Timur İnce
@timemalatya

"Malatya Time siz değerli Malatyalı okurlara gerçek bir internet haber sitesi keyfi sunmak amacıyla yeni hali ile yayında"

Abdestsiz Simonlar, Topalyan ve sokak pilavı

 

 


“Haliç'te yaşayan Simonlar” kitabı yeni çıkmıştı. Soruşturması kitaptan önce gelmiş, merak edip Beyazıt sahafçılar çarşısından bir tane alıp eve dönerken Aksaray'a kadar yürümekte cabası…

Metroya binecektim. Laleli'de Merit otel civarında telefonum çaldı. Tok ve doğulu kırık şivesiyle karşılaştığım o ses. “Nerden alayım seni?” “Lalelideyim” dememle “Horhor'un başında ki balıkçı önünde bekle. 20 dakikaya alırım..” sıcaklığı beş dakika sürdü.

Soğuk bir moson rüzgârının İstanbul sokaklarını dolaşmasına rağmen, hava buz gibi. Parkamın yakalarını kulaklarıma kadar çektim. Siyah Opel arabasıyla çok geçmeden yanaşan tok, doğulu kırık şivenin sahibi. İlk sorusu elimdeki kitabı sordu. Yeni aldım. Biliyorum dedi. Yarısını Hanefi Avcı yazdı, yarısını ‘onlar' dedi gülümseyerek. Simonlar onları yiyecek, biz de onları demişti aynı gülümsemeyle. “Onlar” dediği kimdi “biz” dedikleri kim?..

Sormadım nedense. Siyah Opel Vatan'dan ilerledi. Vatan'dan Millet caddesine, Oradan Fındıkzade yönüne saptı. Başında çiçekçinin bulunduğu ara bir sokakta durmuştu. Buralarda olmazsam, bir eksiğin ihtiyacın olursa şu otelin herhangi bir çalışanına söyle, tamamdır.
Millet caddesinden E5'in trafiğine karışan üşümüş yüzlerimiz, üşümüş hayallerimizle devamında Şirinevler'e varmış, benimle biraz yürüyerek havadan sudan sohbet etmiştik.

Cengiz Topel camisinin berisinde meydanın gürültüsünü ardımızda bırakmış minibüsçüler durağının köşesinden kırıp Ender çikolatayı geçerken Kırım'dan yürüyerek Romanya'ya haftalar içinde nasıl vardığını anlatıyordu. Dört kişiydik, ikisi denizde boğularak öldü. Romanya'dan Bulgaristan'a. Bulgaristan'dan Türkiye'ye…

Tam üç ay sürmüştü hepsi. Süvari kozmetik vitrin camlarındaki ısının yüzüme vurmasının mutluluğu çok sürmedi. O denli hızlı yürüyorduk. Rentek diyalizi geçip, ATS Grup binasının altında duran el arabasında satılan nohut pilav, ben bir, o ikinci porsiyonu yediği esnada, ağzından çıkan buharlarla “Çatlı'yı Yeşil öldürdü. Yazık oldu Abdullah reise” sözünü ilk yine o gün duydum. “Ben dedim o zaman reis Abdullah'a, bak bir çarkın var dönüyor, gel tekmeleme. Hem Rize'liye (Mesut Yılmaz) güvenme sakın. Siz Azerbaycan hükümetine darbe falan yapamazsanız, bu kadınla (Tansu Çiller) birlikte seni harcarlar diye…

Dinlemedi!” “Yeşil şimdi bir sahil kentinde otel işletiyor, keyfine bakıyor ya reis?…” “Senin hemşerin Abzerde (Abuzer Uğurlu) işin içinde.” Pilavın üzerine midemize buz sarkıtı gibi inen birer bardak ayran, kelepire giden akşam karanlığı, loş sokak lambası ışıkları altında sorgudaki saatlerimizle konu yine dizim ile dirseğim arasına sıkıştırdığım “Haliç'te yaşayan Simonlar” kitabına gelmişti. Ağarmış tel tel duran saç uçlarına düşen İstanbul erguvan kokulu çiğ taneleri ve çay bulabilmek umuduyla adımladığımız BİM'in sokağı, ters düz kaldırıma park edilmiş arabaların arasından yürümenin adımlarımıza eklediği Mozart'ın 7'ci konçertosuna benzeyen seslerle birlikte iyi ki ülkücüler var diyen tok, doğulu kırık şivenin sahibi “zaten yakında Simonlar devleti ele geçirmek için çok beklemeyecek” sözünü de ilk o gün duydum. İyi ki ülkücüler var. Yoksa kanımızı şırıngayla kıçımızdan çeker bunlar sözünü de…

