11 Haziran, 2026, Perşembe
  • DOLAR
    42.26
  • EURO
    49.07
  • ALTIN
    5726.6
  • BIST
    10.641
  • BTC
    103068.32$

Koruyucu Meleğim

11 Haziran 2026, Perşembe 10:18
Koruyucu Meleğim

 


İnönü Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “Her Hastalık Bir Hikâyedir” öykü yarışmasında kitap seçkisine giren; rahmetli yeğenim ile ilgili KORUYUCU MELEĞİM öykümü, yeğenimin 11 Haziran olan doğum gününde paylaşıyor ve rahmetle anıyorum.

Uzun yıllar önce Malatya’dan İstanbul’a göçen bir ailenin öyküsüdür.

KORUYUCU MELEĞİM

     Sınıfının çalışkan öğrencilerinden biri olan Ayla sanki mutluluktan uçuyordu. Karne almak, bir üst sınıfa geçmek, her yıl olduğu gibi bu yıl da minik kalbini sevinçle doldurmuştu.  Elindeki karneyi sallayarak, etekleri uçuşarak, sevinçle koşturdu kendisini bekleyen dedesine doğru. Okulun bahçe kapısında ulaştı dedesine.  

    -Dedeciğim sınıfımı geçtiiim, diyerek sarıldı ak saçlı, yaşadığı acıların alnında derin çizgiler bıraktığı dedesine.

    -Aferin benim güzel torunuma.

Ahmet Dedenin sevecen kolları da sardı torununu. Yorgun kalbi sevinçle atmaya başladı, bu mutluluğu yaşayan öğrenciler gibi. Öptü yanaklarından.

    -Haydi arabaya gidelim. Anneannen de sabırsızlıkla bekliyordur seni. Bu güzel muştuyu ona da verelim, dedi Ahmet Dede.

    Ayla’nın yüzündeki sevinç kayboldu birden. Işıyan göz bebekleri donuklaştı. Balonu patlayan bir çocuğun mahzunluğu çöktü üzerine. Düşen omuzlarını yukarı kaldırdı “istemem” dercesine:

    -Önce anneme gitmeliyim. Koruyucu Meleğim bekliyordur beni. Karnemi önce ona göstermesem üzülür şimdi. Hem, her karne alışımda önce ona gitmiyor muyuz? Neden şimdi böyle söyledin?

    -Affedersin Aylacığım, anneannen de onun yanında. Birlikte oldukları için öyle söylemiştim. Tabi ki önce Gülayşe Annenin yanına gideceğiz. Tabii ki meleğin bekliyordur seni, diyerek uzun kumral saçlarını okşadı torununun. Bindiler arabaya.

    Bu saatte İstanbul trafiği daha bir yoğundu. Direksiyon başında yavaş yavaş akan trafikte kızını düşündü Ahmet Dede:

    11 Haziran 1972 tarihinde doğmuştu Gülayşe. Boğazdaki vapurların korna sesleri, uçuşan martıların sevinç çığlıkları, sanki bu doğumu kutlamış, sahili okşayan dalgalar ninniler söylemeye başlamıştı. İstanbul bir başka güzel görünmüştü babalık duygusunu ilk kez yaşayan Ahmet Dedenin gözüne. Gülayşe koymuştu kızının ismini. Oysa önceleri eşi Sebahat Hanımla, Ayşe olsun diye düşünmüşlerdi ama hayatta hep mutlu olsun, yüzü hep gülsün diye “gül” ü de eklemişlerdi Ayşe’ye.   

O da her karne alışında kıvırcık saçlarına taktığı beyaz kurdelelerle, bir kelebek gibi uçarcasına koşardı annesine. Her karne günü bayram sevinci yaşanırdı ailede. Yıllar geçtikçe sevinçler büyüdükçe büyümüş ve sonunda mezuniyet kepi de fırlatılmıştı havaya.  

