Kürdanda Dev İndirim!
26 Haziran 2026, Cuma 10:17
BİZ BU KUPADAN NASIL ELENDİK?
Bizim çocukların kupaya gidişi ayları, hatta yılları buldu. Dönüşleri ise üç haftaya sığdı.
Aslında bu başarısızlığın temelinde hepimizin payı var. Şimdi kimse çıkıp da "Ben demiştim" demesin. Bu ülkede herkesin her duruma uygun bir sözü zaten hazırdır. Üstelik her şeyi bilen insanların yaşadığı bir memlekette yaşamıyoruz da nedir? Bazen konuşmaya bile gerek yoktur; bakışlardan bile uzmanlık akar.
Son dakika golleriyle, stres dolu maçlarla, türlü zorlukları aşarak gittik kupaya. Bizim çocuklar yetenekliydi, teknik kapasiteleri yüksekti. Birçok kişi, maçları teker teker kazanıp kupayla döneceklerine inanıyordu.
Ancak daha turnuva başlamadan bazı işaretler vardı.
Gençlik ve Spor Bakanı'na Cumhurbaşkanının huzurunda "Şampiyon olur muyuz?" diye sorulunca, adam biraz temkinli konuşmaya kalkmıştı. Hatta bu yüzden "Biraz daha güvenli konuş" uyarısı aldığı söylenmişti.
Belki de bakanın gördüğü bir şey vardı.
Bildiği, bu takımın şampiyonluk için yeterli olmayabileceğiydi. Bilmediği ise sorunun yalnızca sahada olmadığıydı. Çünkü bizim memlekette futbol da siyaset gibi sonuçlarla değil, çoğu zaman sloganlarla yönetiliyor.
Bizdeki kabadayılık kültürü, hamaset dili ve gösteriş merakı futbolun da iliklerine kadar işlemiş durumda. Siyasetçi çıkar "Yapamazsam namerdim" der. Futbol yöneticisi çıkar "Alnınızı karışlarım" der. Sonra ne namertlik tartışılır ne de karışlanan bir alın bulunur.
Bu arada milyonlar havada uçuşur.
Siz pazardaki patates fiyatını, kirayı, faturayı konuşurken; bazı futbolculara ödenen astronomik ücretleri ne vatandaş sorgular ne de devlet.
Peki devlet gerçekten sorgulamak isterse ne olur?
Maliye bir gün çıkıp:
"Bir dakika kardeşim... Bu paralar nereden geliyor? “dese...
Ya da büyük kulüplere ve iş insanlarına:
"Transfere harcadığınızın küçük bir bölümünü altyapıya ayırın “şartını koysa...
Ne olurdu?
Bunu yapacak cesarette siyasetçi gördünüz mü?
Ben görmedim.
Aslında bizim çocuklar fazla bile yaptı. Hiç değilse kalkıp gittiler. Gidemeyenler, gitse ne yapacağını bilmeyenler de vardı.
Belki şimdi onlara ödül bile vermek gerekir.
Çünkü bu ülkede başarısızlık da çoğu zaman ödüllendirilir.
Bize düşen ise her zamanki gibi unutmaktır.
Zaten insan hafızası zamanla unutur.
Ama bizim insanımızın farklı bir yeteneği vardır:
Daha hafızasına yerleştirmeden unutmayı başarır.
BOŞUNA ŞİŞİRİLİP GAZA GELMEYİN
Bizim memleketin ilginç bir huyu var.
Bir insanı yıllarca görmez, adını bile duymazsınız. Sonra bir sabah uyanırsınız; hakkında kitaplar yazılmaya başlanmış, televizyonlar onu konuşuyor, sosyal medya onu göklere çıkarıyor, taraftarları ise neredeyse kusursuz bir kahraman olarak anlatıyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Bu kadar kısa sürede ne oldu?
Ne keşfedildi?
Hangi olağanüstü başarı ortaya çıktı?
Yoksa ortada başarıdan çok, başarılı bir pazarlama mı var?
