"Biz" Olabilen Çocuk: "Ben" Karanlığından "Biz" Aydınlığına Yolculuk
05 Kasım 2025, Çarşamba 11:24
Değerli okurlarım,
Dürüst olalım. Parktasınız, çocuğunuzun elinde en sevdiği oyuncak. Başka bir çocuk o oyuncağı istiyor. O an içinizde kaç ses konuşuyor?
Bir ses, "Hadi evladım, paylaş, ne güzel arkadaş arkadaş oynarsınız," diyor (Toplumsal, modern ses). Başka bir ses, "Sakın verme, kırar, kaybeder, sonra ağlarsın," diyor (Kendi çocukluğumuzdan gelen o 'kıtlık bilinci', o yaralı ses). Ve üçüncü bir ses, "Aman ne yaparsanız yapın, yeter ki kavga çıkmasın, ağlama krizi başlamasın," diyor (Yorgun ebeveyn sesi).
Çoğu zaman, "paylaşmak" kelimesi bizim iç dünyamızda "kayıp", "sorun" ve "huzursuzluk" demektir. Çünkü bizler, "az olanı" bölüşmenin zorluğunu yaşayarak büyüdük. Paylaşmayı, elimizdekini kaybetmek olarak kodladık. Ve şimdi, bu içsel çatışmayla çocuklarımıza "paylaş" derken, onlara aslında ne hissettirdiğimizi fark etmiyoruz: Paylaşmak, bir fedakârlıktır, bir kayıptır, bir zorunluluktur.
Şimdi bu sahneyi dondurun ve zihninizi bambaşka bir fotoğrafa götürün. Amerika'da tıp eğitimi alan bir arkadaşım, garajlı, önü bahçeli lüks araçların müstakil evlerin olduğu bir muhitte yaşadığı şu anısını anlattı: "Evlerden birinin bir çocuğu dünyaya geldiğinde, komşuları tebrik için kendi çocuklarının kullandığı, tertemiz kıyafet ve oyuncakları bir kutuya koyar, yanına da küçük bir pasta ve kekler, o şekilde tebrik etmeye giderdi."
Dikkatinizi çekerim, 'lüks' bir muhitten bahsediyoruz. Yani bu bir yokluk paylaşımı değil, bir 'bilinç' paylaşımı. O komşular, paylaşmayı bir 'kayıp' olarak değil, bir 'döngü' olarak, israfı önlemenin en doğal ve en sağlıklı yolu olarak görüyorlar. Biz ise, o parkta, çocuğumuzun "sıfır" oyuncağına bir şey olacak diye kaygılanırken, aslında onlara "kıtlık bilincini" ve "biriktirme" hastalığını aşılıyoruz.
Peki ya size paylaşmanın "azalmak" değil, "çoğalmak" olduğunu söylesem?
Ben" Karanlığını Kim İnşa Ediyor? Ekranların Zehirli Mesajı
Günümüz dünyası, çocuklarımızı "Benim tabletim, benim odam, benim başarım" diyen bir "Ben" karanlığına kilitliyor. Bu karanlık konforlu, parlak ve kişiye özel görünebilir ama içindekinin adı "yalnızlık"tır.
Bu duvarları yükselten mimarların başında ise, ne yazık ki, televizyon ve sosyal medya içerikleri geliyor. Özellikle o popüler yarışma programlarını düşünün. Bize "takım oyunu" ve "birlik" gibi kavramları pazarlasalar da, alttan alta verdikleri mesaj tam tersidir. Yarışmacılar, kazanmak için her türlü agresifliği, yalanı, grup kurup dışlamayı ve kumpası "strateji" adı altında normalleştiriyor. Çocuklarımız, "Biz" olmanın, aslında "Ben"in kazanması için kullanılan geçici bir araç olduğunu izleyerek büyüyor. Kazanmak için her yolun mübah olduğu, paylaşmanın ise "enayi" yerine konduğu bu zehirli içerikler, onların taze zihinlerine bencilliği ve acımasız rekabeti aşılıyor.
