07 Haziran, 2026, Pazar
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Dilan Polat Olayı ve Çürüyen Anadolu İrfanı

07 Haziran 2026, Pazar 08:34
Dilan Polat Olayı ve Çürüyen Anadolu İrfanı

Geçtiğimiz günlerde altı milyonun üzerinde takipçisi olan Dilan POLAT adlı bir sosyal medya fenomenine yönelik suikast girişiminde koruması olan adam öldürüldü. Dört kız çocuğu babasız kaldı. Bedeni yerdeyken ve henüz soğumamışken, ismi geçen fenomen akıllı telefonunu eline aldı ve yaşanan bu olayı bir "içerik" olarak hesabında paylaştı. O tetiği çeken eli adaletin terazisi tartar elbet. Fakat asıl cinayet silahı o an orada açılan "canlı yayın" butonuydu. Ve o içerik milyonlarca izlenme aldı. Bu yazıda o ahlak yoksunu şahsı değil; kötülüğü, pespayeliği ve acıyı büyük bir iştahla "satın alan" içinde bulunduğumuz o toplumsal çürümeyi konuşacağız. Hazırsanız, ekranlarınızı değil, vicdanlarınızı açın.

   Kara para, lüks araçlar ve görgüsüzlüğü bir yaşam tarzı olarak pazarlayan o bildik senaryoyu hatırlayın. O şahısların kirli ilişkileri gün yüzüne çıkınca ve yargı kıskacı daraldığında ilk sığındıkları liman ne olmuştu? Kutsal al bayrağımıza sarılmak ve peşinden hemen servis edilen umre pozları. Toplumun kutsallara olan hürmeti, dijital pazaryerinde en kolay paraya çevrilen ticari bir malzemeye dönüştü. Sosyolojik ve klinik araştırmalar bize çok net bir sosyal kanıt sunuyor: Şiddet, duyarsızlık ve haksız kazanç hikayelerini sürekli izleyen kitlelerde, merhamet ve empati merkezleri zamanla köreliyor. Kötülüğün hiçbir bedel ödemediği, aksine "fenomen" unvanıyla baş tacı edildiği bir ekrana bakan toplum, erdemi nerede arayacak? Asıl tehlike o arsız canlı yayın değil. Asıl yıkım, bu umursamazlığın evlerimize sızıp çocuklarımızın sinir sistemine "başarının tek yolu sınır tanımamaktır" anlayışının yerleşmesidir.

İmam Gazzâlî kalbi bir aynaya benzetir. Kötülüğe, haksızlığa ve arsızlığa her bakış ve  her tepkisizlik o aynada siyah bir leke bırakır. Aynası kararan insan, artık acıyı acı, zulmü zulüm olarak hissedemez. Yanı başında can veren korumasını kurtarmak yerine takipçilerine sunan o zihniyet, aynası ziftle kaplanmış bir çağın en net görüntüsüdür. Batı dünyası buna "duyarsızlaşma sendromu" diyor, bizim irfan geleneğimiz ise "kalp katılığı". Değerlerin, inancın ve kutsalın imaj temizleyici bir deterjan gibi yada hedef kitleyi uyutmak için kullanıldığı bu devirde, gösteriş maalesef merhameti ayaklarının altında ezdi.

Yüzyıllar boyunca bu toprakları ayakta tutan, o çok güvendiğimiz "Anadolu irfanı" sessizce can çekişiyor. Komşusu açken tok yatmayı zül sayan, yolda incinmiş bir kalbi dert edinen, komşusunun acısından dolayı televizyonları kapattıran hatta yüksek sesle gülmeyi ayıp sayan o köklü yardımseverlik mayamız, ne yazık ki dijital çağın çarkları arasında un ufak oluyor. Yunus Emre'nin "Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil" diyerek özetlediği o derin incelik, yerini "Bir kez daha fazla tıklandın ise, gerisinin hiçbir önemi yok" acımasızlığına bıraktı. Yüzlerce yılda, ilmek ilmek dokuduğumuz o merhamet hırkasını, birkaç saniyelik şöhret uğruna kendi ellerimizle ateşe atıyoruz. Acıya şahit olduğunda elini uzatmak yerine telefonuna sarılan bu yeni insan profili, aslında topyekûn kaybettiğimiz ruhumuzun en acı fotoğrafıdır. Sadece bakıp geçmek, acıyı ekranda kaydırıp unutmak bizi yavaş yavaş etten ve kemikten oluşan ruhsuz makinelere dönüştürüyor.

