dore okulları
Malatya
18 Nisan, 2024, Perşembe
  • DOLAR
    32.50
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2486.7
  • BIST
    9539.69
  • BTC
    61413.91$

Savaş ve Barış

02 Nisan 2022, Cumartesi 01:16
Savaş ve Barış
 




 “Savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz” sözü Amerikan Başkanı Benjamin Franklin’e atfedilmektedir. Nitekim her savaştan önce barış olduğu gibi, her savaşın nihayeti de bir barıştır. O nedenle barış çabaları her zaman olumlu karşılanmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin Ukrayna ve Rusya arasında arabuluculuk çabalarını ve barışı yeniden tesis etme gayretini herkes olumlu karşılıyor.  

Savaş reel politikanın uluslararası alana bir yansıması olduğu gibi, savaşı bitiren şey de başka bir realitenin nihai olarak taraflarca anlaşılmasıyla ortaya çıkar.  Hani derler ya astarı yüzünden pahalı gelmeye başladığında ancak, liderler hülyalarını bırakarak barışa yanaşırlar. Dolayısıyla barış sadece iyi niyetle ulaşılabilen bir şey değildir. Bu kapsamda Türkiye’nin barış çabaları bir sonuç doğurur mu, bunu dikkatli değerlendirmek gerekir. 

Esasen savaşan ülkeleri barışa zorlamak ancak başka bir kuvvet uygulamakla mümkün. Bunun en yakın örneğini Irak-Kuveyt savaşını bitiren 1991 Körfez Savaşı koalisyonu ile gördük. Bunun ötesinde barış için arabuluculuk faaliyetleri, tarafların bir araya gelerek birbirini dinlemesini sağlamayı amaçlıyor. Diplomaside “Kolaylaştırıcı” ve “Değerlendirici” arabuluculuk olmak üzere iki tür arabuluculuk var. Değerlendirici arabuluculukta arabulucu taraflara çözüm önerilerinde bulunulur. Bu tür arabuluculuk genellikle kamuya açık yürütülmez. Değerlendirici arabuluculukta ise amaç tarafların birbirini dinlemesini sağlamaktır. 

Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki rolü henüz arabuluculuk düzeyinde değildir. Çünkü bunun için her iki tarafında bunu resmi olarak talep etmesi ve kabul etmesi gerekir. Şuan da Türkiye tarafından yürütülen diplomasi ise İngilizcede “pre-negotiation” denilen müzakere nev’indendir. Yani “konuşmaya başlamak için konuşmak” türünden. Çünkü Türkiye’nin savaşan taraflar üzerinde onları uzlaşmaya zorlayacak bir gücü bulunmuyor. Özellikle Türkiye’nin Kırım’ın ilhakını ve Dombas krizini kabul etmeyip Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunduğunu açıkça deklare etmesi ve savaşı tasvip etmediğini dile getirmesi, üstüne üstlük savaşan taraflardan birine SİHA satışında bulunması ve bu araçların savaşta fiilen Rusya’ya karşı kullanılması gibi durumlar Türkiye’nin girişimlerinin Rusya nezdinde bir karşılığının olmasını imkânsız kılıyor. Yani Türkiye her ne kadar tarafsız hareket ediyormuş gibi görünse de aslında taraftır. 
Buna karşın her iki taraftan yapılan sıcak açıklamaların bir anlamı olmalı. Bu arada Rusya’nın Türkiye’nin bölgede etkin bir güç olmasını istemeyen ve bunu istememekle kalmayıp fiilen engelleyen bir devlet olduğunu hatırdan çıkartmamalı. Nitekim Suriye konusunun ve Libya krizinin Türkiye’nin ulusal çıkarları lehine sonuçlanmasını engelleyen Rusya olmuştur. Ermenistan-Azerbaycan savaşında da Türkiye’yi masadan uzak tutan yine Rusya olmuştur. Üstüne üstlük geçenlerde Ukrayna ve Rusya heyetleri arasında İstanbul’da yapılan müzakerelerin hemen ertesi günü Suriye’de Rus uçaklarının Türk mevzilerini hedef alması da açık bir mesaj niteliğindedir ki, Rusya bunu hep yapıyor. 
Tüm bunlara karşın Rusya’nın Türkiye’nin diplomatik girişimlerini sıcak karşılaması öncelikle Rusya’nın uluslararası alanda dibe vuran imajını biraz olsun korumak ve zaman kazanmak amacını taşıyor. Nitekim Zelenski’nin barış masasına oturmaya hazır olduğunu beyan etmesine rağmen Cumhurbaşkanı Sözcüsü Sn.Kalın’dan Putin’in buna henüz hazır olmadığını dinledik. Dolaysıyla tüm bunlar Rusya’nın uluslararası kamuoyunu Türkiye üzerinde oyaladığının bir göstergesidir. Ayrıca Putin, ekonomik kriz nedeniyle Sn. Erdoğan’ın iç politikada oldukça sıkışmış olduğunun ve bir başarı hikâyesi yakalamaya çalıştığının da farkında. Dolayısıyla Türkiye’yi iyi okuyan Putin, Türkiye’nin bu çabalarında oldukça istekli olduğunun bilincinde. Bunun yanı sıra ABD’den, Avrupa’ya; Ukrayna’dan Rusya’ya kadar pek çok ülkenin birden bire Türkiye’ye teşvikkâr davranması giderek bozulma istidadında olan Batı ile Rusya arasındaki dengede Türkiye’yi dengenin dengeleyicisi gibi görmelerinden kaynaklanıyor. 