Bir ara nasıl olduysa söz Ermenilerden açıldı. “Hiç vazgeçmeyecekler!” dedi. Diasporanın gücünü Türkiye bilse böyle rahat davranmaz diye ekledi. Ardından: ABD'nin Türk basınından gizlediği Ermeni teröristin peşinde olduğu yıllara getirmişti. Ben de masal dinler gibi dinliyordum. Medyamızın, ABD'deki Türk diplomatlarına Ermeniler tarafından gerçekleştirilen ama yıllarca “faili meçhul” kalan cinayetlere karışan ünlü bir Amerikalı Ermeni'nin yakalanmasından uzun süre habersiz kalmasına bir ağız dolusu küfür etti.

“Nasıl yani?” deyince anlatmaya başladı. “45 kilodan yüksek derecede patlayıcı saklanan deponun, 120 m yakınında bir ‘kreş' bulunuyordu. Olay, Ohio Eyaletinde Bedford şehrinde bir depo, kiralanan deponun sahibinin 6 aydan beri kirasını ödemediğini polise bildirmesiyle ortaya çıkmış, deponun “Murad Topalyan” tarafından kiralandığını, içinde silahlar ve patlayıcılar bulunduğunu polise bildirmesiyle böylece ortaya çıkmış meğer. Amerikan tv'na konuşan Bedford polis Şefi “o bu depodaki patlayıcılardan ve otomatik silahlardan sorumludur, soruşturma bütün bunların doğrudan onunla bağlantılı olduğunu ortaya koyduğunu” o an gibi anlatmıştı. 1996'da gizli silah deposunun ortaya çıkmasıyla başlatılan soruşturma 1999 Ekim'inde Topalyan'ın tutuklanması ile sonuçlanmıştı. O sıra peşindeydim, bir iki defa markajıma girdi. Ama bir şey yapamadım. ABD'deki en yetkili Ermeni olması sürekli bizden uzak tutulmasını sağladı. Bu Topalyan var ya, çok önemli ve çok zengindi. İlk eylemi New York'ta Türkiye büyük elçiliği önünde bombalı araç patlatarak bir çok insanın yaralanmasına sebep olmakla suçlandığı halde bizim uyuyan basın tüm bunları bir türlü görmedi. O sırada, Topalyan; Türk ve bazı Türklere yakın bazı Amerikalı yetkililere komplo, çalınmış patlayıcılara yer sağlama ve saklama, patlayıcıları yasa dışı şekilde depolama, makineli tüfek ve seri numalaraları silinmiş ateşli silah taşıma ve çalınmış silahları kullanarak Türk diplomat ile Türk misyonuna karşı suikasteler düzenleyenlere emir vermekle suçlanıyordu. Ermeniler kendi yapmış oldukları soykırımı üzerimize yıkmak için her yolu denedikleri halde bizim siyasiler elleri kolları sanki bağlanmış gibi seyrediyor. Kahraman bol milyonlarla dönen basınımız ise bunları haber yapmaktan aciz halde kalmıştı. İşte böyle sevgili dostum…” diyerek cebinden çıkarıp bir sigara yaktı.
Bir tanede bana uzattı. Kullanmadığım halde ikramı geri çevirmedim.

Hava ayaza dönmüştü. Her zaman üzerinde görmeye alışık olduğum haki renginde havalı “V” yakaları olan parkayı çekip çekiştirdi üzerinde. İki elini ceplerine soktu. Tokalaşmadan vedalaştığım bir dostun yarım yamalak Türkçesiyle gidişini yanıma alıp evin kapısının kilidini çevirdiğimde gece hayli demişti.

Köşeyi keskin bir dönüşle kırdığında hiç bir vakit yanında eksik etmediği Alman malı tabancasını düşündüm. Sanki yoktu üzerinde bu gün. Hayır hayır onlar bir bütündü her zaman. Vardı da ben fark etmedim.

Aklım da dışarıdaki havadan beter. Peki, Simonlar kimdi, neden Haliç'te yaşıyorlardı, iyi ki ülkücüler var, Hanefi Avcı'nın yarısını yazdığı kitabın diğer yarısında kalma soru işaretleriyle Yeşil hakkında öğrendiğim birçok şeyle daha evin salonun ortasında durduğumu gördüm. Murad Topalyan'a ait sanki tam anlatılmamış bir hikaye… Işıkları yakmadan perdeler arasında içeri sızan aydınlık altında oturdum biraz, kitabın önsözünü okuduğumda aklımda birden sorular ansiklopedi kalınlığını geçti.