Paylaşmanın İki Kanadı: Biri "Bölüşür", Diğeri "Çoğaltır"
İşte bu zehre karşı panzehiri, "paylaşmak" kavramını yeniden tanımlayarak bulacağız. Paylaşmanın iki kanadı vardır:
Maddi Paylaşım (Bölüşmek): Bu, bir pastayı, bir oyuncağı bölüşmektir. Evet, bu zordur çünkü fiziksel olarak bir "azalma" yaratır. Bu kanat, çocuğa adaleti ve nefsine hâkim olmayı öğretir.
Manevi Paylaşım (Çoğaltmak): İşte bizim unuttuğumuz, asıl heyecanın başladığı yer burasıdır. Bu kanat, çocuğa asla kaybettirmez, tam aksine onu zenginleştirir.
Sevinci Paylaşmak: Bir başarıyı, güzel bir haberi anlatmak. Sevinç, paylaşıldıkça iki katına, on katına çıkar.
Hüznü Paylaşmak: Bir derdi anlatmak veya bir arkadaşın derdini dinlemek. Hüzün, paylaşıldıkça azalır, yük hafifler.
Bilgiyi Paylaşmak: Bildiği bir oyunu arkadaşına öğretmek. Bilgi, paylaşıldıkça değeri artar.
Tebessümü Paylaşmak: Karşılıksız bir tebessüm, bir iltifat hediye etmek.
Bizim inancımız ve kültürümüz de bu "çoğaltan" paylaşımın üzerine kuruludur. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) "Tebessüm sadakadır" sözü, bir hiçi çoğaltmanın en büyük sırrıdır. "İmece" kültürümüz işi paylaşarak hafifletir, "Gönül almak" duyguyu paylaşarak onarır. "Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır" sözü, zamanı ve anıyı paylaşmanın ölümsüzlüğüdür.
Bu toprağın vicdanı Yunus Emre'nin yüzlerce yıl önce söylediği gibi: "Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz."
Paylaşmayı Bir "Heyecana" Dönüştüren Altın Kurallar
Çocuğun yatağa "Yarın hangi mutluluğu çoğaltacağım?" heyecanıyla girmesini sağlayacak o sihirli yöntemler, karmaşık aktivitelerde değil, bizim günlük duruşumuzda ve iletişimimizde saklıdır:
"Manevi Paylaşımın Heyecanını" Önce Siz Yaşayın (Rol Modelliği)
Türk sinemasının büyük ustası Şener ŞEN’in meşhur repliğini “Bu çocuk kime çekmiş!” hatırlayalım ve unutmayalım Çocuklar, söylediklerimizden çok yaptıklarımızı kopyalayan birer aynadır, bu sebeple çocuklar, bizim ne yaptığımıza, ne söylediğimizden daha çok dikkat eder. Akşam eve geldiğinizde, gününüzü anlatırken sadece maddi şeylerden bahsetmeyin. Paylaşmanın manevi hazzını siz yaşayın ve bunu çocuğunuzla paylaşın.
İletişim Örneği: "Bugün iş yerinde bir arkadaşım çok üzgündü, yarım saat onu dinledim. Başta çok kötüydü ama konuştukça rahatladı. Onun yükünü hafifletmek bana o kadar iyi hissettirdi ki, anlatamam."
İletişim Örneği: "Aklıma harika bir fikir geldi ve hemen ekibimle paylaştım. Hep birlikte daha da geliştirdik. Bilgimi paylaşmasaydım, bu kadar güzel bir sonuç çıkmazdı."
Etkisi: Çocuk, paylaşmanın "kayıp" değil, "iyi hissettiren", "çoğaltan" ve "güçlendiren" bir eylem olduğunu en güvendiği rol modelinden, yani sizden görür.
"Duygu Ortağı" Olun, "Sorun Çözücü" Değil (İletişim)
Çocuğunuz üzgün olduğunda, ilk refleksimiz "Ağlama, geçer," (duyguyu bastırma) veya "Hallederiz," (sorunu hemen çözme) olur. Oysa onun ihtiyacı olan tek şey, hüznünün paylaşılmasıdır.
İletişim Örneği (Yanlış): "Boş ver arkadaşını, sana yenisini alırız."
İletişim Örneği (Doğru): "Arkadaşının sana böyle davranması seni çok kırmış olmalı. O üzüntünü şu an o kadar iyi anlıyorum ki... Gel, bu üzüntüyü birlikte taşıyalım."