Biliyorum kıymetli anne babalar. Yorgunsunuz. Hayat dertleri bir yandan, ekranların bu devasa çekim gücü diğer yandan üzerinize geliyor. Çocuğunuz odasında sessizce telefonuyla oynarken "En azından gözümün önünde, güvende" diye düşünüyor olabilirsiniz. Sizi anlıyor ve asla suçlamıyorum. Hepimiz bu dijital sağanakta ıslanmamaya çalışıyoruz. Ama o kapalı kapıların ardında, çocuklarınızın o tertemiz iç çocuğu her gün bambaşka bir merhametsizliğin şovuna maruz kalıyor. Çözüm, tabletleri camdan aşağı atmak değil. Çözüm, evde sahici, sıcak bağlar kurmak. Çocuğunuzun gözünün içine bakarak, onu yargılamadan dinleyerek oluşturduğunuz bir aile sohbeti, milyonluk fenomenlerin sahte parıltısını anında söndürür. Akşam yemeğinde ona "Bugün izlediğin şey sence birine zarar veriyor mu?" diye sorabilmektir çözüm.

Yazının başındaki o sarsıcı ana geri dönelim. Yere düşen o cana. Dört yetime. O kamerayı açan el, cüretini ve dokunulmazlığını gökten zembille indirmedi. O gücü, bizzat bizim izleme iştahımızdan, boş zamanlarımızdaki o masum sandığımız ekran kaydırma alışkanlıklarımızdan alıyor. Şimdi silkelenme vakti. Kötülüğü boykot etmenin en sessiz, en kansız ama en yıkıcı yolu parmaklarımızın ucunda duruyor. O "Takibi Bırak" butonu, bugün sadece dijital bir tercih değil; çocuklarımızın zihnine sahip çıkmak için atacağımız en güçlü ahlaki adımdır. Bir tık ile beslediğiniz o çürümüşlüğü, yine tek bir tık ile aç bırakabilirsiniz. İzlemeyi, beğenmeyi ve o profillere tıklamayı kestiğiniz an, o milyonluk kof imparatorluklar saniyeler içinde paramparça olacak. Kutsallarımızı maske yapıp bizi kandırdıklarını sanıyorlar. İzin vermeyin ve "Tıklamayla Büyüttüğün Çürümeyi, Bir Tıkla Yok Et: Takibi Bırak!"

Önemli bir ekleme dostlarım,

Bir nakkaş inceliğiyle bu yazımı siz değerli okuyucularımla buluşturmak için çalışırken ülkemizin sayılı zenginlerinden olan bir şahıs toplumumuzdaki kadınlara yönelik tepki uyandıracak bir fıkra paylaştı.  

Sahip oldukları muazzam zenginliği borçlu oldukları bu ülkenin mukaddes halklarına, insanlık onuruna yakışmayacak çirkin bir benzetmeyle dil uzatılması beni derinden yaralamıştır.
Benim yaşam felsefemin temelinde sarsılmaz bir ilke yatar: Eğer birinin annesine, kadınına ya da kutsalına dair bir söz söyleyeceksem, önce kendi annemi, kendi kutsalımı gözümün önüne getiririm. İnsanlık onuruyla bağdaşmayan bu gayriahlaki söylemde bulunan şahsa yegane tavsiyem de budur.

Zira kadın denilince benim aklıma, çocuklarımın annesi olan eşim gelir. Kadın denilince benim aklıma, beni dünyaya getiren cefakar annem gelir. Kadın denilince benim aklıma, ülkemizin milli kurtuluş mücadelesinin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü dünyaya getiren Zübeyde Hanım gelir. Ve kadın denilince benim aklıma, 'En Güzel Örnek' ve 'Âlemlere Rahmet' olan Peygamber Efendimizin (S.A.V) annesi Hz. Âmine gelir.

Kadın; hangi milletten, hangi dinden, hangi ideolojiden olursa olsun insanlığın en büyük kutsalıdır. Hal böyleyken, söz konusu çirkin ifadeyi 'fıkra' diyerek hafifletmeye, sevimli göstermeye çalışanlar bana göre bu suça ortak olmaktadır. Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok; bu şahıs, açıkça Kürt kadınlarına yönelik ahlaksız bir ithamda bulunmuştur! Bu hadsizliğe sadece hedef alınan kesimin değil; bu ülkenin ay yıldızlı bayrağı altında yaşayan, vicdanı atan ve kendisine 'insanım' diyen herkesin en yüksek perdeden karşı çıkması gerekir.

Zira onur, her türlü ticari ilişkiden ve servetten daha büyüktür!"
 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.