Malatya
12 Haziran, 2024, Çarşamba
  • DOLAR
    32.28
  • EURO
    35.06
  • ALTIN
    2421.2
  • BIST
    10165.52
  • BTC
    69683.42$

Kiraz Çiçeği

20 Ağustos 2022, Cumartesi 11:08
Kiraz Çiçeği


  

 

 

 Bir insanın; saatlerce, günlerce kiraz çiçeği izlediğini söylesem, inanır mısınız?

Ben izledim. Hem de her gün. Üzerimde sağ sol yapıp çeşitli açılardan ışın veren makinenin her vidasının sayısını ezberlemiş biri olarak sıkılmıştım. Hastanenin soğuk linak odasında tavanına taktıkları kiraz çiçeğini izlemek daha zevkli geliyordu. İyi ki de düşünmüşler. Engelli, sürekli yatmak zorunda olan bir insanın hayatı boyunca izlemek zorunda olduğu tavan manzarası benim için birkaç ay izlemem ile son buldu.

    Her gün bitkin, yorgun hâlimle linak oklarını takip edip görevimi tamamlamak istercesine hastanenin koridorlarını yürürken benden daha zor durumda olan insanları görüp, onlar için dua edip hâlime şükrediyordum.

    Sıra bana geldiğinde her defasında yaşadığım utangaçlığı anlatamam. Alışmamışız öyle sere serpe uzanmaya; ama mecbur elden bir şey gelmiyor. 

    Aydan, Beytullah, Öztun Hoca her defasında bir yakınım gibi davrandılar. Bir defasında hasta daha radyoterapi aldığımız odadan çıkmadan beni içeri aldılar ya da hasta yavaş hazırlandı bilemiyorum, göz göze geldik hasta kadın ile âdeta gözlerimiz konuştu. Orta yaşlı, hafif kilolu kadın kendi derdini unutmuşçasına bana bakıp ne kadar üzgün olduğunu üç kelime ile ifade etti: “Sen çok gençsin” Benim fark ettiğim ise, kadının tek göğsü yoktu. İnsanlar için bu neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bana geçmiş olsun derken bile göz ucuyla göğsüme bakıp, acaba almışlar mı, diye meraklı gözlerle inceliyorlardı. Sanki anlamıyordum. Hatta bayan erkek hiç utanmadan soruyorlardı. Benim vücuduma ait bir parça neden onları bu kadar ilgilendiriyordu hiç anlamıyorum.

    Çoğu zaman onların içtenliğine bile inanmamaya başladım. Onu bile belki beni üzmek ya da başkalarına anlatacak konu olsun diye soruyorlardı belki de. “Ya öyle mi falancanınkini almışlar, seninki iyi demek ki.” derken bu tahminimi doğruluyorlardı. Bana sorup beni bir başkasına, onu bana anlatmaktan ne zevk alıyorlardı?

    İnsanlar hiç bıkmadan usanmadan bana birilerini emsal gösteriyor, her gün bir yenisi ekleniyordu. Kiracımızın annesi, falancanın kuzeni, bilmem kimin komşusu, arkadaşı…
  Bana örnek vererek yardım mı ettiklerini, moral mi verdiklerini sanıyorlardı bilmiyorum.

    Cem Yılmaz’ın bir esprisi geliyordu aklıma “Kaynımda da var, aynısı.”

    Öyle durumlarda daha yeni pençesine düştüğüm hastalık nasıl bir şey anlamaya çalışıyor, tek bir şeye odaklanıyordum. Peki, nasıl şimdi?

    Ameliyat sonrası aynı rahatsızlığı geçiren bir tanıdık ziyaretime gelmişti. “İnsanlar özellikle senin bulunduğun ortamda bu konuyu açacaklar, her şeyi unutan kişiler senin kaç yıldır yaşadığını her yıl artırarak hesap yapacaklar.” demişti. Ne kadar doğru söylemiş. Hiç tanımadığım insanları bana anlatıyorlar; ardından da bak 15 yıl oldu, tam 12 yıl oldu bir şey olmadı diye konuşmalarına devam ediyorlardı. Bu nasıl bir anlayıştı bilmiyorum.
    En mustarip olduğum şeylerden biri de kaçıncı evre diye bana sormaları oluyordu. Sanki etrafımdaki insanlar doktor kesilmişti; ne yapacaklardı, neden soruyorlardı? Beni daha fazla incitmek için mi?

    Bir defasında dayanamadım, çalıştığım bankada bana bunu soran sözde eğitimli müşterime neden merak ettiğini sordum. “Evre dört ise, artık geç kalındığını duydum da onun için diye.” cevap verdi. Pişkinliğe ve düşüncesizliğe bakar mısınız? Peki, ben evre dört isem bunu söylerken üzülmeyecek miydim? Nasıl bir düşüncesizlikti. Etrafım bir geçmiş olsun, Allah şifa versin demeyi bilmeyen insanlarla doluydu.

    Arayıp “Doktor yüzde kaç dedi?” diye soranlara şaşırıp kalıyordum. Yüzde neye kaç diye sorduğumda “İyileşme şansına.” demezler mi? Ya da “İlaca cevap veriyor mu? Erkek mi dişi mi?” Ya ne çok seviyorlarmış insanlar soru sormayı. 