İletişim Örneği (Sevinç): "Okulda bunu başarmış olmana inanamıyorum! Senin adına o kadar sevindim ki, mutluluğun bana da bulaştı, harika hissediyorum!"
Etkisi: Çocuk, duyguların paylaşıldıkça nasıl bir güce dönüştüğünü (hüznün azaldığını, sevincin çoğaldığını) yaşayarak öğrenir. "Biz" olmanın iyileştirici gücünü keşfeder.
"Kaybetmeden Paylaşmayı" Modelleyin: "Kullan ve Devret" Felsefesi (Rol Modelliği)
Maddi paylaşımı, o korktuğumuz "kayıp" algısından kurtarın. Paylaşmayı bir "devir teslim" törenine dönüştürün.
Rol Modelliği Örneği: "Bak kızım/oğlum, bu oyuncaklarınla artık oynamıyorsun. Onları depoya kaldırmak yerine, hiç oyuncağı olmayan bir çocuğa 'hediye etmeye' ne dersin? Biz bir şey kaybetmiyoruz, sadece bizdeki mutluluğu başka birine devrediyoruz. Düşünsene, o çocuk bu arabayı gördüğünde ne kadar heyecanlanacak!"
İletişim Örneği: "Ben de bu kazağımı artık giymiyorum. İhtiyacı olan birine vereceğim. Bizim için küçülen bir şey, başkası için büyük bir hediye olabilir."
Etkisi: Çocuk, maddi kaybın aslında manevi bir kazanca (bir başkasını mutlu etme hazzına) dönüştüğünü anlar. Paylaşmayı "azalma" olarak değil, mutluluğu "çoğaltma"nın başka bir yolu olarak görür.
Çocuğunuzdan Size "Paylaşım" Yapmasını İsteyin (İletişim)
Çocuğunuza, onun da size verecek çok değerli şeyleri olduğunu hissettirin. Onu "alan" pozisyonundan "veren" pozisyonuna yükseltin.
İletişim Örneği: "Bu telefon uygulamasını bir türlü anlayamadım, bana yardım eder misin? Lütfen bilgini benimle paylaş."
İletişim Örneği: "Bugün biraz moralim bozuk. Bana okulda öğrendiğin o komik fıkrayı anlatır mısın? Kahkahanı benimle paylaşmaya ihtiyacım var."
Etkisi: Çocuk, paylaşmanın sadece maddi eşyalarla olmadığını; bilginin, neşenin ve zamanın en değerli paylaşım araçları olduğunu keşfeder. "Veren el" olmanın gururunu yaşar.
Son söz,
"Ben" demek karanlıktır, yalnızlıktır; "Biz" demek ise aydınlıktır, sıcak bir yuvadır. Çocuklarımıza paylaşmayı bir "kayıp" olarak değil, mutluluğu "çoğaltmanın" tek yolu olarak öğretelim. O zehirli ekranların "kazanmak için ez" diyen bencil mesajlarına karşı, onlara kendi hayatımızla "paylaşarak çoğal" mesajını verelim.
İnanın bana, o zaman yatağa sadece "yarın ne paylaşacağım?" diye değil, "yarın kimin hayatına dokunup dünyayı daha güzel bir yer yapacağım?" heyecanıyla gireceklerdir.
Çünkü, Anne Frank'in o kısacık ömrüne sığdırdığı bilgelikle dediği gibi: "Başkalarını mutlu etmeden kimse gerçekten mutlu olamaz."
"Ben" karanlığından "Biz" aydınlığına giden yol, en büyük sınavını Filistin'de veriyor. Orada bir çocuk açlıktan can verirken, "komşusu açken tok yatan" İslam âleminin utanç verici sessizliği ile "insan hakları" diyen Batı'nın iki yüzlü desteği, insanlığın iflasını ilan ediyor. Lüks camiler, israf edilen servetler ve sahte medeniyet nutukları, yanı başımızda ölen o masumun çığlığı karşısında yerle bir oluyor. Bu utanç, "biz" olamayan, kendi "ben" karanlığına hapsolmuş hepimize inen en ağır tokattır. Kalplerimizdeki bu kuraklık, o çocukların bedenlerinden daha soğuktur. Söyleyin, bu sessizliğin bedelini daha kaç masum can ödeyecek?


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.