01 Kasım, 2026, Pazar
  • DOLAR
    49.95
  • EURO
    55.81
  • ALTIN
    6222.9
  • BIST
    10759.56
  • BTC
    77761.407$

"Nerden Buldun" Tasası!

01 Kasım 2026, Pazar 08:53
"Nerden Buldun" Tasası!

Bizim geleneğimizde ve kültürümüzde “nerden buldun?” yasası evden başlardı. Ailenin herhangi bir bireyinde gözlenen anormal bir ekonomik değişim hemen dikkat çeker ve söz konusu yasa derhal uygulamaya konulurdu.

Soruyu önce eşler kocalarına, anneler çocuklarına sorar; alınan yanıtın niteliğine göre konu babalara, büyüklere gider ve mesele iyice anlaşıldıktan sonra gereken yapılırdı.
Birdenbire zenginleşen, yaşam standardı değişen, mal mülk alımını artırıp evler, arsalar, katlar, yatlar alanlar sadece kendi ailelerinin değil, tüm komşuların, mahallenin diline düşerdi.

Meşru olmayan yollardan sağlanan kazançlar, haram para; geleneğimizin dışladığı davranışların başında gelir ve bu insanlar toplum nezdinde hem aşağılanır hem de lanetlenirler. 

Geçenlerde gözaltına alınan bir kişinin karısı ve annesinin, rüşvet paralarını saklandığı yerden almak isterken yakalanmaları üzerine geldi bütün bunlar aklımıza.

Beyimiz bir şekilde paraya çökmüş, o paralar emin gördüğü bir yere zulalanmış ve önlemi de alınmış. Karısına ve annesine gerekli tembihleri yapıp zulanın adresini ve anahtarını da vermiş. Balya balya dolarlar, eurolar... Beyimizin normal şartlarda 100 yıl çalışsa kazanamayacağı miktarın üzerinde bir para zulası.

Eş ve anne, gayet rahat bir şekilde gidiyorlar zulaya ve tabii ki yakalanıyorlar.

İşte aklın fikrin durduğu yer de tam burası.

Geleneğin, kültürün, her şeyin bittiği arsızlık noktası.

Bu noktadan sonra siz hâlâ “Bu işler neden oluyor, bu yamyamlar neden doymuyor?” demeye devam ediyor musunuz?

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI ÇIKAR MI?

Savaşın çıkmasını bekleyenler yanılıyor; çünkü Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı. Sadece üniforması yok.

Bugünlerde herkes aynı soruyu soruyor: “Savaş çıkar mı?”

Bir savaş, hele ki bir dünya savaşı neden çıkar? Meraklısı açıp biraz okusun; Birinci ve İkinci Dünya Savaşları neden çıkmıştı?

Sözün özü; savaşlar ne masum ideolojiler için ne de aniden patlayan öfkeler için çıkar. Savaşlar; gücün el değiştirmesi, çıkar dengelerinin bozulması ve yeni sömürge alanlarının paylaşılamaması yüzünden çıkar.

Peki, şu an dünyamızda bu belirtiler var mı? Çoğunuz "Tabii ki var, kör müsün görmüyor musun?" diyeceksiniz. Haklısınız.

“Bu belirtilerin sonu kesinlikle savaş mı?” diye sorsak? Yine çoğunuz, "Aptal mısın, yeni sömürge alanları çoktan belirlendi ve paylaşıldı bile. Hesap kitap çoktan yapıldı" der mi? Der.

O zaman sonuç yine klasik anlamda bir dünya savaşı mı?

İşte orada durun.

Çünkü savaş artık şekil değiştirdi; nitelik ve nicelik kazanarak hâlihazırda zaten devam ediyor. Bu yeni nesil hibrit savaş yönteminde üzerinize bombalar yağmıyor belki; eviniz başınıza yıkılmıyor ama yıkılmaktan çok daha beter etkilerle hayatınız altüst oluyor.

Refah düzeyi dediğimiz o bağımlısı olduğumuz yaşam koşulları önce sarsılıyor, sonra darbeleniyor, en sonunda da Ukrayna’da veya İran’da olduğu gibi yerle bir oluyor. Ya da BM tarafından tanınmış egemen bir devletiniz, adeta canlı yayın şovuna dönüştürülerek Gazze’de olduğu gibi siliniyor. Diğer BM üyesi ülkeler mi? Sadece üzülüyorlar. Bazıları onu bile yapmıyor.

Yani sahip olduğunuz refahın maliyeti daha da artıyor. Ve refah düzeyindeki makas daha da açılıyor. Tepedeki ülkeler bu hibrit savaşlarla sahip oldukları refahın koşullarını yeniden güncelliyor ve maliyetini artırıyor. Daha altta refaha sahip olanlar için ise o düzeye erişmek hayale dönüşüyor.

