Tesadüf mü, kader mi kumpas mı?
20 Ağustos 2026, Perşembe 15:26
HAYATIN “RUTİN” AKIŞI VE
DİJİTAL DÜNYANIN “KUSURSUZ” HALİ
Hayatımız kendi rutininde tüm aksamaları akıp giderken, kusursuz sandığımız dijital dünyaya her geçen gün daha çok bağlanıyoruz. Hepimiz birer dijital ameleye dönüştük. Bu yoz gidişin sonu nereye varacak sizce?
Ekranlarımızda her şey ne kadar da pürüzsüz, değil mi? Kaydırdığımız parmaklarımızın altında ne bir toz tanesi var ne de kırışık bir koltuk. Herkes hayatının yönetmeni, başrolü. Dijital çağın bizi getirdiği son noktada, mutsuz olmak bile adeta bir teknik hata gibi algılanıyor; sisteme aykırı bir hareket.
Gerçekten hayatımızın akışı fazla rutin veya olağan mı? Dijital dünyanın kusursuz olduğu palavrasına ne kadar inanmalıyız?
Sabahtan akşama kadar yapay zekanın mucizelerini konuşuyor, "Acaba makineler bizim yerimize neyi düşünecek?" diye endişeleniyoruz. Oysa asıl trajikomik olan, makineler düşünürken bizim sadece "beğenmek" ve "kaydetmekle” yetinen modern birer dijital ameleye dönüşmemiz. Evde 13 yaşındaki tekir kediniz haklı bir otoriteyle mama kabının başında sizi süzerken ya da 7 aylık golden cinsi neşeli ve her daim aç bir delikanlı ortalığı birbirine katarken, siz hala piksellerden ibaret bir internet evreninde "vizyon" peşindesiniz. Kedinin o küçümseyici bakışındaki felsefi derinlik, muazzam sunum slaytlarının hiçbirinde yok, yalan mı?
Örneğin, evde hakiki bir canla yaşamak ile dijital dünyadaki konfor alanı arasındaki o devasa uçuruma bakalım. 13 yaşındaki tekir kedinin veya 7 aylık kıpır kıpır bir golden köpeğin sorumluluğunu üstlenmek yerine, tablette sanal bir hayvanla oynamayı, ekran üzerinden evcil hayvan besleyip dijital patilerle huzur bulacağını zanneden bir tip türedi.
Gerçek hayatta o köpeği sokağa çıkartmak, sabahın köründe soğukta yürütmek, patilerini silmek, evin tozunu toprağını sırtlamak gerekir. Ama bizimki ne yapıyor? Yemek siparişi vermek için uygulamalar arasında dakikalarca, hatta saatlerce geziniyor; seçeceği hamburgerin marulunun boyutunu bile inceliyor ama ne evindeki dağınıklığa elini sürebiliyor ne de o canlıların gerçek ihtiyaçlarına vakit ayırabiliyor.
Dijital Müşkülpesent Halleri
İşin en acı komik kısmı da burada başlıyor: Bu profil, sipariş verirken gösterdiği o muazzam, sinir bozucu titizliği ve müşkülpesentliği hayattaki her insani olayda da sergiliyor. Sokaktaki gerçeğe, insan ilişkilerindeki pürüzlere, hayatın o doğaçlama akışına karşı müthiş bir tahammülsüzlük içinde. Her şey klinikte steril, masada kusursuz, ekranda tasarlanmış olsun istiyor. Karşı olduğu her şeyi, her ilişkiyi her düşünceyi kendi normlarına göre ters yüz edilince yaşamaktan, söylemekten geri kalmıyor, üstelik hiç de utanmıyor.
Bir yandan Cambridge'den Londra'ya uzanan hayali senaryolar kuruyor, diğer yandan mahalle bakkalının veresiye defterindeki nostaljik dramayı küçümseyerek beynimizden silmeye çalışıyoruz. Sevdiklerimizi bile “delete” etmeyi düşlüyoruz, lakin henüz o tuşu bulamadık. Hızlı tüketim kültürü bize öyle bir hız enjekte etti ki, kahvemiz soğumadan hayatımız soğuyor.