    Çalışkan, becerikli ve sevecendi Gülayşe. Karşısındakini incitmekten korkar, merhamet duygusu ağır basardı yaşamında. Hayata hep gülümseyerek bakar, ela gözlerinin içi daima gülerdi.  Arkadaş canlısıydı. Sayılabilecek tüm iyi meziyetlerin hepsi onda toplanmıştı.  

    Karanlıkları sevmediği gibi siyahı da hiç sevmezdi Gülayşe. Onun yaşamı renkli olmalıydı. Bu yüzden Turist Rehberliğini meslek edinmişti. Bu yüzden “Sarı-lacivert” renklere âşık olmuştu. Bu yüzden başka aşk yaşamamıştı. Bu yüzden evlenmek istememişti. 

    Profesyonel Turist Rehberi olan Gülayşe, İstanbul’un tüm tarihi ve turistik yerlerini, saraylarını, kiliselerini, sinagoglarını tarihçeleriyle bildiği gibi Karadeniz’i, Ayder yaylasını, Kapadokya’yı, Mevlana’yı, kısacası tüm Anadolu’yu da karış karış bilirdi. 

    O’nu, turist kafilesini gezdirirken bir görseniz, etkileyici kadife sesiyle şiir gibi konuşur, sizi o tarihi mekânın derinliklerine götürür, şayet o anda Topkapı Sarayını geziyorsanız şimdiki zamanı unutturur asırlar öncesini yaşatırdı. Kız kulesinde padişahın kızı olurdunuz, Beylerbeyi Sarayında sultan, Dolmabahçe’de gözü yaşlı, perişan... Yalnız yurt içinde değil yurt dışında da rehberlik yapardı Gülayşe. Kahire gecelerini, Mısır piramitlerini, Firavun mezarlarını yılda en az 2-3 kez dolaşmıştır kafilelerle. Amerika’ya da tur yapmış, gezmediği eyalet kalmamıştır.  

    Yorgunluk nedir bilmezdi Gülayşe. Profesyonel tur rehberliğinin hakkını tam verirdi. Koşuşturmaları yıllarca sürmüştü. Bu koşuşturmaların yanı sıra gönül verdiği takımının maçlarını hiç kaçırmaz. Formasını giyip, atkısını atınca boynuna, elinde flama, Fenerbahçe Şükrün Saraçoğlu Stadındaki yerini alırdı. O bir taraftardan öte, kulübün bir parçasıydı. Şike davasında; O karlı kış günlerinde yağmur, çamur demeden kaç kez Silivri’ye gitmiş, isyan etmişti haksızlıklara. Duruşmalarda destek olmuştu Aziz Başkanına.
    Profesyonel rehberlik ve Fenerbahçe tutkusuyla koşuşturmalar içinde geçen hareketli yaşamı sürerken, bir gün kız kardeşi Songül, küçük bir kız çocuğundan söz etmişti ona:

    “Mahallemizde bir kız çocuğu var abla, büroya gidip gelirken hep evin önünde kendi kendine oynarken görüyorum onu. Bakımsız, rengi solmuş, güzelliği yaşadığı ortamda kaybolmuş, 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu. 

Duyduğuma göre annesi gündüzleri hep uyuyor, geceleri de kızını bir başına eve kapatıp, işe gidiyorum diye çıkıyor, geç saatlerde eve sarhoş olarak dönüyormuş. Kızın geleceğini de karanlık gördüğüm için biraz araştırdım. Teyzesi de o çevrede oturuyormuş. Teyzesini bulup konuştum. Ellerinden bir şey gelmediğini, kocası olmayan yalnız yaşayan kardeşinin düzgün bir yaşamı sürdürmesi için uğraşmalarına rağmen söz geçiremediklerini söyleyerek, kızı bu ortamdan kurtarmamızı yoksa o da ileride annesi gibi olacağını söyledi. Bir şeyler yapmalıyız abla. Bu kızı, annesinin yaşadığı o kirli ortamdan kurtarmalıyız. Ne dersin?” 