Gerçekten Haliç'in ılgın kokan sokaklarına yerleşmiş Simonlar kimdi? Topalyan'a ne oldu?
Ve gece yarısı haber bültenleri…

AK Parti'li yıllar…

“Allah'tan asker var” diye yazıların yazıldığı, Milli Güvenlik Kurulu'nun toplanmasına 10 gün kala darbe bahislerinin açıldığı, toplantı günü son dakikaların üst üste ajanslara düştüğü, her gece Genelkurmay'ın ışıklarının yanıp yanmadığının kontrol edildiği günler… PKK katliamları, Ergenekoncu'lar, ıslak mı kuru mu imza tartışmaları derken 11'inci, 17'inci dalga operasyonlar… Çatılar dolusu el bombaları, hangi ormana baksan gömülü silahlar çıkıyordu. Kepçeler kazdıkça yerden biten Lav, c4, kalaşnikof, Uziler. Bavolla mahkeme salonlarına dosyaların taşındığı, “polis devleti” sözlerinin ayyuka çıktığı, yavaş yavaş simonların devleti ele geçirme sinyali verdiği puslu, pusuda beklendiği o kahir eksenli zaman.

Mümtazer Türköne ‘Prof'luk musluğunu derya deniz açtığı, Ahmet-Mehmet Altan kardeşlerin içine kaçan simonu henüz kimsenin farketmediği, Şahin Alpay'ın ‘hizmet' sözcüğünü tekrarlamaktan gurur duyduğu o günlerde; Türköne, Alpay, Altan, Ilıcak, Dumanlı perşembe ve salı akşamları STV'de AK Parti'yi ve partiye oy verenleri yerden yere vurmaları süreci, hepsi!

Hepsi birer komplo-teori gibiydi. Bu kendini “usta” sanan gazetecilerin yanında, kelime oyunlarıyla bizlerle dalga geçtiğini sanan ama beceremeyen diğer statükocu, anti Türkiyeli, terör artıkları bir çok gazeteci daha yer alırdı. 28 Şubat alışkanlıklarının devam ettiği o dönemde mezkûr darbeci isimlerin her programda asker sopasını zevkle Müslüman Anadolu halkına gösteren kargaşa dolu deruhte takvimler…

Araya giren kocaman kaç yıl daha… 6 yıl içinde 3 kez gördüğüm tok sesli, doğulu kırık şiveli adamın söyledikleri nerdeyse tıpa tıp tüm bu ekranlarda karşımıza çıkıyordu. “Onlar, Simonların ihaneti, iyi ki ülkücüler var, ya ülkücüler olmasaydı ne olurdu bu ülkenin haline…” dediği her şey…

Kanıtlanmayı bekleyen bir ton ihtimal, suitismal edilmiş gerçek vatan evlatları, uzaktan kokusu çıkmış ihtilal sesleri ve peş peşe gelmesi planlanmış saldırı provaları.
Dershane krizi, 17/25 Aralık yargı darbesi, Simonların basın yayınları derken son tango dedikleri 15 Temmuz.

Tok sesli, doğulu kırık şiveli o dostun ne demek istediğini işte tam o gün anladım. “Bunlar” dediği “Biz” dediği kimlerin. Simonların gerçekten kim olduğunu, onlar dediği grupun dahi isminin internet arama motorlarında geçmediği ve neden iyi ki Ülkücüler vardı ifadesinin tam olarak ne ifade ettiğini… Bu ülkenin saf çocuklarının iman, ezan, vatan deyip 80 tonluk tankın paletleri önüne uzanınca anladım. İyi ki ülkücüler var sözcükleri arasına gizlenen ruhu. Bayrak, vatan, ezan diyen herkes ona göre birer ülkücü değil miydi?

Son Tango'nun fiyaskoya dönüşmesi daha da netleştirmişti bir şeyleri.

En son adresinin yazmadığı bir mektubu geldi. İran damgası vardı zarfın üzerinde. Bir yaz günü akşam saatlerine yakın, tarlanın ucunda bir kayısı köküne sırtımı dayayarak okudum. Konuşması gibi yazması da iyi değildi. Ne nokta, ne virgül ne de diğer imla kuralları vardı.
“Halen yaşıyorum” demişti sonunda. Gülümsedim. İyi ki yaşıyorsun dedim ben de.

TİMUR İNCE



YORUMLAR

  1. A. Küçük

    28.04.2021 14:40:49

    Çok kritik ve de önemli bir yazı, bu tür yazıları Türkiye basınında görmek zordur,birazda cesaret işi. Yazıda çok derin Mesajlar verilmiş. Kesinlikle ulusal gazetede yayınlanıp binlerce kişinin okuması gerek. Yazar teşekkür.ler.

YORUM YAZ

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>