Malatya
12 Haziran, 2024, Çarşamba
  • DOLAR
    32.30
  • EURO
    35.02
  • ALTIN
    2418.6
  • BIST
    10165.52
  • BTC
    69162.43$

Senin değilmiş gibi davran!

08 Eylül 2022, Perşembe 11:11
Senin değilmiş gibi davran!

 

 

“Bu hikâye gerçek hayattan esinlenerek yazılmıştır” derler ya filmlerin başında, işte bu da benim gerçek hikâyem…

Her şey, sıradan bir gün işe giderken, ayağımın takılması ve yere düşmemle başladı. Sinirlendim, “kocaman kadın yürümeyi bilmez mi?” diye saatlerce ağladım. İş arkadaşlarım, sırtımda oluşan morluğu görünce doktora gitmem konusunda ısrar ettiler. Bir kaç gün önce göğsümde fark ettiğim kitleyi, doktora göstermek için fırsat doğmuştu.  Hastaneye giderken, içimde nedensiz bir heyecan ve korku oluşmuştu.  Düşmeme bağlı, ağır ezik haricinde neyse ki vücudumda kırık yoktu. Sıra gelmişti göğsümdeki kitleyi göstermeye. Doktorumu buldum, her zamanki sevecenliği ile muayenesini yaptı. Kitlenin hemen yanındaki ebatları büyük kistin içini boşalttı, beni ürkütecek kadar sert ve ağrısız kitleye biyopsi yaptı. Biyopsi için alınan parçalar suyun içinde yüzen 2 kurtçuk gibiydi. Elimdeki patoloji istem kağıdını doktor olan eşime vererek işlemi hızlandırmasını rica ettim. Daha öncekilerde sonucu almak için böyle bir korku yaşamamıştım hiç. İçime mi doğmuştu, bilmiyorum. Sonradan, düşmemde bir hayır varmış, diye düşündüm.

Düştüğüm gün bir çarşamba günüydü. Ertesi gün,  kırık yok, ezikler de zamanla geçer deyip; işimin başına döndüm. Kendimi aşırı yorgun ve halsiz hissediyordum; ancak bunu düşmeme,  Ramazan orucuna ve uykusuzluğa bağlayıp geçiştiriyordum. Hafta sonu canım hiçbir şey yapmak istemedi,  halsizliğim devam ediyordu. Ramazan Bayramı yaklaşıyordu, biraz enerjim olsa kalkıp bayram temizliği yapabilsem ne güzel olurdu, diye düşünüyordum.

 Sakin bir hafta sonundan sonra işyerinde oldukça yoğun, yeni bir haftaya başladım. Pazartesi günü mesai bitiminde, daha önce konuştuğumuz gibi eşimi ve çocuklarımı evden alıp dışarda iftar yemeğine gitmek üzere iş yerinden ayrıldım. Hala yorgun olduğumdan akşam yemek yapmayıp dışarıda yiyeceğimiz için seviniyordum. 

Eve geldiğimde, çocuklar bahçede oynuyorlardı. Onları izlemek için banka oturdum, eşime telefon edip aşağıda onu beklediğimi söyledim. Rastladığım bir komşumla sohbet edip, sitenin miniklerini sevdim. Eşim indi, yanımdan geçip ileride beni beklemeye başladı. Tavırları her zamankinden farklı geldi, sebebini anlayamadım. 

Arabaya doğru ilerlerken çocukları da çağırdı, yorgunsam arabayı kullanabileceğini söyledi. Sende oruçlusun ne fark eder, dedim. Yemek yiyeceğimiz restorana doğru yola çıktık.

 Yolda, eşime Ramazan Bayramı’nın devamında izin alamadığımı söyledim. “Önemli değil, daha önemli şeyler var” dedi. Daha önemli ne olabilirdi ki? Sessizliği beni korkutuyordu, yüzüne baktım, bir tuhaftı. Sonradan anladım ki ağlamış, yüzünü yıkamış ve benim anlamamam için belli etmemeye çalışıyormuş. Birden aklıma geldi:

-Yoksa, tahlil sonucum mu çıktı? diye sordum.

- “Sonra konuşuruz” dedi.