Bunun şu anki tek istisnası Çin. Onun da nedeni, Batılı devletlerin daha çok kazanmak için Çin’i ucuz işçi ve üretim merkezi olarak görme yanılmasıydı. Çin bu hatayı kendi lehine çevirdi ve potaya girdi; Batı ise kendi kazdığı kuyuya düştü.

Günün sonunda mesele şuraya kilitleniyor: Elektrik, doğal gaz, petrol… Kısacası çağın yaşam gücü olan enerjiye ne kadar sahipsiniz? Her şey bununla açıklanıyor çünkü.
Tarihe bakın: Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na fiilen girmemişti. Ama o dönemin insanları şeker, elektrik ve gaz bulamıyordu; ekmek bile karneye bağlanmıştı.
Bugün yaşadığımız tam da budur. Belki henüz fiilen bir savaşa girmediğiniz için dilediğiniz marka kahveyi içebiliyorsunuz; ama cebinizdeki erimeye, geleceksizlik hissine ve hayat pahalılığına bakarsak...

Vaziyet sandığınızdan çok daha vahim.

EMEKLİ MAAŞI DÜZENLEMESİ Mİ, ZAM TÜYOSU MU?

Şaka gibi ama maalesef gerçek. Ekonomik sıkıntı içindeki emeklilerin maaşına yönelik düşünülen zamma ilişkin haberlerin çıkmasıyla birlikte olanlar oldu. Yazılanlara çizilenlere göre emekliler "İyi, şükür demek ki iki ay sonra biraz rahatlayacağız" diyemeden, daha o sevinci içlerinde sindiremeden piyasanın zalimleri etiketleri değiştirmeye başlamışlar bile.

E, "Çüşşş artık!" diyenleriniz vardır mutlaka. Başka şeyler diyenleriniz de oluyordur. Güzel dilimizde buna uygun oldukça zengin kelime ve cümle dağarcığı bulunur, biliriz.
Bilenler bilir, şöyle bir fıkra vardır:

Kasabaya gelen bir yolcu bir otele girmiş ama oteli pek beğenmemiş. Yine de bir oda ayırtıp otelciye, "Belki kalmam, sen şu 100 doları al, kalmazsam paramı alır giderim" demiş. Otelci peki deyip parayı almış, adam da çıkıp gitmiş.

Otelci, adamın kalmama ihtimaline rağmen parayı alır almaz koşup markete olan borcunu ödemiş. Market sahibi 100 doları alıp pazarcıya olan borcunu kapatmış. Pazarcı aynı parayı berbere ödemiş. Berber de almış, otelciye olan borcu için götürüp parayı tekrar otelciye vermemiş mi?

Otelci parayı tam kasasına koyacakken yolcu gelmiş, kalmayacağını söyleyip parasını geri istemiş ve alıp gitmiş.

Ortada herkes borcunu ödemiş, herkes rahatlamış; ama kimsede yine tek kuruş para yok!.

Yani sevgili arsız piyasa vurguncuları, hiç değilse bekleseydiniz de fıkrada olduğu gibi emeklilerin eline gerçekten üç beş kuruş geçip, en azından birkaç borç ödeyebilselerdi!

CÜNEYT ARKIN’IN SUÇU NEYDİ?

Tıp eğitimi alıp aslanlar gibi doktor olmuştu ama o atladı, zıpladı, takla attı. Koşan ata bindi, indi. Kale surlarına tırmandı, uçurumlardan atladı.

Bütün bunları da neredeyse tamamen el yordamıyla öğrendi.

Cüneyt Arkın bu aksiyonun altından tek başına kalkarken, Amerikalı meslektaşları benzer sahnelerde dublör kullanıyor, her türlü güvenlik önlemini alarak çekim yapıyordu.
Sonra devir değişti.

Teknolojinin gelişmesiyle sinema sahneleri artık stüdyolarda, bilgisayarların başında çekilir hale geldi. Hayatında dağ görmemiş kişiyi dijital ekranda dağa tırmandırdılar; orman bilmeyeni ormanda koşturdular. Oysa hakikatte her şey dört duvar arasında, stüdyoda olup bitiyordu.

Sonra da bu teknolojik hileleri anlattıkları minik videoları sosyal medyada marifetmiş gibi yayınlamadılar mı?

Ayıp ya.

Bedeninde kırılmadık kemiği kalmayan rahmetli Cüneyt Arkın’ın suçu neydi?

MEZARLIK YERİ BULAMAYAN C.BAŞKANI ADAYI

Gülmeyin. Kaç yıldır adı Cumhurbaşkanı adayları arasında geçen bir büyük şehir belediye başkanı, Çevre Bakanı ile görüşmüş. Ne görüştünüz diyeceklere de: “Ankara'nın mezarlık yerini görüştüm” demiş.

Bakın lafın başında dedim gülmeyin,diye. Tamam gülünecek bir şey, ama yine de gülmeyin.

Mezarlık yeri bulmak zor iştir zor. Ama C.Başkanı olup memleket yönetmek ise, nolcak canım…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.