    Duyduklarına inanamadı Gülayşe. “ Tamam, ben ilgilenirim” diyerek, hemen harekete geçti. Bir kaç gün o semte gidip küçük kızı gördü, ona çikolatalar götürdü. Sevdi, okşadı tarak değmemiş uzun saçlarını Ayla’nın. Onunla arkadaşlık kurdu. Teyzesiyle de konuştu. Ayla’nın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğünün takibinde olduğunu ve annesine, kızının ihtiyaçlarını karşılaması için aylık para yardımı yapılmakta olduğunu öğrendi. 

Birkaç gün sonra bakanlığın Kadıköy ilçe teşkilatına gittiğinde; Ayla’nın annesinin yanında mutsuz olduğunu, iyi bakılmadığını, aslında çocuğun öncelikle ailesi yanında büyümesi taraftarı olduklarını ancak bu ortamın sağlanamadığını gördükleri için ona koruyucu aile aradıklarını öğrendi. 

Öğrendikleri Gülayşe’de yeni heyecanlar uyandırdı. Merhamet duygularını kabarttı. “Koruyucu Aile” olma düşüncesini hemen anne ve babasıyla paylaştı. Kadıoğlu ailesi nasıl olsa dört çocuk büyütmüş, üniversitelerde okutmuş, kariyer sahibi yapmış ve herkes kendi yaşam düzenini kurmuştu. Yeni bir çocuğa kucak açabilecek, O’nu en iyi şekilde yetiştirebilecek maddi ve manevi güce de sahipti. Zaten salon dışında dört odası olan evde; evlenen, yaşama atılan çocuklarının odaları boş duruyordu. Tüm aile bu düşünce etrafında birleşti. Gülayşe’ye destek verdi.

    Kısa sürede resmi işlemlere başlanıldı. Yetkililer evi, aileyi ve Ayla için hazırlanan genç kız odasını görüp beğendi. Çok geçmeden Gülayşe, o küçük kızın elini bir daha bırakmamak üzere, sevgi ile tutarak eve getirdiğinde adeta mutluluktan uçuyordu. Ayla’da bu sıcak yuvada yeni bir yaşama tutunmanın heyecanıyla, kendine gösterilen sevgiden ve ilgiden memnundu. Her gün gardırobuna yeni yeni giysiler astığı süslü odasını, sarı lacivert yatağını pek sevmiş, Sevilmenin ne olduğunu Kadıoğlu ailesinde ve Gülayşe Annesinde tatmıştı.  

    Gülayşe hemen anaokulu araştırıp çevredeki en iyi anaokuluna kaydını yaptırmıştı.  Sosyal yaşama da alışmaya çalışan Ayla, yaşadığı zor günleri çoktan unutmuştu. Her geçen günü, bir öncekinden daha güzeldi. Yaz tatilinde Ayla, Fenerbahçe’nin yaz okuluna gitmeye başladı. Fenerbahçe formasını kulüp başkanının elinden aldı. Bale kursuna da devam ediyordu. Pembe tütüsü ile bir kuğu gibi dans ediyordu. 

Her şey çok güzel gidiyordu gitmesine ama Gülayşe’nin kasıklarında, karnında zaman zaman oluşan ağrılar, O’nun neşesini kaçırıyordu. Hastanede yapılan testlerde rahminde tümör olduğu bildirildi. Kulaklarına inanamadı Gülayşe. Başka bir doktora da daha muayene olmak istedi. Tekrar muayene oldu. Bu kez yumurtalık ve çikolata kisti teşhisi kondu ve ameliyata alındı. Rutin prosedür gereği gönderilen biyopsi parçada kanser hücreleri tespit edildi. Hücre tipinin beyaz hücreli, tehlikeli bir tür olması sebebiyle hemen ikinci ameliyatını oldu. 

Bu ameliyatla, Overleriyle birlikte rahmini de aldılar. Hastalığının erken dönemde teşhis edildiğini, ikinci evrede olduğu ve koruma amaçlı kemoterapiye alınacağını söyledi doktoru.   Yaşamak istiyordu Gülayşe. Yalnız kendisi için değil yeni bir yaşama tutundurduğu Ayla’sı için de yaşamalıydı. Bu savaşı kazanacağına inanıyor ve nasıl olsa bir çocuğum var diye geçirdiği ameliyatı önemsemiyordu bile. Kendisine anne diyen Ayla’ya daha sıkı sarılıyordu. 