Eski zamanlarda köşe yazarları en azından daktilonun o sert tuş sesleriyle dert yanardı. Şimdi klavyemizin sessiz tuşları arasında kaybolurken, ironi de el değiştirdi. Eskiden hayatı ciddiye almazdık ama anı yaşardık; şimdi hayatı ciddiye alıyormuş gibi görünüp aslında hiçbir şey yaşamıyoruz. Hayatla olan tüm bağımız aslında hiçbir zaman gerçek dost olmadıklarımızdan gelen paylaşımlardan ibaret. Onların vicdan ve dürüstlüğüne kalmış, yaşama dair sezgilerimiz ve kararlarımız.
Ne dersiniz, ekranı kapatıp gerçeğe dönmenin vakti gelmedi mi? En azından kediler bizi olduğumuz gibi kabul ediyor; filtresiz, kusurlu ve tam da insan haliyle.
BİZE YÖN VEREN PARMAKLAR
Bir “baş parmak tiranlığının” tahakkümüne girmiş bulunuyoruz. Baş parmağımızın götürdüğü yere gitmek verdiği karara uymak zorundayız.
Dijital dünyada gezinirken en büyük yardımcımız baş veya işaret parmağımız. Çoğumuzun bu parmakları fazla gezinmekten zarar görmüşe benziyor. Tıp literatürüne de bundan kaynaklanan hastalıklar girmiş bulunuyor.
Öte yandan, parmaklar tarihi aslında insanlığın evrim ve iktidar tarihidir zaten. Dönemleri, insan elinin hangi parmağına yüklediği anlamla, hangi parmağını "silah" veya "sancak" yaptığıyla okumak mümkün.
Eski çağlardan bugüne parmakların saltanatına şöyle bir göz atalım dediğimizde; Medeniyetin kaderini başparmak ile işaret parmağının arasına sıkıştırılmış o narin kalem gelir aklımıza. Fikirlerin kâğıda döküldüğü, mürekkebin leke değil imza sayıldığı, daktilonun sert tuşlarında nasır tutmuş parmaklar sanki zihnin bir kalesiydi. O parmaklar sabırla düşünür, yazar ve kalıcı izler bırakırdı.
Sonra gücün parmağı çıktı sahneye; adı ve niteliği ne olursa olsun bu güç, hep birilerini suçlayan, hizaya getiren, aşağılayan "şöyle yapacaksın" diye sallanan o kudretli işaret parmağı... Korkunun ve hiyerarşinin simgesiydi.
Yumruğa dönüşen parmaklar, sevgi için birleşen ellerin parmakları.
Ve Şimdi; Başparmağın Tiranlığı
Peki, bugün neredeyiz? Bugün ne kalemin ağırlığı var ne işaret parmağının tehdidi ne de yumruğun sertliği. Bugün "Başparmağın" altın çağını, daha doğrusu saltanatını yaşıyoruz.
Tüm insanlık enerjimizi, irademizi, merakımızı ve hatta sevgimizi tek bir parmağa devrettik: Sağa kaydıran, sola kaydıran, "beğen" butonuna basan başparmağa.
Artık düşünen beyinler değil, ekranı yukarı aşağı kaydırmaktan hafifçe nasır tutmuş o tek başparmak yönetiyor hayatımızı. Sabah uyanır uyanmaz mesaiye başlayan, akşam yastığa baş koyana kadar ekranı toza dumana boğan o yorulmaz başparmak... Dijital dünyanın hamallığını o yapıyor, ama kredisini algoritma topluyor. Önemsemeden, düşünmeden kullandığımız o baş parmak sayesinde algoritmalar tercih belirliyor, yön çiziyor ve toplum mühendisliğine oynuyor. Başparmağınızın neden olduğu sonuçların farkında mısınız?
Ne ironiktir ki; insanlık uzaya roket fırlatırken, yapay zekanın sırlarını çözerken, başparmağımız şimdi sadece ekrandaki sahte hayatları onaylayan mekanik bir araca dönüştü.
İRAN’A NE OLDU NASIL OLDU?
Gerçekten İran’a ne oldu nasıl oldu veya CIA ve MOSSAD nasıl oldu da bu kadar körleşip bölgeye bir kabadayı hediye ettiler. Tesadüf mü, kader mi kumpas mı?
Haziran 2025’te yaşanan 12 günlük savaşta adeta diz çöken İran, bundan yalnızca 8 ay sonra başlayan çatışmalarda tartışmasız bir kaplana dönüştü.
