olurdu.
Hekimhan-Güzelyurt'ta kayaların arasından başını çıkaran, Akçadağ gibi ilçelerin dağlık bölgelerinde yetişen o ağaçların nohut büyüklüğündeki minik taneleri, ilk çıktığında yeşil ve buruktur.
Sonbahar güneşi vurdukça kahverengileşir, tatlanır, etlenir.
Önce afiyetle yenip o buruk ama tatlı aroması tadılırdı, ardından asıl eğlence başlardı.
Çünkü Malatyalı bir çocuk için davin, sadece kışlık kilerlere konulacak ya da kıtlıkta hatırlanacak bir yemiş değildir.
Davin; çocukluğun ilk mermisi, mahalle savaşlarının en saf heyecan kaynağıdır.
Çekirdekleri hem sapanların bedava mühimmatı hem de üfleme borularının vazgeçilmezidir.
Bakkallarda çay bardağıyla ölçülerek ya da gazete kâğıdından yapılan küçük külahlarda satılırdı.
Yanında da ince tenekeden kıvrılmış 30 santimlik o meşhur "davin atacağı" verilirdi.

Borunun arkasına davini koyar, nefesini ciğerinin en derininden üflerdin.
Tam isabet!
Salgın gibi yayılırdı bu sevdalık.
Borusu olmayan ya da parası yetmeyen çocuk pes mi ederdi?
Asla! Malatya’nın pratik zekası devreye girerdi hemen.
Gözler çatılara dikilirdi; hedef, televizyon antenleri...
Dönemin çatılarında bulunan alüminyum TV anten boruları, adeta davin çekirdeğinin çapıyla milimetrik olarak eşleşirdi ve bu iş için biçilmiş kaftandı.
Arapgir’de, Darende’de, Hekimhan’da, Mücelli’de ya da Paşaköşkü’nde az mı yaşandı bu hikâye?
Çocuklar gizlice damlara tırmanır, antenlerin fazla alüminyum çubuklarını birer birer söker veya kırar, etrafını renkli elektrik bantlarıyla sararak kendilerine "tüfeççek" yaparlardı.
Akpınar'ın kerpiç sokaklarında akşam olunca TRT’de haberleri izlemek için televizyonu açan baba, ekranda karıncaları görünce mevzuyu anlardı.
Elinde süpürge sapıyla dama koşarken feryat yükselirdi:
— Yine hangi velet kırdı bu anteni!
Okullar açıldı mı öğretmenlerin tatlı kabusu başlardı.
Sınıflar bir anda cephe hattına dönerdi.
Ders coğrafya ya da matematik...
Öğretmen tahtaya arkasını döndüğü an, arka sıralardan bir "çıt" sesi gelir, ön sıradaki çocuğun kafasına davin çekirdeği tık diye çarpardı.
Öğretmen hiddetle arkasını dönüp:
— Kim attı onu? diye kükrediğinde, suçüstü yakalanmak istemeyen velet ne yapardı bilir misiniz?
Ağzındaki davin borusunu sıranın altına gizler, yanaklarındaki davin mermilerini telaşla yutuverirdi!
Malatya’da annelerin çocuklarına söylediği o meşhur uyarı buradan gelir:
— Bak çok yutma, karnında davin ağacı çıkacak!
Sokaktaki mücadele ise bambaşka bir efsaneydi.
Fikri Demirtaş’ın aktardığı o Kanalboyu hatıralarında olduğu gibi; kanalın iki tarafına dizilen çocuklar borularla birbirlerine davin fırlatırdı.
Hücuma geçen taraf rakiplerini Orduevi'ne doğru kovalarken Orduevi duvarlarındaki girintilerde siper alınır; cephane olan davin bittikçe duvarları saran it üzümleri mermi yapılırdı.
Kernek'ten gelen kanala düşen davinlerin suyun üzerinde süzülüşüne çocuklar bir isim takmıştı:
"Davin Dansı".
Davin mevsimi geçince sokaklar durulur mu sanırsınız?
Malatya'nın çocukları (çağaları) için eğlence hiç bitmezdi. O tozlu mahallelerde,
Batılıların çelik-çomak dediği ama bizim yerli adıyla "sülü değnek" adını verdiğimiz oyun başlardı.
Bahçelerden koparılan iki dal parçası ve iki taş...
Dünya kupası finali gibi geçerdi o maçlar.
Develeme çevirmeler...
Uzun eşekk
Oyun oyun üstüne...
Acıkınca anne feryatları yükselirdi pencerelerden.
Sokak lezzeti dediğin lüks restoranlarda değil, kapı önünde yenirdi.
Anaların çocukların eline tutuşturduğu o meşhur salçalı (eşgili) ekmekler ya da üzerine toz şeker serpilmiş yufka ekmek dürümü (sıkma)...
Ağzının kenarı salça lekesi içinde, bir elinde davin borusu, diğer elinde salçalı ekmekle büyüdü o kuşak.
Malatya’nın kültür elçisi, rahmetli Necati Dikmen o günleri, o sokakların kokusunu ne güzel dökmüştü mısralara.
Kent hafızasına kazınan o şiir, bu sonbahar gününde kulaklarımızda çınlar:
"Garlı dondurma turuncu, sarı,
Mekdepden çığardığ övlen suları.
Davin atacağı, fişek c......a,
Kerim dayı bunnarın kökü gaç para?"
Eski Atatürk İlkokulu’nun önündeki tezgâhtan Kerim Dayı’nın bakkalına kadar o tezgâhlardaki davin külahları, aslında bir kuşağın en masum neşesiydi.
Yıllar geçti...
Artık,
Sokaklar değişti, televizyon antenleri tarih oldu, bakkallarda artık teneke borular satılmıyor.
Evlerde o eski telaşlı kış hazırlıkları da yavaş yavaş azalıyor.
Ama davin hafızası büsbütün silinmedi. Anılarımız da yer buluyor...
Bugün Malatya Şire Pazarı’na yolunuz düşerse çerezcilerin önünde, kimi esnafın tezgahının bir köşesinde o kahverengi boncukları hâlâ görürsünüz.
Şehre dışarıdan gelen bir yabancı merak edip sorduğunda,
Malatya kıdemli esnafının o nüktedan, muzip cevabı hiç değişmez.
Tezgâhtan bir avuç davin alıp uzatırlar ve gözlerinin içi gülerek şöyle derler:
— "Gardaş, bu Malatya’nın yerli mermisidir.
Isırarak yersen şifadır, boruya koyup üflersen çocukluğumuzdur..."
Hazan mevsiminin gazelleri savrulurken bu sonbahar Malatya’ya, ve
o güzel kış hazırlıklarına bereket dilerim...
Bu bereketli gayretlerin yeni nesil tarafından da devamını market bağımlısı tüketici olmamalarını diliyorum.
Malatya'da, Mücelli'de, Başharık'ta Akpınar'da, Cöşnük'te, Samanharığı'nda, çocukluğumuzun geçtiği her sokakta ve o güzel anılarda buluştuğumuz herkese selam olsun...
Muhabbetle...


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.