Sonuçlar çıkmıştı ve belli ki kötüydü. Dizlerim titremeye başladı, kavşağı döndüm, restorana çok yaklaşmıştık, anladığımı belli etmeden aracı sürmeye çalıştım. Tekrar kendisine dönüp “kötü bir şey mi var?” dedim. Çocuktan al haberi derler ya; arka koltukta oturan küçük oğlum Efe; babasına bir telefon geldiğini, telefondaki kişiye yapma ya dediğini ve ağladığını konuşmanın devamında meme falan dediğini,  söyledi.

Eşim Ali sessizdi, onun belki kendisine bile itiraf etmekte zorlandığı şeyi oğlum Efe bir çırpıda söyleyivermişti. Arabayı nasıl park ettiğimi bilemedim, arabadan indim, “Ali ne oldu?” diyerek;  sıkıştırmaya devam ettim onu. Park yerinde restorana doğru yürürken Ali: ‘yarın oruç tutma’ dedi. Hemen ayaküstü söylediklerine bakılırsa perşembe günü olacak ameliyatı bile ayarlamıştı. Ağlamaya başladım, gözlüklerimin altından akan gözyaşlarımı saklamak istesem de yapamadım. Restorana neden geldik o zaman, evde rahat rahat ağlasaydım, dedim. İftardan sonra söylerim, diyerek; kendini hazırlamaya çalıştığını fakat nasıl yapacağı konusunda hiçbir fikri olmadığını anlattı eşim. Oğlumuz Efe’nin olanları kendi duyduğu kadar söylemesiyle bir nebze rahatlamıştı aslında. Böyle durumlarla çok karşılaşmasına rağmen ilk defa hem doktor, hem hasta yakınıydı.

Artık ne yapacağımı bilmez bir şekilde sonunda ne olacağını bilmediğim bir yolculuğa çıkmıştım. Çocuklarımı ve eşimi kime emanet edecektim?

Ne yapacaktım? Düşmeden 45 gün kadar önce rutin meme kontrolüne gitmiştim ve Leyla hocam beni bir öğrenci gibi tembihlemiş, yeni bir kitle olursa bana söyle, demiş. Sanki bana görev vermişti. Ya düşmeseydim, sahura kalkmadan oruç tutarak kilo vermeye çalışıyordum. Halsizliğimi buna bağlayıp bayram tatili, yaz tatili derken zaman geçecekti. Belki geç kalacaktım. Derler ya, verilmiş sadakan varmış. Daha önce düştüğün için şükredeceksin deseler inanmazdım. 

Eşim ve ablam göğsümdeki kitleler için; üsteleme artık, uğraşa uğraşa kendine hastalık çıkaracaksın diyorlardı daha önceleri, ama ben iç sesime kulak vererek; Doktor Leyla Hanıma gitmiştim. Düştüğüm zaman ısrarla hastaneye gitmemi isteyen iş arkadaşlarıma, “gerek yok iyiyim” desem de beni dinlemeyen git bir kocanı görüp gel, kendini iyi hissedersin diyen müdürüme, beni çocuk gibi tembihleyen doktorum Leyla Hanım’a hayatımı borçlanmıştım. 

İftar oldu, yemekler önümüze gelmişti; ama kimse bir yudum su bile içemedi. Ağlamaya başladık. Ablam, eşi, çocuklar, Ali ve ben. 

Yan masada tesadüfen bulunan, üç yılımı beraber geçirdiğim sanayi şubesi arkadaşlarım da aynı üzüntüyü benimle paylaştılar. Yemeklerin tadına dahi bakamadan paket yaptırdık, sanki sonra yiyebilecektik. Adeta yüreğim yerine sığmıyordu. Biraz sonra diğer iş arkadaşlarım,  restoranda bulunan arkadaşımızdan öğrenmişler durumumu, teker teker  gelmeye başladılar. Çoluk çocuk, müdürüm ve arkadaşlarım hep bir ağızdan ‘sen üstesinden geleceksin‘ diye benimle beraber gözyaşı döktüler.  Kolum kanadım kırılmıştı sanki, kabullenmek çok zor olacaktı. Benim sonum böyle olamazdı. Kimseye kötülük yapmamıştım. Hep iyi düşünmüştüm. Konuşmadığım, kin tuttuğum bir tek kişi bile yoktu. Bunu hak edecek ne yapmıştım, suçum neydi? Kendimi sokaklara atmak bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Artık sözün bittiği yerdeydik. Ablam ve eşi bizimle beraber eve geldiler ve durum değerlendirmesi yaptık. Annemler Amerika’ya kız kardeşimin mezuniyet törenine gitmişlerdi, onlara söyleyip üzemezdim. Babam, yeni bypass olmuştu, bunu onlara yapamazdım. Annemler gelene kadar bu durumu gizli tutma kararı verdik. Tüm sosyal medya hesaplarımızı kapattık.  

