İran Savaşının Nedenleri ve Akıbeti
18 Mart 2026, Çarşamba 22:45
Bir devletin uluslararası politikada ne yaptığını veya yapmak istediğini anlamak onun genel stratejisini (Grand Strategy) çözümlemekle mümkündür. ABD’nin genel stratejisi kurucu babalarından biri olan, ilk hazine bakanı Alexander Hamilton tarafından askeri gücün ekonomik güç yaratmak için kullanılması şeklinde belirlenmiştir. Buna göre ABD için ekonomik gücün kaynağı güvenliği pazarlamaktır. Bu doğrultuda ABD’nin temel güvenlik yaklaşımı ise küresel ittifaklar ve ikili anlaşmalar yoluyla bir güvenlik ağı oluşturmak ve eğer ABD olmazsa dünyanın güvenliğinin tehlikeye düşeceğine herkesi inandırmaktan geçer. ABD bu algıyı yönetmek için iki şeyden yararlanır: Hollywood ve askeri işbirliği anlaşmaları. Yüksek bütçeli Hollywood filmleri ABD’nin bu misyonu için yumuşak güç yaratmakla meşguldür.
Askeri antlaşmaların ise bir kısmı NATO gibi kurumsallaşması yüksek, diğer kısmı ise müttefiklere güvenlik garantisi veren ikili veya çok taraflı antlaşmalardan oluşur. ABD’nin çok taraflı güvenlik antlaşmaları: NATO; ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında yapılan ANZUS; Güneydoğu Asya’da kurulan ve sonra dağılan SEATO; Türkiye, İran, Pakistan, İngiltere ve ABD’yi içeren fakat 1979’da sona eren CENTO; Latin Amerika ülkeleri ile yapılan Rio Paktı; ABD, İngiltere ve Avustralya arasında yapılan AUKUS antlaşmalarıdır.
ABD’nin güvenlik ağının ikili antlaşmaları ise Japonya, Güney Kore, Türkiye, Filipinler, Tayvan, İsrail ve Suudi Arabistan’ı içerir. Bunlar arasında Tayvan, İsrail ve Suudi Arabistan arasında resmi bir güvenlik antlaşması bulunmamakla birlikte, fiilen işleyen bir mekanizma bulunur. Türkiye ve ABD arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (DECA) ise Kıbrıs harekâtı sonrası ABD ve Batı tarafından Türkiye’ye uygulanan ambargonun aşılması için 1980 yılında imzalanmıştır. Bu kapsamda Türkiye’de bulunan Amerikan müfrezeleri 1990’ların başında ülkeden tamamen ayrılmış, İncirlik Hava Üssü’nün ABD tarafından kullanımı ise 1954’ten bu yana devam etmektedir.
ABD’nin bu tarihsel güvenlik ağında kapanmamış hesaplarından biri de Amerikan genel stratejisinin Ortadoğu’da önemli bir parçası olan CENTO’nun Humeyni devriminin ardından dağılmasıdır. Bu nedenle ABD’nin molla rejimi ile hesaplaşması, hemen devrimin arkasından Irak’ın İran’a saldırtılmasıyla başlamış ve günümüze kadar türlü bahanelerle devam etmiştir. O dönemde ABD’nin İran’a karşı maşalığını yapan Saddam Hüseyin’in, yine ABD tarafından alaşağı edilerek kendi halkına idam ettirilmesi de ibretlik bir durumdur. İşte bu nedenle ABD için İran’daki molla rejiminin devrilmesi İran’ın yeniden uluslararası sisteme ve ABD’nin güvenlik ağına katılması açısından önem taşır. ABD’nin İran’a saldırmasının arkasındaki genel strateji budur. Bu hedef aynı zamanda kendisine meydan okuma kapasitesine sahip Çin’in çevrelenmesi için de önemlidir. Bu nedenle aslında ABD, İran’ın nasıl ve kim tarafından yönetildiğiyle ilgilenmez, onun için önemli olan kendisiyle işbirliği içinde olacak bir yönetimdir. Hamaney’in öldürülmesinin ardından ılımlı bir lider beklentisi içindeyken Mücteba Hamaney’in seçilmesi ABD’nin bu beklentisini yıkan bir gelişme olmuştur.
İran’ın nükleer programı hem bölge hem de dünya barışı açısından büyük risk olarak görülüyor. Ortadoğu’da bölgesel güç olarak İran’ın nükleer silaha sahip olması, diğer bölgesel güç olan Türkiye için hiç istenmeyen durumdur. Fakat İran’ın molla rejiminin çökerek yerine Amerika ile uyumlu bir yönetimin gelmesi de Türkiye’nin bölgedeki stratejik önemini azaltacağı endişesi nedeniyle Türkiye için durum tam anlamıyla “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” meselidir.
ABD’nin molla rejimi ile ilgili beklentileri gerçekleşmeyince işin ancak bir kara harekâtıyla tamamlanmasının mümkün olabileceği anlaşılmıştır. Fakat kongre desteği alınmadan yürütülen bir savaşta Amerikan askerlerini kullanamayacağını anlayan ABD, bu iş için Kürtleri kullanmak istedi. Fakat Kürtler ABD’den bu kez anahtar teslimi bir devlet isteyince bu ihtimal de suya düşmüş oldu.
Şu an savaşın ilerleyişi ABD ve İran için karşılıklı asimetrik avantajlar yakalamaya çalışarak devam etmektedir. İran Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ekonomik açıdan ABD ve müttefiklerini sıkıştırmak isteyince, ABD sınırlı bir kara harekâtıyla Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü ele geçirmeyi amaçlıyor. Fakat Hürmüz Boğazı'na çökmeyi uluslararası kamuoyu açısından meşru hale getirebilmek için bir koalisyon oluşturma çabası da sonuçsuz kalmış gibi görünüyor.
Sonuçta savaşın ne İran ne de ABD için beklentilere uygun gitmediğini söyleyebiliriz. Bu durumda ABD geride terörize edilerek güvenlik açısından kendisine daha bağımlı kıldığı bir coğrafyayı günün karı olarak kabul edip savaşı sonlandırabilir. Fakat bunu prestijini sarsmadan yapabilmek için İran’dan bir teslim ve inkıyat beklentisi içinde. İran ise savaşı sonlandırmayı istemekle birlikte bunu kendisi açısından onur kırıcı biçimde yapmak istemiyor. Çünkü bu durumda savaş sonlansa bile bu kez rejim, içeride büyük itibar kaybına uğrayacaktır.
Konunun İsrail cephesine gelince. Hava üstünlüğüne ve ABD desteğine dayanarak rüyalarını gerçekleştirme fırsatı yakaladığını düşünen İsrail, bölgedeki tüm vekil güçleri alaşağı ederek günün en kârlı çıkanı olma hesabı içinde. Bunu kısmen gerçekleştiriyor da. Fakat hesap etmediği şey “bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder” prensibini göz ardı etmesi. İsrail hesapsız saldırganlığı ile kendisine güvenli bir bölge oluşturmaya çalışırken, diğer yanda tüm dünyayı kendisine daralttığının farkında değil.
Sonuç olarak İran, ABD/İsrail savaşı sonuç almaktan ziyade hızla kilitlenmeye doğru gidiyor. Strateji dersinde geçen bir söz vardır: Küçük devletler kaybetmedikleri sürece kazanmış olurlar; büyük güçler kazanmadıkları sürece kaybetmiş sayılırlar. Ortadoğu Amerikalıların yurdu değil, bir gün gidenler mutlaka onlar olacak.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.