Timur İnce
@timemalatya

"Malatya Time siz değerli Malatyalı okurlara gerçek bir internet haber sitesi keyfi sunmak amacıyla yeni hali ile yayında"

Bayramın Ardından

Timur İnce yazdı...

 

Kaçıncı bir zamandı hatırlamıyorum. Köylerde cami, mezarlık sonrası insanların sırayla ev ev gezmesini şöyle bir düşünüyor insan. Galiba dünyanın en güzel günleri o günlerdi diyorum. Şimdi Köylerde hiç kimse kalmamış, o mahalleler boşaldı, herkes büyük şehirlere kapağı atmış, kimi bayramlarda köyünü görmeye geliyorsa da kimi en güzel sahil kasabalarında deniz kum ve yeşillikler içinde bayramın tadını çıkarıyor. Ve bu kurban bayramında kentten köye bayramlaşmaya gelenlerin sayısının artığını fark ettim, onun için yol hikayeleri de epeyce fazlaydı sohbetler arasında. İstanbul'da yaşayıp ta hala Anadolu şehirlerinde köylerinde yakınları bulunanların bu farkındalıkları, köylerine akın etmeleri geçmiş zaman ile bu gün arasında insanlarda yeni bir ortam geliştirdiklerini gösteriyor. Aslında sosyal bir çatışma sahasındayız. Köyler de eski köy değil, kalabalık şehirler de robot bir yaşam alanı… Her iki yerde de huzuru bulmakta emin değiliz ya neyse bu mevzular biraz da geniş açıklama gerektirir.

Ülkemiz şartlarının dayattığı hayat tarzı, bir çok gıdanın artık suni formüllerle üretilmesi, şehirlerde pahalı bir hayat tekelinin varlığı kısmen insanlarımız gözünde köyleri cazibeli gösteriyor. Hala doğal bir yaşamı arzu edenler köylerde bunu bulabileceklerine inançları fazla. Özelikle son yıllarda aktivite edilen farklı sosyal politikaların uygulanması, şehir köy hayatı arasında ki uçurumun belirginliğini ortaya koydu. Bir de emek sermaye ilişkisinde ki dengesizlik, ekonomik kat sayı ile modernitenin beraberinde getirdiği yozlaşma-çürüme yanında “asıl Anadoluluk” dengesinin ipini kaçırdığını fark etti insanlar. Bir de sosyal medyayla diğer geri kalan tüm hayatını devam ettirme çabaları bir şeyleri çabucak yitirmemizi sağladı. Köy şehir arasında ki sosyal uçurumlar gittikçe derinleşti. Yaşam sırları şehirlerde tüm anlamını yitirirken köylerde hala ortak bazı değerlerin gizlendiğini görmek isteyenlerin uğrak yeri olmaya devam ediyor/edecekte.

Köyler boşaldı fakat büyük şehirlere taşınan herkesin istediğini bulduğu demek bariz şekilde zor. Şehirlerde acımasız hayatla kıran kırana çarpışan ciddi bir nüfusumuz var. Bunu en çok bayramlarda gözlemliyoruz. Köy şartlarından ağır şekilde metropollerde yaşayan yoksul gettolardaki vatandaşlarımız ile burjuva diyebileceğimiz varlıklı gettolardaki vatandaşlarımızın birbirine zıt gelebilecek yaşam koşulları aynı şekil bayram ziyaretlerinde burada da birbiriyle hiç karşılaşması şehir hayatının ne kadar ağır veya acımasız olduğunu da göz önüne seriyor. Bazı kimseler büyük paralar kazanamıyor. Aile, örf adetlerinden uzak, hafta sonları bir kaç avm haricinde hiç bir sosyal hayatı olmayan ciddi bir kitlenin varlığından da söz etmek istiyorum. 16-17 saat tekstil fabrikalarında asgari ücret karşılığında yoğun mesai sarf eden bu kitle diğer yandan “ultra tüketim” aracı haline dönüştürülmüş. Kiralık lüks araçlar, çakma marka giysiler, kredi kartlarıyla bir kaç günü zengin biçimde kurtarma derdi gibi ciddi sosyal bir çarpıklığın pençesine düşmüş kitlenin varlığından haber veriyor bizlere.