Barış masasına oturacak olan devletler genellikle masada ellerini güçlü kılacak bir pozisyonu yakalamadan buna yanaşmazlar. Putin bunun arayışı içinde. Aksi takdirde müzakere masasından mağlup kalkmış olur. Bu nedenle konuyu Türkiye’nin katkısıyla uzatma isteğinde. Ukrayna ise zamanın Rusya aleyhine işlediğinin farkında o nedenle hemen barış yapmaya istekli olduğunu ifade etmenin yanı sıra Putin’in ayak diretmesinden asimetrik bir fayda elde edeceğinin farkında.

Rusya ile Ukrayna arasında açık bir güç eşitsizliği olduğu herkesin malumu. Buna güç asimetrisi denilir. Asimetrik savaşlarda zayıf pozisyonda olan ülke kaybetmediği sürece kazanıyor, güçlü ülke ise kazanmadığı sürece kaybediyor kabul edilir. Bu nedenle şu an Ukrayana-Rusya savaşının galibi Ukrayna sayılır. Bunun tersine dönmesi için Rusya’nın sahada çok ciddi kazanımlar elde etmesi lazım. Fakat görünen o ki Rusya’yı Napolyon ve Hitler gibi müstevlilerin emellerinden koruyan coğrafyanın üstünlüğü prensibi, bu kez Rusya aleyhine işliyor. Rusya Ukrayna’da biri bin kilometreye yakın, diğeri ise iki bin kilometreye yakın bir cephe hattı oluşturmuş durumda. Bu kadar uzun cephe hatlarını ikmal etmek oldukça zordur. Görünen o ki Rusya’nın lojistik planları olabildiğince demode ve askerleri ise eğitimsiz. Bu nedenle cepheden bir türlü Putin’in beklediği “iyi haberler” gelmiyor. Bunun diğer bir nedeni ise Rusya’nın Ukrayna’nın yanı sıra Libya, Suriye ve Kırım gibi bölgeler de de angajmanının bulunması. Bu dağınıklık sahaya olumsuz yansıyor. Oysaki Rusların klasik harp stratejileri belli bir bölgeye kuvvet temerküzünün ardından açılan bir gedik üzerinden alan hâkimiyetini sağlamak. Bu kez ise tam tersini yapıyorlar gibi. 

Putin’in diğer bir stratejik hatası ise güvenlik konusunda Batı kamuoyundaki bölünmeyi yanlış okuması. Eğer Putin sadece Dombas bölgesine saldırmış olsaydı bu bölünme devam edebilirdi fakat doğrudan Kiev’i hedef alması, üstelik de erkence nükleer tehditte bulunması sadece Batı’yı ve NATO’yu değil neredeyse dünyayı da kendisinin karşısında konsolide etmek üzere. 

Son bir hata ise, Putin Kiev’e girerek Zelensky’i iktidardan düşürüp yerine kendine bağlı bir kukla hükumet kurabileceğini düşünmesiydi. Zira bu stratejiyi daha önce Azerbaycan, Kırgızistan, Gürcistan, Belarus ve Çeçenistan’da başarı ile uygulamıştı. Fakat bu ülkelerde iktidar zaten eski Sovyet elitlerinin elinde olduğu ve bu elitlerin isimlerinin hali hazırda çok sayıda yolsuzluk, mafya ve benzeri işlere karışmış olması onları iktidardan düşürmeyi kolaylaştıran bir faktördü. Öyle ki bu liderlerin çoğunu bir kuvvet uygulamaya gerek kalmaksızın bile değiştirebilmişti. Oysa ki Zelenski ne yakın zamana ait ne de Sovyet dönemine uzanan siyasi bir geçmişe sahip değildi. O nedenle hakkında ne bir dosya ne bir bağlantı bulunmamaktadır. Ayrıca Zelensky beklenen üzerinde bir sebat göstererek komedyen olması sebebiyle kendisine yöneltilen küçümsemeyi başarılı bir PR ile tersine çevirdi ve modern zamanların bir kahramanı haline dönüşmeye başladı bile.

Sonuç olarak Putin merhametsizce ezdiği Çeçen Müslümanlarının mı yoksa Suriye ve Libya halklarının beddualarına mı rast geldi bilinmez. Art arda elde ettiği “zaferlerin” sarhoşluğuyla, usta yüzücülerin boğulması gibi kendi sularında vurgun yemek üzere.