Modern siyasetin en güçlü silahı artık fikirler değil, algılar.
Eskiden liderler uzun yıllar boyunca mücadele ederek, eser üreterek ve toplumun farklı kesimlerinde karşılık bularak yükselirdi. Şimdi ise bazen bir medya kampanyası, birkaç danışman, biraz sosyal medya desteği ve sürekli tekrar edilen sloganlar bir kişiyi bir anda "ülkenin son umudu" hâline getirebiliyor.
Üstelik bu durum yalnızca bize özgü de değil.
Dünyanın birçok yerinde siyaset giderek bir vitrin yarışına dönüşüyor. İçeriğin yerini görüntü, tecrübenin yerini tanıtım, başarının yerini ise algı yönetimi alıyor.
Hal böyle olunca seçmen de garip bir ikilemle karşı karşıya kalıyor.
Bir tarafta yıllardır denenmiş ama yıpranmış isimler...
Diğer tarafta ise hakkında büyük beklentiler oluşturulmuş yeni yüzler...
Vatandaş çoğu zaman kişiyi değil, onun etrafında oluşturulan hikâyeyi satın alıyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü bir toplum, insanları başarılarından çok reklamlarına göre değerlendirmeye başladığında, gerçek liderlerle iyi pazarlanan liderleri birbirinden ayırma yeteneğini kaybetmeye başlar.
Sonra da her seçimden sonra aynı soru sorulur:
"Biz bu kadar umutlanmıştık, ne oldu?"
Olan şudur:
Beklentiler gerçeklerden büyük tutulmuştur.
Bu yüzden vatandaş olarak yapmamız gereken şey çok basit.
Kimseyi putlaştırmamak.
Kimseyi kurtarıcı ilan etmemek.
Kimseyi sadece kalabalık alkışlıyor diye alkışlamamak.
Çünkü şişirilen balonların ortak bir kaderi vardır:
Bir gün mutlaka içlerindeki hava kadar oldukları ortaya çıkar.
KAÇ ÇEŞİT MUHALİF VAR?
Muhalefet etmek zor iştir. Bilgi ister emek ister tutarlılık ister. Fakat memleketimizde bazıları için muhalefet, nefes almak kadar doğal bir reflekstir. Sabah uyanır, perdeleri açar, hava güneşliyse "çok sıcak", yağmurluysa "çok yağmur yağıyor" diyerek güne başlar.
Müzmin Muhalif bunların en eskisidir. İktidar değişir, liderler değişir, dünya değişir ama onun muhalefeti değişmez. Bir gün yanlışlıkla desteklediği bir uygulama olursa gece uyuyamaz. Ertesi sabah mutlaka bir kusur bulup vicdanını rahatlatır.
Atadan Babadan Muhalif ise siyasi görüşünü seçmemiştir; ona miras kalmıştır. Dedesinin tuttuğu partiye oy verir, dedesinin sevmediğini sevmez. Siyaseti araştırmaktan çok aile albümüne bakarak öğrenmiştir.
Sonradan Muhalif ayrı bir vakadır. Dün övgüler dizdiği kişilere bugün en ağır eleştirileri yöneltir. Hafızasının zayıf olmasını ise siyasi olgunluk olarak tanımlar. Eski konuşmaları hatırlatıldığında konuyu hemen demokrasiye getirir.
Mevsimlik Muhalif seçim yaklaştığında ortaya çıkar. Seçim bitince siyasi faaliyetleri de kış uykusuna yatar. Bir sonraki seçim döneminde yeniden canlanır.
Sosyal Medya Muhalifi ülkeyi telefon ekranından yönetir. Attığı mesajların devlet politikalarını değiştirdiğine samimiyetle inanır. Günlük devrim kotasını doldurunca huzur içinde uyur.
Komplo Muhalifi için hiçbir olay tesadüf değildir. Yaşanan her gelişmenin arkasında görünmez güçler, gizli toplantılar ve karanlık planlar vardır. Ona göre gerçekler fazla basit, komplolar ise çok daha çekicidir.
