dore okulları
Malatya
18 Nisan, 2024, Perşembe
  • DOLAR
    32.50
  • EURO
    34.82
  • ALTIN
    2490.4
  • BIST
    9546.37
  • BTC
    61628.81$

Milli irade

27 Nisan 2022, Çarşamba 11:04
Milli irade





Cumhuriyetten itibaren toplumumuzun siyasi bilincinde irade-i milliye yani milli irade yer etmiş ve adeta tüm siyasal yaşamımızı biçimlendirip yönlendirmiştir. Cumhuriyetten önce ise irade-i milliye yerine padişah iradesi anlamına gelen irade-i seniyye vardı. Bir de dini kaynaklarda bireylerin iradesi anlamına gelen cüz’i irade ve Allah’ın iradesi anlamına gelen külli irade kavramları yer alır. Peki, nedir bu irade, ne işe yarar?  Bireysel ve siyasal hayatımızı nasıl yönlendirir? 

İradenin lügat anlamı istemektir. “özgür irade” de istemenin önünde bir engelin olmaması anlamına gelir. Kasıt, ihtiyar ve rıza kavramları da irade ile ilgili kavramlardır. İhtiyar muhayyerlik anlamına gelir, yani buna iradenin seçim yaparken her türlü olasılığa açık olma hali de diyebiliriz. O nedenle ihtiyarı elden aldığınızda, yani bir seçim öncesi tüm olasılıkları ortadan kaldırdığınızda irade de ortadan kalkar. Kasıt ise olasılıklardan birinin güçlenerek iradeyi yönlendirmesi anlamına gelir. Yani bir şey kasten yapıldığında, irade seçimini yapmış demektir. O nedenle ceza davalarında eylemin sonuçlarından kişiyi sorumlu tutabilmek için kasıt aranır. 

İrade konusu ilk çağlardan itibaren bütün filozofların cevabını aradığı temel sorulardan biri olmuştur. Sonunda iradenin ruh veya akıl ile ceset arasında bir arayüz, yani bağlantı olduğuna karar vermişler. Yani aklın cesedi harekete geçirebilmesi ancak irade ile olur. Örneğin aklınız bir şeyi kaldırmak ister, iradeniz de bu istek doğrultusunda kolunuzu harekete geçirir. Ölen insanda kol var, fakat kolu harekete geçirecek akıl ve irade artık yoktur. Öyleyse akıl ve irade ruhun bir fonksiyonudur. O nedenle bir eylem ortaya çıkmadan önce iş akılda olup biter.  O zaman, eyleme tesir etmek isteyen akla hitap etmeli. 

Buraya kadar yapılan açıklamalardan iradenin olasılıklar arasında seçim yapmaya yarayan bir araç olduğunu gördük, fakat yapılan seçimin doğru bir seçim olup olmadığı konusunda iradenin bir fonksiyonun olmadığını da belirtmemiz gerekir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de yer alan ayetlerden insanın ve Allah’ın iradelerinin bulunduğunu, fakat Allah dilediğini yapmakta bir dış tesire bağlı değilken, insan iradesinin dış tesirlere açık ve bağlı bir irade olduğunu anlıyoruz. 

Ünlü Fransız filozof Rene Descartes düşünce, irade ve varlık arasında bir ilişki kurarak düşünceyi, yani aklını kullanma yetisini, var olmanın temel nedenleri arasında saymış ve “Düşünüyorum o halde varım” demiştir. Ardında da, insan kendi varlığını düşündüğü gibi kendi varlığından daha mükemmel bir varlığı da düşündüğüne göre, eksiksiz bir varlığın da bulunması gerekir diye bir sonuca ulaşmıştır. Yani şu sonuca varıyoruz; iradenin işlevini yerine getirebilmesi için öncelikle düşünce serbestliğine ve ardından seçim serbestliğine sahip olması gerekir. Bu iki koşul siyaset felsefesine düşünce özgürlüğü ve seçim özgürlüğü şeklinde aktarılmış ve bu iki özgürlüğe en geniş alan açan, imkân tanıyan demokrasiyi de diğer yönetim biçimlerinden daha üstün tutmuştur. Peki, madem bu böyle, öyleyse neden Aristo ve Farabi demokrasiyi yozlaşmış sistemler arasında sayıyor?  Bu sorunun cevabı ise şudur: demokrasi halk iradesine (milli iradeye) alan açıyor, fakat bu iradenin her zaman doğru bir irade olacağının garantisi yoktur. Nitekim tarihte diktatörlerin bir kısmının da seçimle, yani halk iradesi ile iş başına geldiğini görüyoruz. O zaman bu noktada demokrasiler için milli irade kadar önemli olan diğer bir konu da bu iradenin doğru bir şekilde tezahür etmesini sağlayacak imkânlara ve yapılara sahip olmaktır.  Bu noktada iradeyi yönlendiren temel etken olarak en başa, yani akla dönmemiz gerekiyor. Çünkü doğru bir irade, ancak doğru bir akli muhakemenin eseri olabilir. 
Aklın kendisi de irade gibi bir araçtır, fakat daha farklı çalışan bir araç. Aklın çalıştırılması aynı bilgisayarlarda olduğu gibi ona yüklenen programa, yani bir anlamda eğitime bağlıdır. Çünkü insan aklı hayvanlarda olduğu gibi doğuştan programlanarak gelmiyor. Örneğin yeni doğmuş bir arı uçuş, yön bulma ve bal yapma konusunda uzun tecrübelere ve eğitimlere ihtiyaç duymazken, insan ise bu konuda iptidai ve adeta kendi başına bırakılmış. Fakat zaman zaman kendisine doğru ve gerçek hakkında bazı ipuçları da verilmiştir. 