Salı sabahı ameliyat tetkikleri için hastaneye doğru yola çıktık. Çocuklara, ablamın eşi  bakacaktı. Daha önce bir dakika yerlerinde durmayan çocuklarım bile derin bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Meğer ne kadar akıllılarmış. Efe, bütün parası olan 6 TL’sini bana hediye ederek yardımcı olduğunu sanıyor ve babasının beni kurtarmak için kendisine verdiği sözü tekrarlayıp duruyordu. Umarım baban sözünde durur ve Allah işlerimizi rast getirir, demekten başka bir şey elimden gelmiyordu.

Hastanede kan tahlilleri, EKO, akciğer filmi derken pet cihazı arızalı olduğu için tetkikleri tamamlayamadık. Komşu ilimiz Elazığ’a gitmeye karar verdik, fakat orada hasta yoğunluğundan dolayı randevu alamadık.  Sonra bu konuda daha deneyimli olan Diyarbakır’a gitmeye karar verdik. Hastane ile iletişime geçtik ve hemen davet edildik. Hastane çalışanları öyle tavırlar sergilediler ki onlara söyleyecek söz bulamadım. Yolculuk anında bile arayıp ne zaman varacağımızı sordular, bulundukları yeri giriş katından itibaren tarif ettiler. Üç buçuk saatlik gidiş ve üç buçuk saatlik dönüş yolu amaca ulaşma gayretiyle, 10 dakika gibi gelmişti. Gayet güler yüzlü bir karşılama sonrası ekip şahanedeydi, bizimle empati kuruyorlardı sanki…

Beni bekleme salonuna aldılar ve damar yolu açtılar. Verdikleri ilaç sayesinde o illetten vücudumda başka yerde var mı, öğrenecektim. Korkulu ve meraklı bekleyiş başlamıştı. İlaç, damarlarımda dolaşırken vücudumun her tarafında bir şeyler hissediyor, yoksa orda da mı var, burda da mı var diye endişeleniyordum. Nihayet bir saat sonra beni içeri aldılar.

Tomografi gibi bir cihaza girdim, cihaz bir ileri bir geri gidip geliyordu. Kımıldamadan yatarken herkes için güzel temennilerde bulundum ve hiç durmadan dua etmeye çalıştım. Cihaz 20 dakika sonra durdu ve artık bekleme zamanıydı. Yeniden korku, endişe, panik ve karmakarışık duygularla beklemeye başladık. Sonra içeriye arkadaşımız gülerek girdi ve gözümüz aydın, dedi. İnanmıyordum, çünkü endişelenmemem için çok güzel tiyatro yapabilirlerdi. 

Eşim de aynı tavırla içeri girdi. İkisi de filmi gösterip filmi gösterip yemin ediyorlardı. İnanmak istiyordum, çok şükür ki doğru söylemişlerdi. 

Sevinçle tekrar yola çıktık. Pet görevi başarıyla tamamlanmıştı. Anestezi için tetkikleri tamamlamayıp doktorumuzla konuşarak çarşamba gününe ameliyat günümüzü almıştık. Ne kadar erken o illetten kurtulsam, o kadar iyiydi.

Eve döndük, eşimin ne gerek var demesine aldırmadan, ben kuaföre gidiyorum, dedim. Salı günü kapalı olmasına rağmen iftar sonrası isteğimi geri çevirmeyen kuaförümün ufak dokunuşları sonrası kendimi daha iyi hissetmiştim. İki gündür yemek yemeyi unutan ben, kuaförümün analıkızlı yemeğini reddetmemiştim. Kuaförüm beni bir güzel doyurup güzelleştirmiş, para dahi almadan mutlu bir şekilde oradan ayrılmamı sağlamıştı. Benimle beraber ağlayan güzel dostlarım aslında benim koruyucu meleklerim, kötü gün dostlarımdı.

