dore okulları
Malatya
18 Nisan, 2024, Perşembe
  • DOLAR
    32.50
  • EURO
    34.81
  • ALTIN
    2486.7
  • BIST
    9539.69
  • BTC
    61413.91$

Suriyeli ve Afgan Sığınmacıların sorunu

12 Ağustos 2021, Perşembe 15:42
Suriyeli ve Afgan Sığınmacıların sorunu
 




Mizâc-ı asr ve efkâr-ı zamânecûş u hurûşa gelmiş bir nehre şebîhtir ve cihânda def‘ ü izâlesimuhâl olan ahvâlden biri i’tikâd ve diğeri efkâr-ı ‘âmmedir”. 

Osmanlı’nın Dış İşleri Bakanlarından olan Sadık Rıfat Paşa bu satırlarda zamanın karakterinin ve topluma hakim olan düşüncelerin, yani kamuoyunun coşup taşmak üzere olan bir nehre benzediğini söylüyor. 

Kamuoyu bir dış sebeple kolaylıkla harekete geçirilebilse bile toplumu teskin etmek her zaman aynı kolaylıkla mümkün olmaz. Bu nedenle halkın duygularına hitap ederek kamuoyunun heyecana getirilmesi anlamında kullanılan popülizm iki ucu keskin bıçak gibidir. 

Yaşadığımız çağda teknoloji ve sosyal medya kolaylıkları kamuoyunun tüm sinir uçlarını dış etkilere açık hale getirmiştir. Bu nedenle bazı devletler bu realiteyi hedef toplumlara yönelik bir yıkım (subversion)  politikası olarak da kullanmaya başlamıştır. Örneğin Rusya’nın bu konudaki maharetinin ABD seçimlerini Trump’ın kazanmasına ve İngiltere’nin ise halk oyuyla Avrupa Birliği’nden ayrılmasına tesir ettiği bu ülkelerin en üst makamları tarafından dile getiriliyor. Türk toplumu olarak içten ya da dıştan böyle etkilere ne kadar açık ve hazır olduğumuzu ise varın siz hesaplayın. 

Bu günlerde Türkiye’de Suriyeli ve Afganistanlı sığınmacılarla ilgili kamuoyunun hassasiyetinin oldukça arttığını ve giderek tehlikeli boyutlara doğru geliştiğini görüyoruz. Bana göre sorun sığınmacı kabul edip etmemekten ziyade, bu kadar kısa bir zaman içinde bu kadar büyük miktarda bir göç dalgasını bir toplumun kolay kolay sindiremeyeceği gerçeğinde yatıyor. 

Bunun yanı sıra hükümet politikalarına yönelik memnuniyetsizliklerin toplumun en zayıf halkasında dışa vurumu da bir politik realite olarak ortada duruyor. Bu realiteden bir şekilde istifade etmeye kalkmak sadece siyasi değil aynı zamanda ileride hatırladıkça utanacağımız bir insani krize yol açabilir. 6-7 Eylül olayları diye bilinen, 1955 yılında İstanbul’da yaşayan Rumlara yönelik toplu infialin sonuçlarını hatırlamak lazım. Benzer olayların tekrar yaşanması ilerde hepimizin başını öne eğdirecek sonuçlar doğurabilir. Böyle durumlarda itidal çağrılarının işe yaramadığını da hatırlarsak durumun vahametini daha iyi anlarız sanırım.

Bu konularda elbette ki en büyük vazife siyasilere düşüyor. Krizin getireceği popüler kazanımlardan yararlanma pragmatizmi sadece muhalefete ait bir alışkanlık da değil maalesef.  Hala bir şansımız varken konuyu büyük bir soğukkanlılıkla, sağduyu içinde ve toplumun yaşadığı realiteye uygun biçimde çözmek sadece bir ulusal güvenlik meselesi değil aynı zamanda bir ulusal itibar meselesidir. 

Bu ve benzeri konuları kamuoyunda oldukça özensiz biçimde, uygun olmayan örnekleri kullanarak ve toplumun ortak değerlerinin taşıyıcısı olan kavramları da birer mühimmat gibi sağa sola savurarak tartışmak alışkanlığı maalesef yerleşmiş durumda. Örneğin Türkiye’nin zamanında Almanya’ya gönderdiği işçiler ya da Avrupa’ya olan düzensiz göçler gibi. Bunun yanı sıra milli ve dini değerleri birer savunma ya da saldırı argümanı olarak kullanmak da oldukça sıkıntı oluşturuyor. Ayrıca kamuoyunda yapılan bu tarz tartışmalar toplumu daha da germekle kalmıyor, aynı zamanda sağduyusuz ve duyarsız hale getiriyor. 
Toplumun yaşadığı dönüşüm dikkate alındığında yaşadığımız sorunları örnek vermeksizin başka şeyle kıyaslamaksızın kendi zaman ve zemininde tartışmak ve çözmek zorundayız. Düşünün çocuklarımızın başarı ya da başarısızlıklarını akranlarıyla kıyaslayarak tartışmak nasıl sonuç veriyordu. Bu tarz yaklaşımın konuyu çözmediği gibi kuzenler, akranlar arasında soğukluğa neden olduğunu sanırım hepiniz fark etmişsinizdir.

Dikkate almak zorunda olduğumuz diğer bir konu da şu ki;  ülkemizde bulunan sığınmacılar hem uluslararası hukuk açısından hem de sosyolojik açıdan bir boşluktalar. O nedenle konunun geleneksel yöntemlerle ele alınamayacak kadar ciddi olduğunu kavramamız ve buna uygun politikalar geliştirmemiz gerekiyor. Tabi bununla ilgili önlemler ta en başından alınması gerekirken bu arada köprünün altından çok suların geçtiği de herkesin malumu. Bu nedenle toplum olarak şunun farkında olmamız gerekiyor. Bu konunun çözümü için ne adım atılırsa atılsın bu hiç kolay olamayacağı gibi, herkesi memnun edecek bir çıkış yolu da bulmak artık oldukça zor. 

Bu durumda toplumdan itidal ve fedakârlık beklemenin ilk koşulu sağduyulu politikalar izlemek olmalı. Anlatmak ve ikna etmekte zorlanacağınız şeyler toplum için değil, sizin için bir imtihana dönüşebilir.