18 Temmuz, 2026, Cumartesi
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Tecde' de Bir Keklik Avı

05 Mayıs 2026, Salı 13:12
Tecde' de Bir Keklik Avı

Killo’nun Keklikleri başlıklı yazımda,  rahmetli Mehmet Gülşen’in kekliklere olan merakından ve ötücü kekliklerinden bahsetmiştim. Bu kez onun, kardeşi Lütfi ile birlikte çıktıkları bir keklik avını anlatacağım.

 Uzun yıllar öncesi yaşan keklik avını anlattığım bu yazımda, Emekli Öğretmen yazar amcam rahmetli Lütfi Gülşen’in “Kekliğim Kınalıdır” isimli öyküsünden alıntılar yaptım.

Lütfi’nin babası Mıkdat Hoca, tek başına, yoğun işleri arasında boğulur gibiydi. Büyük oğlan Mehmet’in hiç hayrı yoktu. Yer içer, başını alıp giderdi. Nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun diyen olmazdı. Ölen dedesinin ismini koymuşlardı. Dedesi gençliğinde keman çalarmış, keklik beslermiş. Mehmet’te onun yolundan gittiği için isminin başına dededen kalma Killo sözcüğünü getirmişlerdi. Kardeş anlamına mı geliyordu, keklikçi anlamına mı? Bilmiyorlardı. Üç kızın üstüne geldiği için çok şımartılmıştı. İşe hiç koşulmamıştı. Şimdi de söz geçiremiyorlardı.

Killo Mehmet, kendini keklik avına, bir de saz çalmaya vermişti. Eli biraz keser, rende tutsa da marangozluk yapmazdı. Boş gezenin boş kalfası, Tecde’nin kabadayılarındandı. Köyüne, köylüsüne toz kondurmazdı. Komşularını sever, sayardı. Küçükleri korurdu.

Babası evde olmadığı zamanlarda bağlama çalıp, yanık türküler söylerdi. Bu yanıklık, bu iç çekmeler, içtenlik neden ileri geliyordu? Kimseler bilmezdi. Anası, babasıyla kavga çıkmasın diye iki arada bir derede kalırdı. Sazı köşe bucak saklardı.

Lütfi, bütün işlerinde ağabeyine yardım etmek zorunda kalırdı. Yoksa onun canını çıkarırdı. Öyle sert, öyle merhametsizdi. Eli de çok ağırdı. Bir tokat atınca kulağı günlerce çınlardı. Gözlerinden ateş çıkar, pıtır pıtır yaşlar dökülürdü. Ses çıkarma, sesli ağlama yasaklanmıştı. Babasından bu kadar korkmazdı.

    Onun başına bir de kekliklerine bakma, ava gitme işi çıkarmıştı. Kafeste iki kekliği vardı. Ayakları, gagaları kınalıydı, kırmızı. Gözleri sürmeli sürmeliydi. Mehmet saatlerce onlara bakardı. Yemlerini verirdi. Ötüşlerini dinlerdi. Ağzıyla çıkardığı seslerle onları neşelendirir, ötüşe kaldırırdı. “Gubak gubak, gak gubak, gak gak gak” diye ötünce kendinden geçerdi:

    -Lütfi, bunların otları kalmamış. Harık kenarından biraz keklik otu toplayıver, çabuk, koş!.. derdi.

    Emirler sertti, kesindi. Lütfi hemen denileni yapar, bir deste ot toplayıp dönerdi. Onu ayıklar, ağabeyinin önüne kordu.

    Belki bu hizmetlerine karşılık, belki de ava alıştırmak için bir kez de onu ava götürmüştü. Gizlice:

    -Bu gece erken yat, demişti. Şafak sökerken seni de ava götüreceğim. Anam biliyor. Babamın haberi olmasın.

O gece Lütfi’nin gözüne uyku girmemişti. Uyuyup uyuyup uyanmıştı. Ya kendisine haber vermeden giderse!.. Ya uyanamazsa!.. Keklik avının nasıl olduğunu merak ediyordu. Gece yarısı bir elin dürtmesiyle uyanmıştı:

    -Kalk, giyin. Ceketini almayı unutma! 

    Ağabeyi çoktan hazırlanmıştı. Keklik kafeslerini omuzuna asmıştı. Kıldan yapılma abasının altına gizlemişti. Kimseler görmesindi. Hem de yerli yersiz ötmesinler istiyordu. Üşümelerini de önlemiş olurdu.