8 ay önce rejimini ve bölgesindeki tüm kazanımlarını kaybetmekle karşı karşıya kalan İran'a ne oldu, nasıl oldu da bu kadar kısa sürede ABD ve İsrail’e kök söktürdü? Dünyanın en gelişmiş istihbarat teşkilatlarına sahip olan CIA ve MOSSAD, nasıl oldu da bu devasa dönüşümü atladı?
Şok Tedavisi ve Beklenmeyen Refleks
Haziran 2025’in o toz duman içinde geçen 12 gününde Tahran’ın üzerinde dolaşan hayalet, sadece patlayan mühimmatların değil, çatırdamakta olan bir rejimin sesiydi. O günlerde dünya kamuoyu ve uluslararası strateji merkezleri İran defterini kapatmış, rejimin kendi iç dinamiklerinin ağırlığı altında ezileceğini ilan etmişti. Ancak tarih, bazen en sert darbeyi yiyen aktörlerin en radikal kabuk değişimine gittiğini yazar.
O kısa süreli çatışma, Tahran için bir "stres testi" işlevi gördü. Konvansiyonel askeri üstünlük yarışını kazanamayacağını ve klasik ordunun hantal yapısının ani şoklara karşı yetersiz kaldığını gören yönetim, köklü bir doktrin değişikliğine gitti. Komuta kademesi tamamen dağınık, hücre tipi ve otonom bir savunma ağına (asimetrik harp ekosistemine) evrildi. Kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığı algısı, orduyu ve toplumsal yapıyı çok daha entegre ve agresif bir refleksle kenetledi.
İstihbaratın Büyük Körlüğü: CIA ve MOSSAD Neyi Kaçırdı?
Bu denklemin en çok sorgulanan boyutu ise Batı istihbaratının yaşadığı büyük yanılgı. CIA ve MOSSAD gibi küresel devler, İran’ı en gelişmiş teknolojik izleme araçlarıyla (uydu görüntüleri, sinyal istihbaratı ve siber ağlar) sürekli gözetim altında tutuyordu. Peki, bu iki teşkilat bu büyük metamorfozu neden göremedi?
Cevap, modern istihbaratın en büyük zaafında gizlidir: "Niyet okuma hatası ve zafer rehaveti." Haziran 2025’teki zayıf görünüm, istihbarat raporlarında rejimin kalıcı olarak çözüldüğü algısını yarattı. Ancak Batı, İran’ın varoluşsal bir tehdit karşısında nükleer eşiğe göz kırpan adımlarını, yer altındaki kilometrelerce uzunluktaki füze şehirlerini ve gayri-nizami harp kapasitesini bu tahlillerin dışına taşıdığını hesap edemedi. Oyunun kuralları masa başında değil, sahanın altındaki beton tünellerde yeniden yazılırken, istihbarat ekranları eski refleksleri izlemeye devam ediyordu.
Kâğıt Üstündeki Güçten Asimetrik Dirence
Bugün gelinen noktada ABD ve İsrail’in karşılaştığı tablo, sadece füzelerini yenilemiş bir devlet gerçeği değildir. Karşılarındaki güç, kurallı savaşın dışına çıkan, esnek, kaybetme korkusunu aşmış bir "asimetrik direnç" mekanizmasıdır.

İran’ın 8 ay içinde yaşadığı bu dönüşüm, uluslararası ilişkilerde ve askeri stratejide hiçbir rejimin tamamen silinip atılamayacağını; aksine krizlerin, doğru yönetildiğinde en zayıf halkaları bile korkunç birer caydırıcılık unsuruna dönüştürebileceğini kanıtlamıştır. Ancak bütün bu gerçeğe rağmen bir başka olgu da olabilir mi sorusunu ister istemez sormamıza neden oluyor.
O da İran’a ABD ve İsrail eli ile bölgesel bir güç olmasının yolunun açılması olgusu. Yüzlerce yıldır bölgedeki olaylarda şöyle veya böyle rol alan, rol çalan, gizli açık bir oyuncu olan İran, mahallenin istenmeyen kabadayısına dönüştürülmüş bulunuyor. Üstelik “düşmanları” tarafından.
Türkiye’nin yıldızının parladığı bir dönemde bu dönüşüm düşündürücü değil mi?
BİR BEYAZLAMA HİKAYESİ,
KİMLER BEYAZ TÜRK?
Bir Beyaz Türk söylemi sürüp gidiyor. Nedir bu beyazlamanın sebeb-i hikmeti.