Ancak bütün bu türlerin arasında en az rastlanan bir muhalif vardır:
Yapıcı Muhalif.
Eksikleri söyler ama doğruları da teslim eder. Karşı çıktığı kadar çözüm de üretir. Alkışlanacak bir iş gördüğünde alkışlamaktan çekinmez. İşte tam da bu yüzden pek rağbet görmez. Çünkü bizim siyaset kültürümüzde bağırmak düşünmekten, slogan üretmek çözüm üretmekten, taraftarlık ise sorgulamaktan daha popülerdir.
Belki de asıl mesele kimin iktidar, kimin muhalefet olduğu değildir. Asıl mesele, fikirlerin yerini sloganların; aklın yerini öfkenin, muhakemenin yerini fanatizmin almış olmasıdır.
Bu yüzden memlekette muhalif çoktur ama gerçek muhalefet her zaman az bulunur.
PROFESYONEL MARKET MÜŞTERİSİ MİSİNİZ?
Geçenlerde bir marketin önünden geçerken kapıda birikmiş kalabalığı gördüm.
Market daha açılmamıştı ama kapının önünde bekleyenler, sanki içeride son umutları satılıyormuş gibi sabırsızdı.
.jpeg)
Merak edip yaklaştım.
Tam o sırada bir market çalışanı yanıma geldi.
"Hayırdır?" dedim. "Bu kalabalık ne?"
"Bugün kablosuz dikey süpürge geliyor da ondan," dedi.
Şaşkın bakışlarımı görünce açıklamaya devam etti:
"Abi, her hafta birkaç ürünü çok cazip fiyatla satışa çıkarıyoruz. Ama binlerce şubemiz var. Her şubeye de bir ya da iki tane ürün düşüyor."
İşin ilginç tarafı şimdi başlıyordu.
"Yani bu insanlar o bir iki ürünü almak için mi burada bekliyor?"
"Beklemek ne kelime..." dedi çalışan gülerek. "Birazdan koşmaya başlayacaklar."
Tam o sırada kapı açıldı.
Ve gerçekten de koşmaya başladılar.
Kimisi sağa savruldu, kimisi birine çarptı, kimisi neredeyse yere düşüyordu.
Sanki market değil, yüz metre finali başlamıştı.
Hayretle çalışana döndüm:
"Peki aradıkları ürünü nasıl buluyorlar?"
Çalışan kahkaha attı.
"Abi bunlar profesyonel müşteri."
"Nasıl yani?"
"İçeride hangi reyonda ne var, hangi ürün nerede duruyor, indirim ne zaman geliyor... Vallahi bizden iyi biliyorlar. Bunların işi gücü bu olmuş."
Bir an sustum.
Sonra düşünmeye başladım.
Acaba gerçekten profesyonel müşteri mi olmuştuk?
İndirim günlerini ezbere biliyor, market kataloglarını takip ediyor, hangi ürünün geçen ay kaç liraya satıldığını hatırlıyor, ama belediye meclisinde ne konuşulduğunu, bütçenin nereye harcandığını ya da bizi ilgilendiren kararların nasıl alındığını bilmiyorduk.
Belki de mesele süpürge değildi.
Belki de mesele, vatandaşlıktan çok müşteriliğe alışmış olmamızdı.
Çünkü iyi bir müşteri olmak kolaydır.
Zor olan, iyi bir vatandaş olabilmektir.
Peki siz hangisinde daha profesyonelsiniz?
UBER TAKSİ OLMADI, UBER EATS VERELİM
Hatırlarsınız...
Bir zamanlar Uber adlı şirket Türkiye'de taksicilik yapmak istemişti. Ancak hukuki süreçler, sektördeki itirazlar ve çeşitli düzenlemeler nedeniyle beklediği ölçüde büyüyemedi. Sonuçta birçok kişinin yabancı filmlerde duyduğu o meşhur "Bir Uber çağır" cümlesi Türkiye'de gündelik hayatın parçası olamadı.