Ameliyatın ardından ilk kemoterapi tedavisi uygulandı. Aralıklarla beş kez daha kemoterapi gördü. Her tedavi sonunda oluşan mide bulantıları, kusmalar, halsizlik ve saç dökülmeleri ağır gelse de ona, gülümsemesini hiç eksik etmiyordu Ayla’sına baktığı zaman. Tedavi seanslarını bile takımının maçlarına denk gelmeyecek şekilde ayarlıyor, sarı lacivert şapkasını taktığı gibi, Ayla’sının elinden tutarak stada koşturuyordu. Ölümü aklına getirmek istemese de, Ayla’nın emin ellere kalacağını biliyordu. Ama, hastalığı ondan daha hızlı çıkmıştı. Kemoterapiyle önü alınamıyor ilerledikçe ilerliyordu. Yüksek ateş şikayetiyle tekrar hastaneye gittiğinde, enfeksiyon değerleri yüksek çıktı. Detaylı tetkiklerde karaciğere metastaz yaptığı ve durumun ciddi olduğu, hatta yaşam şansının az olduğu söylendi. Hemen yeni kemoterapi tedavisine başlanması önerildi. Birkaç gün enfeksiyon ve kan değerlerinin normale gelmesi için beklenirken, bir sabah beynine emboli attı. Acil anjiyoya alındı. O günden sonra bilinci kapandı. Bir daha gözünü açamadı Gülayşe. Komada geçti günleri. 

Hastalığın başlamasıyla birlikte dokuz ay direnebildi Azrail’e. Yağmurlu bir şubat sabahı güneş hiç doğmadı. Kara bulutlar kapladı her yanı. Şimşekler çaktı, gök delindi. Yağmur yağdı tüm gün. Gözyaşlarına karıştı, sel oldu erken gelen bu ölümle. 

Kozyatağı Asri Camiinin musalla taşına yatırdılar up uzun. Sırtında “Atatürk” yazılı sarı lacivert formasını serdiler tabutunun üstüne. Sim siyahtı yanı başına konan Fenerbahçe çelengi... Oysa o; Sarı-lacivert renkten başka renk sevmezdi… Helalleşti Camiinin avlusuna sığmayan sevenleriyle... 

Aile ve Sosyal Politikalar il müdürlüğünün mesajını okudu İmam Efendi:

Merhume Gülayşe Hanım; İnsan olmanın, vicdan ve merhamet sahibi olmanın, başkasının sorunları dert etmenin en güzel örneğini göstererek korunmaya muhtaç bir çocuğa koruyucu aile olmuştur. Bir çocuğa annelik yapmış, o çocuğu mutlu etmiştir. 

Ameli ve hizmeti inşallah devam ettirilecektir. Bu güzel hasleti hepimize miras bırakmıştır. Allah ondan razı olsun. Erken vedasının üzüntüsünü yaşayan kederli ailesinin acılarını paylaşıyor, Cenab-ı Allah'tan sabır diliyoruz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Ahmet Dede, Ümraniye Ihlamurluyu Mezarlığına arabayı park edince Ayla, elinde karnesi koşuşturdu mezarlar arasında. Ulaştı kendinden önce oraya gelip dualar okumakta olan Sebahat Anneannenin, Nurgül ve Songül Teyzelerin, Şükrü Dayı’nın bulunduğu mezarın başına. Karnesini mezarın üzerine koydu. Kollarını açarak “Koruyucu Meleğim” dediği Gülayşe’nin mezarı üzerine kapandı. Gözlerini kapayıp hareketsiz kaldı uzun bir süre. 

Sanki kalp kalbe konuşuyordu annesiyle. Sonra, Bir mutluluk gülümsemesi belirdi Ayla’nın yüzünde. Tıpkı Gülayşe annesinin, saçlarını tarayıp, sevgiyle okşadığı zamanlardaki gibi...

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.