Türkiye siyasi ve medya literatürüne "Beyaz Türkler" kavramını ilk sokan ve yazılı olarak kullanan gazeteci Ufuk Güldemir. Güldemir, bu kavramı ilk kez 1992 yılında yayımlanan "Teksas Malatya" adlı kitabında kullandı. Tanımlamayı 1995’den itibaren yazılarında sıkça kullanarak kavramlaştıran ise Serdar Turgut ve Ertuğrul Özkök oldu. Ama geniş kitlelere yayan, popülerleştiren ve uzun süre köşe yazılarında işleyerek adeta markalaştıran isim olarak Ertuğrul Özkök'ten söz edebiliriz.
O dönem Ufuk Güldemir bu tabiri bugünkü anlamından biraz daha farklı ve eleştirel bir tonda; Turgut Özal'ın iktidara gelişini ve değişim süreçlerini içine sindiremeyen, halktan kopuk, kendilerini ülkenin imtiyazlı sahibi gören kentli elitleri tanımlamak için kaleme almıştı.
Ertuğrul Özkök ise bu kavramı daha sonra sahiplenip (ve hatta kısmen olumlu/imtiyazlı bir yaşam tarzı övgüsüne dönüştürerek) sıkça köşe yazılarında sıkça işledi. Ufuk Güldemir’in yazdığı kitapta Beyaz Türkler, Turgut Özal’ın ve onun etrafındaki kadroların devletin tepe noktalarına gelmesini hazmedemeyen, kendilerini devletin asıl sahibi gören "laik, Batılılaşmış ve iyi eğitimli" kesim olarak tasvir edilir.
Güldemir, bu çevrenin Türkiye’de taşra kökenli veya Kürt kimliğini gizlemeyen bir liderin başbakanlık veya cumhurbaşkanlığı makamında oturmasından duyduğu rahatsızlığı işler. Özal'ın üslubu, şortla asker selamlaması veya ailesinin yaşam tarzı bu elitler tarafından "estetik dışı" ve "avam" bulunarak sürekli eleştirilmişti.
Ufuk Güldemir, Washington temsilciliği yaptığı yıllardan edindiği gözlemlerle, Türkiye’deki bu egemen sınıfı Amerika’nın WASP (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) olarak anılan aristokratik elitlerine benzetir. Tıpkı WASP'ların Amerika'da yeni göçmen gruplara karşı statülerini korumaya çalışması gibi, Türkiye'deki Beyaz Türklerin de bürokratik, askeri ve kültürel imtiyazlarını Anadolu sermayesine ve taşra insanına karşı koruma refleksi gösterdiğini savunur. Güldemir’e göre bu sınıf iyi eğitim almış olmanın getirdiği avantajla, Türkiye’nin yerel ve geleneksel değerlerini küçümseme eğilimindedir. Özal dönemiyle birlikte bu kültürel tahakkümün kırılmaya başlaması, söz konusu kesimde ciddi bir kimlik krizine ve siyasi öfkeye yol açar.
Serdar Turgut ve Ertuğrul Özkök’ün 1995’den itibaren bu kavramı sıkça kullanarak, popülerleştirmeleri ve günlük dilin bir parçası şekline getirmeleri sonucu kavramda anlam kayması olur. Bu tanım, zamanla çok daha geniş bir sosyolojik ve kültürel kutuplaşmanın simgesine dönüşür. Batı tarzı yaşam süren, laik, şehirli, üst veya orta-üst gelir grubundaki kesimleri tanımlamak için kullanılan, hatta kimilerinin övünç kimilerinin ise aşağılama olarak kullandığı esnek bir etiket haline gelir.
KÜTÜPHANEMDEN
FETÖ’NÜN “RENKLENME” MERKEZİ
SÜLEYMANCILAR
KAAN ARSLAN

KAYNAK YAYINLARI/2025
Birkaç gün önce savcılığın başladığı bir soruşturma ile gündeme geldi, kitaba konu olan Süleymancılar. Kitabın basım tarihinin ve ele aldığı konuların güncelliği nedeni okuyucularımıza tanıtma gereği duyduk. Haberlerde okuyup veya dinlediğiniz ve merak ettiğiniz hemen hemen her sorunun yanıtı bu eserde yer alıyor.
Haftaya tekrar görüşebilmek ümidiyle esen kalın.
Sarper SAN



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.