O günlerde birçok kişi Uber'in Türkiye macerasının bittiğini düşündü.
Meğer hikâye yeni başlıyormuş.
Çünkü küresel şirketler bazen kapıdan giremezse pencereden girer.
Uber de ulaşım sektöründe istediğini elde edemeyince gözünü Türkiye'nin hızla büyüyen teslimat ve lojistik pazarına çevirdi.
Çinli Alibaba’nın büyük ortağı olduğu Trendyol adlı şirketin yan kuruluşu olan, lojistik ve yemek/market kolu Trendyol GO’nun %85 hissesini 700 milyon dolara satın aldı. Bununla da yetinmedi, çok yakın zamanda Getir Yemek ve Getir Market’i de yaklaşık 335 milyon dolara bünyesine kattı.
Böylece yıllarca kurmaya çalışacağı dağıtım ağını sıfırdan inşa etmek yerine, hazır kurulu sistemleri satın alarak pazara güçlü bir giriş yaptı.
İş dünyasında buna strateji deniyor.
Duygularla değil, hesapla hareket etmek.
Asıl ilginç olan ise başka bir şey.
Bu tür satın almalar gerçekleştiğinde toplumun önemli bir kısmı konudan habersiz kalıyor. Oysa bir şirketin satılması da, büyümesi de, yabancı sermaye çekmesi de ekonomik bir olaydır ve tartışılabilir.
Fakat bizde tartışmalar çoğu zaman slogan düzeyinde kalıyor.
Bir şirket satılınca herkesin tepkisi aynı olmuyor.
Bir satış "küreselleşme" olarak görülürken, başka bir satış "elden gidiyoruz" paniğine dönüşebiliyor.
Belki de önce hangi ölçütlerle değerlendirme yaptığımıza karar vermemiz gerekiyor.
Çünkü işin diğer tarafında farklı bir gerçek daha var.
BİZ DE DÜNYADAN SATIN ALIYORUZ
Türkiye yalnızca şirketlerini satan bir ülke değil.
Türk şirketleri de son yirmi yılda Avrupa'dan, Amerika'dan ve dünyanın farklı bölgelerinden çok sayıda marka ve işletme satın aldı. Bunlar arasında Koç, Ülker, Vestel Doğuş gibi büyük grupları sayabiliriz.
Bunun temel nedeni basit:
Sıfırdan marka oluşturmak yıllar alıyor.
Oysa hazır bir markayı satın aldığınızda dağıtım ağına, müşteri kitlesine ve bilinirliğe doğrudan erişebiliyorsunuz.
Bu nedenle birçok Türk şirketi Avrupa'da yeni bir isim yaratmak yerine, mevcut markaları satın alarak büyümeyi tercih etti.
Aslında küresel ekonomi tam da böyle işliyor.
Bugün satın alan yarın satabiliyor.
Bugün yatırım alan yarın yatırım yapabiliyor.
Önemli olan yalnızca kimin aldığı ya da kimin sattığı değildir.
Önemli olan, ortaya çıkan değerin kim tarafından üretildiği ve gelecekte kimin yöneteceğidir.
Çünkü ekonomide kalıcı olan milliyetler değil, rekabet gücüdür.
Ve rekabet gücünü kaybedenler, günün sonunda ya satılır ya da satın alınır.
Gerisi çoğu zaman manşetlerden ibarettir.
GAZETECİ POLİTİKACIYI NASIL DÖVER?
Bir politikacıyı dövmenin tek yolu yumruk atmak değildir.
Bazen bir soru, bir manşet, bir kamera açısı ya da kurulan bir cümle de en az yumruk kadar etkili olabilir.
Nitekim önce Trump, bir televizyon röportajında kendisine yöneltilen soruların üslubuna öfkelenip yayını terk etti.
Sonra Kılıçdaroğlu, kendisine mesafeli hatta muhalif bir televizyon kanalında üç gazetecinin çapraz sorularına maruz kaldı.
İki olay arasındaki fark ilginçti.