Çiçeklerimi suladım, kaplumbağalarımı doyurdum, artık hazırdım. Güneşin doğuşunu karşıladım, içim huzur doluydu. Artık büyük gün gelmişti, çocuklarıma aldığım atomdan dolayı yaklaşamamanın üzüntüsü ile uzaktan vedalaştım. Yola çıktık. Doktorum Bülent Ünal ilk vakasını almıştı bile. Kendi çocuğunun ameliyatı ile aynı gün beni ameliyata alması da ayrı bir incelikti. Bununla kalmayıp çocuğu ayılıncaya kadar beni beklettiği için özür diledi. Sorun yok, sizi burada bekliyorum doktorum. Ne zaman hazır olursanız o zaman alın, önce Allah’a sonra size güveniyorum, dedim. Belki de doktoruma ağır bir yük yükledim. Sonrasında beni ameliyata hazırladılar ve heyecan dolu bekleyiş korkuya dönüştü. Neredeyse vazgeçip kaçmayı bile düşündüm. Eşimin hocası İrfan ağabey, az da olsa bizleri rahatlatmak için, Ali ayakkabın ne güzel, diyerek; hepimizi güldürmeyi başardı. Türlü türlü hikâyeleri ile kafamızı dağıttı. İnsanın böyle dostlarının olması ne güzel. Her anımda yanımda olan röntgen teknisyeni Nalan’ın omuzuna yaslandım. Beni bir an önce almaları için beklerken birden anestezi doktoru arkadaşım, eski komşum Nurçin’i gördüm. Her iki doğumumda da beni uyutan dünya tatlısı arkadaşım, “Seni yalnız bırakır mıyım?” dedi. Dün anestezi tetkikleri önüme geldiğinde, hazır olun, yarın Özlem geliyor, dedim. Nurçin’i görünce içimi sevinç, güven ve bir rahatlama kapladı. Ameliyat odasının hazırlanması için 20 dakika bekleyeceğimi ve bu sürede beni odasında ağırlamak için geldiğini söyledi.

Mavilerin üstüne bir de yeşilleri giydik, hepimiz çok komik görünüyorduk. Havadan sudan sohbetler beni bir hayli rahatlattı. Sonra tekerlekli sandalye ile beni almaya geldiler. O kadar yorgundum ki hemen oturdum. Etrafımdaki insanlar ameliyat olacakmış gibi ben onlara güç veriyordum.

Masaya yatırıldım, Nurçin damar yolumu açtı. Nurçin’e,  ne yapacaksan biran evvel yap yoksa kaçacağım, dedim. Sonra bir şey hatırlamıyorum. Damar yolundan ilacı vermiş, birkaç soru sormuş, ama cevap verememişim. Kendime gelirken, annemi istiyorum, diye ağlamışım. Sonra bana söylenince hatırladım. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, anne çok farklı her zaman. Komşum Aynur Hanım günlerce başucumdan ayrılmadı, ablama, “Özlem’e ben bakacağım, sen çocukların başında dur” dedi.

 Artık en önemli aşama olan ameliyat bitmişti. Başarılı geçtiğini söylediler. Benim için yeni bir dönem başlamıştı. Ameliyat sonrasında iki hafta iyileşme süreci ve sonrasında kemoterapiye başlanacaktı. Hayatı boşa, daha fazla boşa geçirmek istemiyordum. 

Yazmaya başladım ameliyatın ertesi günü. Gece boyunca uyumadan, kolumun ağrısına aldırmadan, yazdım. Sanki bana görev verilmişti. Hastalara moral olacaktım. Onlara güçlü olmayı her şekilde mutlu olmayı öğretecektim.

Teşhis öncesinde bir arkadaşıma oturmaya gitmiştik. Ege ve Efe çok yaramazlık yaptıkları için mahcup olmuş, onlarla ilgilenmekten oturamamıştım. Arkadaşımın teyzesi; senin değillermiş gibi davran, demişti. Nasıl yapacaktım ki? Gülmüştük.

Önceleri ismini bile telaffuz edemediğim bu talihsizliği de benim değilmiş gibi davranarak sahiplenmedim. Geldiği gibi geri gidecekti. Arkadaşım Dilek ile aramızdaki parola oldu bu… ‘ Senin değilmiş gibi davran’

Bu arada annemler Amerika’dan geldi. Onlara alıştıra alıştıra, bir şey yok, önemsiz küçük bir şey falan diyerek anlatmaya çalıştık. Daha ben kabullenemezken onlara anlatmak hiç kolay olmadı. Sanki bir rüyada gibiydim. Hayallerim bir anda bitmiş, hayat son bulmuş gibiydi. Yakın arkadaşlarım ve iş arkadaşlarım hariç kimseye söylemedim. Tek başıma göğüslemeye çalıştım.