O zaman sözü şöyle bağlayabiliriz. Doğru bir irade için gerekli olan şartlar şunlardır:  önce aklın doğru çalışması için eğitim ve düşüncenin önünde bir engel olmayacak, ardından da iradenin seçim yapabilmesinin önünde bir engel bulunmayacak. O nedenle demokrasinin iyi işlemesi için kişilerin düşüncelerini özgürce ifade edebilmeleri ve bu düşüncelerine karşılık gelen alternatif partileri tercih edebilmeleri zorunludur. Siyasal partilerin rekabet saikıyla birbirlerini eleştirmeleri ve kötülemeleri normal iken birbirlerini yok saymaya hatta ortadan kaldırmaya çalışmaları ise anormaldir. Toplumda her kesimin kendilerini ifade edebilecekleri bir platforma sahip olması sağlıklı bir toplum için elzem bir şarttır.  Aksi taktirde kendilerini meşru bir zeminde ifade edemeyenlerin giderek marjinalleşmesinin önüne geçilemez. 

Milli iradeye yeniden dönecek olursak, yukarıda anlattığımız şeyleri göz ardı ederek, ne olursa olsun insanların tercihlerini hakikatin yegâne kaynağı gibi algılamak ve bu şekilde milli iradeyi adeta kutsamak da yanlıştır. Nitekim halk iradesinin yanılmaz olmadığını fark eden Batı’daki siyasetçiler ve siyaset bilimciler yasama ve yürütmeyi belli prensiplere bağlı kılmak için farklı yöntemler geliştirmişler. Bunlardan biri yasamayı iki meclisli bir yapı haline getirmek, diğeri monarşiyi koruyarak devletin en tepesinde tarafsız bir temsil oluşturmak. İslam tarihinde ise daha farklı bir uygulamaya da şahit oluyoruz. Örneğin ilk dört halife genel oyla değil,  toplumun önde gelen seçkin bir azınlığı tarafından belirlenmiştir. Daha sonra iş başka bir yapıya, yani hükümdarlığa evrilmiş. 

Fakat şunu da unutmamalıdır ki, aklın ve iradenin gelişmesi Batı ve Doğu toplumlarında farklı yollar izler. Çünkü Batı siyasal düşüncesinde bireyselcilik, hukuk ve adalet hâkimken; Doğuda kollektivizm, adalet ve liderlik ön plana çıkar. Fakat Doğu toplumlarındaki liderlik anlayışı tenfiz, yani her işi lidere bırakmak şeklindedir ve liderler de her şeyi kendi gölgelerinin altında bırakma eğiliminde olurlar. Oysaki liderliğin dönüşümcü liderlik, etkileşimci liderlik gibi daha pek çok türleri varken, bizler daha çok karizmatik liderliğe bel bağlama eğilimindeyiz. Aslında böyle bir liderlik anlayışı herkesi adeta bir kişiye indirgediği için, sıkı sıkıya lideri takip edenler açısından zillet, takip edilen kişi için de büyük bir mesuliyet demektir. Üstelik bunun din ve geleneklerimiz açısından da bir karşılığı yoktur.  Çünkü Kuran’da peygambere hitaben bile “sen onların üzerine musaytir değilsin” (Ğaşiye 22) denilmektedir. Burada geçen “musaytir” kavramı her şeyin sorumluluğunu kendi üzerine alan her konuda kendi karar veren anlamına geliyor. Ve yine Kaf suresinde ise bu kez “sen onların üzerine cebbar değilsin” (45) deniliyor. Cebbar da zor kullanarak bir şeyler yaptıran anlamına gelir. Türklerin eski yönetim geleneklerinde ise liderlik ve lidere bağlılık oldukça esnek ve koşullara bağlı bir yapıdır. O nedenle değişen her koşulda lider çıkartmakta zorlanmamışlar. Çünkü liderlik eşi bulunmayan niteliklere değil lideri ortaya çıkartan toplumun özgür iradesine dayandırılmıştır. 

Sonuç olarak milli iradenin doğru bir iradeyi yansıtması ancak aklın ve iradenin serbestçe kullanımına bağlıdır diyebiliriz. Bu ise eğitimli, özgür düşünceli ve korkularının esiri olmayan bir toplumu gerektirir. Propaganda, manipülasyon ve endoktirinasyon gibi uygulamalar ise sadece iradenin önüne set çekmekle kalmaz, aklı da dumura uğratır. Oysaki akıl ve irade tüm canlılar arasında insanın en büyük ayrıcalığıdır. Ne demişler: “ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz asla!”