    Sanmayın ki beni sevdiklerinden. Boş boğazlıktan, beni daha çok üzmekten, ben unutmaya çalıştıkça bana hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bu hastalığa yakalananların kocaları terk ediyorlar diyen bile oldu.

    Sanki insanların garantileri vardı. Bu kadar kötü kalpli duygusuz nasıl olunabilirdi? Kuru bir “Geçmiş olsun” yeterdi oysa… Onlardan ne merhamet ne dostluk istemiyordum artık. Gerçek dostlarım bir bir azalıyordu. Telefonlarına dahi bakmak istemiyordum. Çok beklediğim, dost bildiğim kimseler ise hiç aramamayı tercih etmişlerdi.

    Birçok arkadaşım olduğunu sanırken aslında bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı dostum. Eşim arkadaş seçerken daha seçicidir. Herkesle arkadaş olmaz, olamaz; ben ise arkadaş canlısıyım, herkes benim arkadaşım, dostum derken asıl olan sadece ailem ve yakın birkaç arkadaşımmış. Çok acı da olsa bunu anlamış oldum.

    Arayan herkesin o sihirli sözcüğü söylemesinden de bıkmıştım. Ne zaman söyleyecekler derken dökülüveriyordu dudaklarından. “Moral çok önemli, moralini yüksek tut!” Olur, tutarım demek isterdim. Sahi söylemeyle oluyor muydu? Kafamı bile tutamazken benim gibi hayat dolu bir insan ayağa kalkacak dermanı yok, aynaya bakacak gücü yok; morali nasıl iyi olabilirdi ki… Bunu ben de yapmışım kendi hastalığımın henüz farkında değilken Tiroit CA olan arkadaşım Nehir’e belki konuşmak istemez diye mesaj atıp: “Moralini yüksek tut.” yazmışım. Çok sonraları telefonumdaki mesajları temizlerken gördüm. O kadar anlamsız geldi ki. Öğrenmişiz bir şey tekrarlayıp duruyoruz. İnsan başına gelince anlıyor. 
Arayamadım diyenleri anlıyorum aslında, o duygu karmaşası arasında insan gerçekten üzülüyor ve arayıp da ne diyeceğini bilemiyor. Bu dönemde çalışamadığım için iş yerine gidemedim ve rapor aldım. “Gerçekten hasta mısın?” diye sordular. Keşke şaka olsaydı. Boş ver diyerek gülüp geçiyordum.

    Bir de şifalı bitki uzmanı oldu çevremdekiler. Şunu ye, bunu ye diyenlere ne demeli bilmiyorum. Canım bir şey istemiyor, yapacak hâlim yok, yap getir o zaman demek geliyordu, ama boş ver içten içe gülüyordum, beni düşünmüş mü oluyorlardı?

    Aslında hastalık sürecinde bir yandan bu hastalıkla mücadele ederken bir yandan da bu insanlarla mücadele etmeye çalıştım. İnanmayacaksınız belki, ama bu daha çok yordu. Beni her gün üzen, lafları ile kıran insanlar birer birer silindiler arkadaş listemden.

    Kendimi daha iyi hissetmek, kimseyi görmemek için daha tenha bir yere taşındık. Ona bile ”Herkesin acı anlayışı farklı oluyor.” diye yorum yaptılar. Geçmiş olsun diye aramayan insanlar yeni evimi eşyalarımı sormak için aradılar. Şaşırdım, beni sormak için aradıklarını sanıp ne diyeceğimi bilemedim. Güle güle sağlıkla otur bile demediler. İnsanlar nasıl bu kadar kötü olmuşlardı. Tek istediğim biraz empati kursalardı keşke…

Keşke hiç bunlar başıma gelmeseydi de insanların gerçek yüzünü görmeseydim. Şimdi bu kadar yalnız kalmazdım. Dost bildiğim insanlar yine çevremde olurlardı. Bunları öğrenmek biraz acı oldu, ama hayat bir nebze de olsa insanların gerçek yüzünü gösterdi.
Asıl olan bir şey vardı. Hastalığımı hatırlatıp beni düşündüğünü sanan sözde arkadaşlarıma, çevremdeki kötü niyetli insanlara aldırmadan iyileşmeye, hayata sıkı sıkı bağlanmaya çalıştım.

Zorlukların beni yıldırmasına izin vermedim. İnsan vücudu kendini iyileştirme yeteneğine sahipmiş. Bizim yaşadıklarımız tamamen stresten dolayı vücudumuzun direncini yitirmesine bağlı. Yani hastalıkların oluşması, durması, ilerlemesi bizim zihin gücümüze bağlı. Evrene iyileşeceğim, iyi olacağım diye pozitif enerji gönderelim ki pozitif enerji olarak bize geri dönsün.

Ve şimdi tek söyleyeceğim geçti, gitti, bitti.

Yanımda olan desteğini esirgemeyen, dostluğun hakkını veren arkadaşlarıma, aileme, komşularıma teşekkür ediyorum. Kötü insanlar olmazsa iyilerin kıymeti anlaşılmazmış. Şimdi sizleri daha çok seviyorum. İyi günde herkes dost olurmuş. Sizler benim kötü gün dostlarımsınız.

Sevgiyle kalın, hoşça kalın…