Saçlarım dökülmeyecek, normal doz almayacağım gibi yalanlarla kendimi biraz oyalasam da doktora gittiğimde, gerçekler, yüzüme tokat gibi çarptı.  “Hayır, normal doz alacaksın, saçların da dökülecek” Eşim üzülmemem için söyleyememiş. Kemoterapim başladı, 21 günde bir alıyordum. Önce halsiz sonra savunmasız nötropanik bir şekilde, tam biraz düzelmişken tekrar kemoterapi alıyordum. Bu kemoterapi bildiğiniz zehir gibi bir şey.

Allah kimseye kullanmayı nasip etmesin, ama iyi ki böyle bir tedavi var. Şifa olacak diye inanarak ve güvenerek dayanmaya çalıştım. Saçlarım dökülecek madem, kestireyim diye düşündüm. Bu sayede belki bu travmayı biraz daha kolay atlatacaktım. Saçlarımı kısacık kestirdim. İkinci kemoterapiyi yeni almıştım, uyurken yastığım saç doldu. Bir gece içerisinde defalarca yastığımı silkeledim, her yer saçtı. Saç biz kadınlar için çok önemliymiş, bunu da anladım. Beni en çok üzen şey saçlarımın dökülmesi oldu.

Sonrasında kardeşim Amerika’dan peruk gönderdi, ama insanın kendi saçı gibi olmuyor. Saçlar boğazıma mı kaçıyordu anlamıyordum, sürekli öksürüyordum. Sonra kemoterapinin yan etkisi olduğunu anladım. Sonraları sesim tamamen gitti, fısıltı bile yoktu.
Kemoterapi bitti ve hormon reseptörlerim pozitif olduğu için ilaç ve iğne başladılar. Belki on yıl belki de daha fazla kullanacaktım. Radyoterapiye başlayacaktım. Artık kelim parlıyor, tenim kahverengiye çalıyordu, kaş ve kirpik namına bir şey kalmamıştı. Ama yine her şeye rağmen gülüyordum. İnsanlar bana bakıp üzülmesinler, evdekilere moral olsun diye hep gülüyordum.

Kemoterapi alırken tanıştığım hastalarla ortak dili konuşabiliyorduk. Onları en iyi ben anlıyordum. Onlara kemoterapi ne ki, bak aldık bitti, diyordum, ama aslında kafamı zor tutuyordum. Radyoterapi alırken de insanlar hiçbir şey bilmiyorlardı. Yan etkilerinden habersiz sadece kendilerinde oluyor sanıp korktukları birçok şeyin bende de olduğunu onlara anlatmaya çalışıyordum. Eskiden internetten sadece zayıflamak için diyet sayfalarına baktığımı ve aslında o zamanlar ne kadar şanslı olduğumu fark ediyordum. İnsanlar başlarına kötü bir şey gelmeden ellerindekilerin kıymetini bilmiyorlarmış. Şimdi yaşama dört elle sarıldım diyebilirim. Çocuklarım, eşim ve ailem için başaracaktım. Başka çarem yoktu. 

Çok zor olsa da radyoterapi süreci de bitmişti. Bir süre moral olsun diye işime bile başladım. Şuan ilaç tedavim devam ediyor. İnsan isterse başaramayacağı hiçbir şey yok. Yeter ki buna inanalım. Çevremizde negatif enerji veren insanlardan uzak duralım. Hayat bizim ve bir şansımız daha yok, tekrarı yok hayatımızın.

Yaşadığımız her anın kıymetini bilelim, dolu dolu yaşayalım. İlk teşhis konulduğunda kanser hastası bir kadının yazısını okumuştum, o geldi birden aklıma. Kadın çok sevdiği yemek takımını kullanmamış, mumu yakmamış ve masa örtüsü kirlenir diye sermemiş. Yazıda böyle şeyler yazıyordu. Bende öyleydim, sanki yüzyıllarca yaşayacak gibi her şeyi alıp saklamış, kullanmaya kıyamamıştım.

Sizlerden ricam; hiçbir şeyi saklamayın, canınız ne istiyorsa yapın, alın, ertelemeyin. Çünkü hayat, ertelemeye gelmeyecek kadar kısa.