Bayramın ilk günü kurban kesme, etleri dağıtma işlemleri derken ikinci günün sabahı kendimizi ancak dışarı atabildik. Yol ayırımından Pütürge'ye doğru çıkarken karşılaştığımız araçların sayısını kafamda küçük bir hesaplama ile geçen yıllara göre nerdeyse iki katı artığını fark ettim. Eş, dost, akraba, anne baba, çoluk çocuk köyüne gelmiş insanlar ne mutlu. Pütürge'den Dere köylerine doğru yol alıyoruz. Yolda aracını kenara çekip karpuz kesmiş bir aile, yere oturmuş baba, sırtını araç lastiğine dayamış anne ve sağında solunda oturan çocuklar… Karpuz yere konulmuş. Sakuşağı yol ayırımına yakın, Şimil Yaylası'ndan esen tatlı bir esinti beraberinde geldikleri şehirde ki gibi hijyenik davranmak istemiyorlar, doğal hayata uyum sağladığını düşündüğüm bu ailenin mutluluğunu geçip gittik. Rotamız Karagöl… Dere köyleri yolu üzerinden en çok 34 olmak üzere, 06-35-71-16-41 plakalı araçlarla karşılaşıyoruz. Markalar-mekanlar geçersiz burada, şu markadan dondurma alayım veya falan restoranda yemek yiyelim, şu pastaneden kahvaltılık alayım yok burada. Anne baba evinde ne varsa o! İster beğen ister beğenme. Bizim de zulamızda sağlam bir 9 kiloluk karpuz. Zaten şehirlerin fahiş fiyat teröründen kaçıp gelmişlerin köy yiyeceklerine burun kıvırmasını düşünemiyorum.

Kızıluşağından sonra Bölünmez rampaları derken Deredüzü'nden sonra Karagöl'deyiz. Gölü görünce ilk söylediğim “insanlar” diyorum. Burayı bir keşfederlerse iki yıl içinde tüm doğayı darmaduman ederler demek oluyor. Diğer yandan sayısının fazlalaştığını gördüğüm araçların sayısı diğer yandan Karagöl gibi bir cennetin formasyonuna aykırı düşündüklerim. Bu esnada iki inek, bir kaç keçi otlatmaktan evine dönen yaşlı denilecek bir kadınla karşılaştık. Bayılıyorum bizim şu Anadolu insanlarına. Küçük bir selam karşılığı aldığım tonla içten gülümseme, yemek daveti, hal hatır sormak… kimsiniz, nerelisiniz demek olmuştu. Bir de eşeği vardı. Şimdi ki veletler eşekleri gördüklerinde uzaydan geldiğini zannediyor. Eşeğe binmek onlar için belkide en olağanüstü olay. Karagöl efsanesini ve mistik ritüellerini aklımdan geçiriyorum. Elimde not defterim gölün Karakalemle resmini yapmaya çalışırken gölün kenarına inen bir kaç araç daha. Gölün kuytularında küçük yavrularını tevzi eden anne ördek araçları görünce sazlıklara doğru kürek çekiyor hemen… İnsanlığın korkutucu boyutuna bir daha tanık oluyorum orada. Bu yaz da her kuytuda sinirli, bezgin, çaresiz, teyakkuzda anne ördeğin korku ve ümit içinde suyun dinginliğinde yüzen yavru ördeklerle her an patlayacak bir tüfek sesine karşı manevraya nasıl hazır olduklarını gördük.

Meşhur “Hedro” meşesinden aracımız onlarca keskin dirsek yaparak indiğimiz Murgar değirmenini kapalı görmemin yüreğimde açtığı sızıyı uzun süre atlatamıyorum. Kapıyı açıp içeri baktım yarasalar uçuşuyordu içinde. Kimbilir kaç aileye ekmeklik un yaptı şu taşlar? Döndü, döndü, döndü… Tarihe ve yeniliklere dayanamayan bir çok şey gibi pes etmişti sonunda. Bir zamanlar HES yapılacak olan bol köpüklü derenin suyu üzerinde yapılmış asi beton köprüyü geçtiğimiz memleketimin insanlarının hayata karşı verdiği azim ve mücadelenin sırlarını yazıyordum not defterime. Genelde iyi marka araçlarıyla bir kaç günlüğüne tatile gelmiş insanların belkide hiç bir zaman ayağı değmeyecek stabilize yoldan tırmandığımızda Kartal yuvası gibi hassas, zorlu koşullarda, uçurumlar üzerine yapılmış evlerde ki devam eden hayatları uzun uzun düşündüm.