Biri masadan kalktı.
Diğeri oturmaya devam etti.
Fakat asıl mesele verilen cevaplar değildi.
Asıl mesele, yıllarca siyasetçileri ya kahraman ya da şeytan olarak sunan medya düzeninin sonunda kendi ürettiği figürleri sorgulamaya başlamasıydı.
Gazetecilik soru sormaktır.
Ama gazetecilik aynı zamanda dün alkışladığı kişiyi bugün linç etmek de değildir.
Bir siyasetçiyi yıllarca "ülkenin son umudu", "tarihi lider", "kurtarıcı" gibi sıfatlarla göklere çıkarıp, sonra aynı kişiyi acımasızca hedef tahtasına koymak gazetecilikten çok algı mühendisliğine benzer.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü medya bir gün politikacıyı putlaştırır, ertesi gün aynı putu kendi elleriyle kırmaya kalkarsa ortaya gazetecilik değil, tutarsızlık çıkar.
Trump'ın yaşadığı olay bir televizyon tartışması olarak kalabilir.
Ama yıllarca övgülerle büyütülen bir siyasi figürün, aynı çevreler tarafından sorgulanmaya başlanması çok daha derin bir meseledir.
Çünkü insanlar çoğu zaman eleştiriden değil, beklentiden yorulur.
Bir siyasetçiyi olması gerekenden büyük gösterirseniz, gerçeklerle karşılaştığında yaşanacak hayal kırıklığı da o kadar büyük olur.
Belki de bu yüzden siyasette en tehlikeli şey eleştiri değildir.
Övgüdür.
Çünkü eleştiri insanı savunmaya zorlar.
Ama ölçüsüz övgü, insanı gerçeklerden uzaklaştırır.
Ve gün gelir...
Dün alkışlayanlar bugün yuhaladığında herkes şaşırır.
Oysa değişen kişi değil, beklentidir.
Beklentiler şiştikçe balon büyür.
Balon büyüdükçe de patlama sesi daha uzaktan duyulur.
KÜTÜPHANEMDEN
KISA ÖYKÜNÜN BÜYÜK USTALARI
CELAL ÜSTER
İŞ BANKASI YAYINLARI
.jpeg)
Bazı kitaplar vardır; okunur, beğenilir ve rafa kaldırılır. Bazıları ise insanı başka kitaplara, başka yazarlara ve başka dünyalara götüren bir kapı işlevi görür.
Celal Üster'in hazırlayıp çevirdiği, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan "İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları" tam da böyle bir eser.
Kitap, kısa öykü sanatının en güçlü kalemlerini bir araya getirirken, okuyucuya yalnızca öyküler sunmuyor; aynı zamanda kısa öykünün neden edebiyatın en zor ve en etkili türlerinden biri olduğunu da hissettiriyor.
Roman yazarı yüzlerce sayfada anlatacağını anlatabilir. Ancak iyi bir öykücü, birkaç sayfaya bir hayatı, bir karakteri veya bir dönemi sığdırmak zorundadır. İşte bu eser, kısa öykü ustalarının bunu nasıl başardığını görmek isteyenler için önemli bir kaynak niteliğinde.
Kitapta yer alan öyküler yalnızca olay anlatmıyor; insan ruhunu, yalnızlığı, tutkuları, korkuları ve hayatın sıradan görünen anlarının içindeki derinliği de gözler önüne seriyor.
Edebiyatla yeni tanışanlar için sağlam bir başlangıç, öykü yazmaya ilgi duyanlar için ise adeta bir ustalık sınıfı.
Kısacası, kısa öykünün neden dünya edebiyatının en güçlü anlatım biçimlerinden biri olduğunu görmek isteyenler için bu kitap, kaçırılmaması gereken bir eser.
Bazı kitaplar okunur ve unutulur.
Bazıları ise okunduktan sonra insanın kitaplığına değil, zihnine yerleşir.
***
Haftaya tekrar görüşebilmek ümidiyle...
Sarper SAN



Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.