On beş yirmi dakika sonra Tecde karanlığa gömülmüştü. Evler görünmez olmuştu. Dağ yoluna girmişlerdi. O dağ senin, bu dağ benim derken iki üç saat tırmanmışlardı. İyice yorulmuşlardı. Öyle her yerde bol keklik bulunmazdı. Ağabeyi yerlerini iyi biliyordu. İyi av olacağını umduğu yamaca keklikleri indirmişti. Abasıyla gene üzerlerini örtmüştü. Yıkık durumda olan küçük av evinin taşlarını, ses çıkarmadan, dizmişti. On beş yirmi adım öteye keklikleri kurmuştu. Onların da çevresini taşlarla kapatmıştı. Bir tek başlarının çıkacağı yer kalmıştı. Önlerindeki küçük düzlüğe de çabuk çabuk tuzakları sermişti. Böylece keklikler kurulmuş olmuştu.

    Bu işleri ses çıkarmadan tamamlamış, kendini aceleyle av evinin içine atmıştı. Lütfi’ye:

    -Sesini çıkarma, sakın öksürme, demişti. Nefesler kesilip beklenmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca önce kendi keklikleri ufak ufak ötmüştü. Arkasından sanki gecenin sessizliği yırtılmıştı. İki kardeş küçük sığınaklarında, birbirine sokulmuşlardı. Uzaklardan gelen sesleri dinliyorlardı. Lütfi heyecandan titremeye başlamıştı:
    -Üşüyorsan ceketini üzerine al, dedi ağabeyi.

    -Yok yok üşümüyorum.

    Kendini tutamıyordu. Zaman zaman başını kaldırıp dışarı bakmak istiyordu. O zaman ağabeyi, eteklerinden çekip oturtuyordu:

    -Bak, bizimkiler tam ötmeye başladılar. Karşıdakileri ısrarla çağırıyorlar. Aslanlarım benim, hadi sizi göreyim!.. Biraz sonra önümüzde olacaklar. Çetin bir savaşa başlayacaklar. 

    Birden iki, ikiyken üç beş olmuşlardı. Dağlar taşlar keklik sesiyle dolmuştu. Bir gürültü, bir patırtı, bir çığlık kopmuştu. Ortalık savaş alanına dönmüştü. Birbirine cevap vermeler, meydan okumalar. 

    Yabaniler kendi bölgelerine başkalarını sokmak istemezlerdi. Belki eşlerini kıskanıyorlardı. Tanımadıkları bu keklikleri bölgeden atmak için yüklenirlerdi. Bir meydan güreşiydi sanki. Eski zamanlardaki gibi, yüz yüze yakın savaşma kadar heyecanlıydı.

    İşte kanat sesleri… Üç keklik kendi kekliklerinin önüne konmuş, saldırıya geçmişti. Biri sesini kalınlaştırarak, üzerine hışımla yürümüştü. Mehmet’inkiler öyle saldırıdan korkacak cinsten değildi. Çevre köylerin en yiğit, en korkusuz keklikleriydi. Hele birisi, on tanesine karşı koyacak güçteydi.


    Yakın döğüşler başlamıştı. Birinin ayağı tuzağa takılmıştı. Çekip çıkaramadı. Kanada kalkmış, uzağa uçamamıştı. Onlarınkiler çeşitli seslerle, çığlıklarla, onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Diğerleri ürküp kaçmışlardı. Böylece kekliklerin savaşı sona ermişti. Sesler kesilmişti. Yavaşça yerlerinden kalkıp kekliklerin yanına doğru yürümüşlerdi. Ağabeyi hafif ötüşlerle kekliklerine yanaşmıştı. Sevgi sözcükleriyle, yerden kopardığı bir iki otu uzatarak onları ödüllendirmişti. “Burrş, burrş, oğlu, oğlum!..”
Tuzağa düşen yabani keklik, bir taşın yanına sinmiş kalmıştı. Onu da tuzaktan kurtarıp bir kafese koymuşlardı. Mehmet’in neşesine, sevincine diyecek yoktu. Kekliklerinin başarısı onu gururlandırmıştı. Tuzağı topladıktan sonra dönmüşlerdi.

Not: Anılarda kalan bu av heyecanını yaşayan Killo ve Lütfi amcalarıma rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun.

Yorumlar

  • yorum avatar
    Özer
    07-05-2026 09:33

    Sevgili Suat ağabey..kalemine ve yüreğine sağlık.Bamın dayılarını anmak beni çocukluk günlerime götürdü.Babamdan duyduğuma göre Killo lakabı Mehmet dayımın iri yarı cüssesi nedeniyle (rahmetli Nusret dayım gibi Mehmet dayım da iyi güreşçilermiş.bu nedenle Killo (kilolu) lakabı verilmiş diye hatırlıyorum.)mekanları cennet olsun.sana da sağlık vemutluluklar diliyorum.selam ve sevgilerimle.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.