Kış koşullarında “burda acil bir hasta olursa ne yaparlar acaba?” ferevan sorusu defalarca aklıma gelip gidiyor. Cevabı mahşer gibi bir şey…

Orta model orta sınıf arabamızla Karakaya barajı gövdesine bizi götürecek yola doğru tırmanırken aklımda uçurumlar üzerine yapılmış her evde aslında mutlu, sükunetli, sade bir bayram havasının yaşandığını görmemdi. Bayramın varlığından bi haber bir kaç çocuk hayvan otlatıyordu yol kenarında. Yavaşça ilerleyen zamanı durdurmuş gibi çocukların masumiyetinin tam yanından geçtik. Şeker toplamışlar mıydı? Bayram haçlığı almışlar mıydı bilemiyorum. Onlara göre “önemsiz” bir dünyanın içinde önemsizlerdi belki ama masumiyeti yüzlerindeki cesaretle mahcubiyet arasında gidip gelen karmakarışık duygularda yaşadıklarıydı. Sessiz, hüzünlü, sade ve ustaca.

O tepeyi de aşıyoruz. Keklik yuvası gibi dağların ortasında saklanmış tarihi Meidye (Köklükaya) köyü, bir mucize gibi çıkıyor karşımıza. Tespih taneleri gibi evler Mısır tarlaları içine dizili. Yeşil çatılı lise mi ortaokul mu kestiremiyorum.Akıl almaz bir güzellikte. Toplu, yeşil ve esrarengiz.

Aracımızın nerdeyse tüm süspansiyon sisteminin öfkelendiren keskin, dar, dik rampalı virajlardan sonra kendimizi Fırat'ın deli sularını meydan okuyan, heybetli Karakaya barajı gövdesiyle karşı karşıya kaldığımızı görünce ağlamak istedim. Üzerinde DSİ yazan baraj gövdesinin en az yüz metre yüksekliğinde ki beton gövde milyarlarca küp suya nasılda meydan okuyordu? Ve Fırat… O Fırat ki hep canlı olduğunu düşünmüşümdür. Korkunç büyüklükte bir su kütlesi. Düzenli, akıllı ve gideceği yerleri iyi ezberlemiş. Aslında tam bir canavar. 50 m genişlik, 10 m derinlik. En ölü çağında o da. Çağladığında iki katı düşünün. Uzun uzun gözlerimi alamıyorum Fırat'tan. Saatlerce seyretmek istiyorum burgu yaparak akan suları. Hatta günlerce akışını seyredebilirim. Bir Bayram sabahı kendini intihar etmek için Fırat'ın deli sularına bırakan Hasan düşüyor aklıma. Hasan… Babam anlatırdı hikayesini. Sevdiği kızı alamayınca tek çare kalıyordu geriye: “Yaşamamak!” Cesedi Suriye'de bir köyde gömülmüştü. 1964 ile bu gün arasında deli köprüler kuruyorum Fırat suyu üzerinden. Etraf sarp dağlar ve kayalıklar. Düşünce sistemimi suyun makus sesine emanet edip ayrılırken tarihi Gerger kalesi önünde çıkana kadar keskin dirsekler yapan Fırat'ta kalmıştı aklım. Orta model orta sınıf arabamızın ya lastiği patlarsa, bir arızası olursa kimse bizi burada bulamaz karmaşası gibi bir tereddütle.

Diyarbakır Çüngüş 22 km, Çermik'te 22 daha, bir o kadar daha gittin mi Diyarbakır surları.

Bayramda herkes eğlenceye koşar… Bizim merhametsiz, üslupsuz, nobran dağların içinde kayboluşumuzun bir bayramla buluşmasının serüveniydi bu yazdıklarım. Bu yazı da burda dursun, kendime adamış olayım. Bir daha ki bayramda buluşmak dileğiyle. Şükranlarımla…

TİMUR İNCE



YORUMLAR

  1. MUSTAFA

    17.08.2019 15:39:11

    Son günlerde okuduğum en güzel yazılardan biri. Yazarın kendi yaşadıkları üzerinden ne yazık toplum içinde ki çürümeyi, git gide değerlerden ve köylerimizden uzaklaşan insanları ve sosyal yıkımı ustalıkla kaleme almış. İyiki Timur ince var, iyiki bu topraklarda hala sesimiz olan insanlar var. Yüreğinize kaleminize sağlık.

  2. CeM AĞAOĞLU

    17.08.2019 10:57:35

    Evet belli ki bayağı verilmiş uzunca bir yazı lakin ne anlatmak istemişsiniz ne konuya tema etmişsiniz anlamak bayağı güç.. sırf yazı yazmak için kaleme alınmış uzunca bir yazı; ne diyelim elinize sağlık...

YORUM YAZ

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>